31 Ocak 2011 Pazartesi

Gündem Ocak 2011-II

.
Heykeller ucube!
Başbakan Erdoğan, Kars'ta yapımı devam eden İnsanlık Anıtı adlı heykel çalışması için "Ucube" deyip bir de üstüne "Yıkılmalı!" şeklinde görüş-çıkış bildirince, gündeme yeni bir tartışma başlığı daha eklenmiş oldu.

RTE kendisini şöyle savundu: "Oradaki olayı değerlendirenler, TV'lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. (...) Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa 'Beğendin mi?' diye soruyorlar; 'Konservatuvar mezunu musun?' diye sormuyorlar. (...) Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Caminin kubbesi ile heykelin bulunduğu tepenin yüksekliği adeta eşit. Üzerine bir de 48 metrelik heykel var. Tarihi eseri gölgeleyecek bir inşaata izin veremezsiniz."


Bu konu üzerinde durmak istiyorum biraz. Önce ilgili çalışmanın heykeltraşı Mehmet Aksoy'un basın bildirisinden bir alıntı:
"...Heykel, ortadan ikiye bölünmüş bir insanın, bölünen parçalarının karşı karşıya konularak kendi kendine düşman edilmesini simgeliyor. Aralarındaki boşluk bir duvar gibi onları ayırıyor. Boşlukta uzanan el insanlığa uzanıyormuş gibi tutulmayı bekliyor. Bu el şu anda heykel yapımı durdurulduğu için yerde, yerine takılmayı bekliyor.
Heykelin şu anda yarısının kabası bitmiş durumda, bu dört senelik bir emeğe mal oldu. Bu heykel yıkılır mı? Fizik olarak yıkılması çok zor. Öyle kepçeyle dozerle yıkılacak birşey değil. Normal betondan üç misli daha dayanıklı akışkan beton içinde çelik borular ve güçlü bir demir konstriksiyon var. 1500 ton ağırlığında uçurumun kenarında bazalt kütlelerin üzerinde duruyor...
"

Kişisel yorumum: Bu olay sonrası, hazır RTE ve Ak Parti de muhalefetsizliğinin verdiği rahatlıkla son zamanlarda dozu gittikçe artan çıkışlar yapıyor iken, fırsat bu fırsat deyip büyük bir karşı eleştiri ve yüklenme geldi bazı kesimlerden. Oysa ki savundukları heykellerin hali ve heykeltraşının açıklamaları ortada.
Kars deniyor. Bu şehirde Ani harabeleri gibi pek çok tarihi Ermeni yapısı var mesela... 'Sanat' ise, 'değer kavramı' ise bunları da es geçmek ayıp olur. (İlgili heykelin, Türkler ve Ermeniler arasında yaklaşık yüzyıldır süren birbirine yabancılaşmayı, dostluğun geri gelmesine duydukları özlemi simgelemesi amaçlanıyordu. Ve Türkiye-Ermenistan sınırına yakın bir bölgede inşa ediliyordu.)

Bu olay karşısında gösterilen tepkiler o şekilde sürüyor ki; gören sanır Türk halkı heykele, sanata ve tarihe baya değer vermeye başladı. Yok olmaya giden, tarihsel değeri de bulunan sanat eserleri ile ilgili medyada tek bir patırtı göremezken, (pop şahsiyetler bir çıkış yapmadığı takdirde) tek bir kelam edilmiyorken; sırf anti-AKP olmak adına her malzemeye durup düşünmeden sarılınırsa; AKP ancak ve ancak "Türkiye'nin kaderi" olur, başka da bir şey olmaz. Çünkü desteksiz atışla hedef alınmaz. Yanlış atış hedefi ıskalamaktan gayrı, "acemi" sıfatını da perçinler.
Ayrıntılı bir okurluk yapmadım ama bir medya sitesinde bu heykellerin 1 trilyondan fazla paraya mal olduğunu okudum. Yani bu ucubeler için 1 trilyon harcamışlar! Her sanat eseri göklere çıkarılacak diye bir şey yok. Bazı sanat akımları insan kanıyla ve çivilerle tablolar yapar mesela, beğenip beğenmemek sana kalmış. Sanat kolektif bir olay değildir. "Yıktırılması talimatı vermek" ise biraz düşündürücü tabi.
Asıl soru şu: Kendi çevresindeki tarihi eserleri gölgeleyen bu gibi bir mühendislik tasarımının, zamanında oraya yapılmasına karar veren ve bu yapılara 1 trilyon para gömüp sonradan (bugün) yıktırılmasına karar verenler kimdir? Bu tarz çok masraflı yapıların inşasına başlanmadan önce gerekli ön incelemeler yapılmıyor mu? Yapılmıyorsa neden, ne hakla? Ayrıca başbakanın görevi kendisine vazife olmayan konularda gündem yaratmak mıdır? Belki de dikkati farklı yöne çekiyor bu yaklaşımlarla kim bilir. Ve heykelin "ucube" diye tanımlanmasına köpüren Kemalistlerde, AKP'nin çıkardığı Sayıştay Kanunu noktasında tam bir "kuzuların sessizliği" hakim.


Bu heykel olayı hakkında okuduklarım arasında en dikkat çeken ve esaslı yorumu burada paylaşıyorum. Bakınız heykeltraşın ikircikli (ikiyüzlü) tutumunu nasıl yakalamış. Belki zaman ayırıp okumak isteyen olur:

«Heykeller dünyanın her yerinde duruşlarıyla anlam taşırlar. Çirkin, minyatür bir gökdelen formunda bir heykel her ülkede tepki çeker.
Bazı heykeller vardır ki, adeta bir şeyler anlatıyor gibidirler. Fransız heykeltraş Paul Landowski tarafından Rio de Janerio'da Corcovado dağının aşağı kısmında Tijuca Milli Parkında bulunan Christo Redentor heykeli gibi.. Dünyanın yedi harikasından biridir. Bir harika heykel daha var hem de Türkiye'de.. Avusturyalı heykeltraş Kristen tarafından yapılan ilk Atatürk heykeli. Sarayburnunda bulunan bu heykel çok şey anlatıyor aslında. Tabii ki anlayana.. Ancak enteresandır, "Kemalistiz, laikiz" diye atıp tutanlar ne bu heykelin yerini bilirler ne de hiçbir Cumhuriyet bayramında gidip bir çelenk veya çiçek koyup ziyaret ederler. Böylesine anlamlı bir heykel hakkında hiçbir fikri olmayan ve değerini bilmeyen bir toplum, hiç görmedikleri bir taş yığını için Mr. President çok haklı olarak "UCUBE" kelimesini kullanınca isyan eder, karşı gelip bu kelimeyi eleştirir. Burada Başbakanı eleştirenler hiç o heykeli gördüler mi? Görselerdi altında müteahhit zihniyeti olduğunu hemen anlarlardı.
Mr. President haklıdır. Bu ucube heykel yıkılıp yerine park yapılacak diyen Başbakan bu söylemi yüzünden Mehmet Aksoy tarafından Taliban'ın Buda heykellerine yıkım eylemi ile aynı kefeye konup suçlanıyorsa, kendisini şu sözleri hakkında ne ile suçlamak gerekir, aynen aktarıyorum bu sözler Mehmet Aksoy'a ait: "Anıtlar Türk heykel sanatının mezar taşlarıdır. Bu heykellerle Atatürk'ün saygınlığının bitirildiğini düşünüyorum. Hem Türk heykeline hem de Atatürk'e saygısızlık yapılıyor. Kaldırılmalı."
Anıtlar kaldırılmalı ancak ucube heykeller yaşatılmalı öyle mi? Bir de bu görüşüne Atatürk'ü de ortak ediyor. Başbakan'ı bu görüşünden dolayı kendi adıma kutluyorum. Bir an önce bu heykelin yıkılıp yerine topluma faydalı bir tesis yapılması fikrini de destekliyorum. Zaten bu görüşünü orada bulunan halkı da alkışlayarak desteklediğini göstermiştir.»
(Shlomo Hayim'in 10 Ocak 2011 tarihli OdaTv yorumundan)





RTÜK'e tanınan yeni yetkiler
Mecliste yeni kabul edilen RTÜK Yasa Tasarısı ile, Başbakan veya Başbakanın görevlendireceği bir bakan, basın kuruluşlarına geçici yayın yasağı verebilecek. İlgili sansür yetkisini gerekçeleme ise şöyle yapılmış: "Milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda..."





...Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyor...
İktidarın ve kabinenin en önemli adamlarından biri olan Bülent Arınç, -gene nereden ilham aldı kimbilir- şöyle bir taze paylaşımda bulundu:
"Hayatta herşey seks ve içkiden ibaret değil."
Böylelikle, etliye sütlüye karışmayan güzide mizahçımız Cem Yılmaz tarafından dahi ti'ye alınma mertebesine erişmiş oldu. Arınç ayrıca yeni dönem tv dizilerinden, Kanuni ve ilişkileri üzerine kurulu olanı hakkındaki tartışmaları da güncelde fitilleyen kişi oldu.

"Muhteşem Yüzyıl" adlı bir tv dizisi hakkında baya patırtı kopartıldı bu ay. Dizi, Kanuni Sultan Süleyman'ın yaşamını anlatıyormuş, ben hiç izlemedim.
Şöyle buyurmuş Arınç hazretleri daha henüz sadece fragmanlarını izleyerek. Aynen aktarıyorum:
"Kanuni Sultan Süleyman gibi bütün dünyada ve Osmanlı döneminde büyüklüğü bilinen ve 'Muhteşem Süleyman' olarak tanıtılan bir insanın harem, içki düşkünü, hatta bazı sahnelerinde söylemeye dilim varmayan bir ilişki içerisinde göstermeye matuf... Fragmanlarından böyle anlaşıldığı düşünülebiliyor. Böyle büyük bir masraflarla dizinin çekilmiş olması ve gösterilmeye bir kaç gün önce başlanmış olmasından üzüntü duyuyorum. Ancak RTÜK yayına giren ve yayın sırasında yayın ilkelerine aykırı olduğu itirazıyla, şikayetiyle önüne gelen konular hakkında karar verebilmektedir. Önleyici bir imkanımız bulunmamaktadır; sadece tasarının 7. maddesinde kabul edilmiş olan milli menfaatler veya bu konudaki olağanüstü günlerde alınması gereken tedbirleri içermektedir. Kamuoyunun tepkilerini dikkate alarak televizyonun bunu kendiliğinden kaldırması belki düşünülebilir. Ancak bu tür yapımların reyting ve kâr amacıyla yapıldığını hepimiz bilmekteyiz. Bu diziyi ilginç kılmak için senaryosunda farklı argümanlar kullanılmıştır. Sadece Atatürk ile ilgili, hatırasına alenen hakareti suç sayan bir kanun yürürlüktedir. Bunu diğer tarihi şahsiyetler için de geçerli kılmak herhalde mümkün değil. Ancak gönlümüzden geçen, aklımızdan düşünebildiğimiz, tarihimizin önemli şahsiyetlerini, olduğundan başka türlü görerek küçültmeye, aşağılamaya çalışan ne olursa olsun karşılığını bulmalıdır. Diziyle ilgili şikayetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim."


İşte kafa yapısı! Gerçi bazılarının laf ola beri gele eleştirilerindeki gibi bu sadece Bülent Arınç'a ait değil, genel olarak insanımızın kafa yapısına denk düşmekte. Özellikle "Bu halk cahil!" diyenlerin hali içler acısı. O halkın içinden çıkıp, azıcık tahsil görüp, eli paraya değince bu lafları edenlerin çoğunun hali: İkiyüzlülük. Tarih hakkında zerre bilgisi olmadan tabular koyanlardan bahsediyorum. Ve yine bir kaç üniversiteli gencin tartışmalarına uzaktan kulak misafiri oldum: Yakışıksızmış, onurları kırılıyormuş filan filan... Bu kişilerin eline azıcık güç/yetki verilse, "Tez yasaklana!" da der. Zaten bu baskıcı ve yasaklayıcı yapılar maşallah sol veya sağ fark etmeden her kesimde mevcut bizde.
Ben burada biraz daha farklı görüş ve bakış açılarına yer vermeye çalışıcam. İlki Hulki Cevizoğlu'nun açıklamalarından alıntı, daha sonra bir yorumcunun Kanuni hakkındaki yazısı:

Şöyle demiş Hulki Cevizoğlu:
"AKP'li politikacılar (ve tabii Bülent Arınç!), televizyoncuların reklam tuzağına düşüyor ve büyük bir tepkiyle konuyu ülke gündemine taşıyor. Yeni başlayan TV dizilerinin taktiğidir; ilk bölümde ya bir tecavüzle, ya para karşılığı büyük bir ayıpla, ya tartışma yaratacak bir absürdlükle -saçmalıkla- başlarlar ki reyting olsun, para kazansın."

Kişisel görüşüm: Özellikle "diziler ve tanıtım çalışmaları" konusundaki tespiti çok yerinde bence. Zaten bir süredir bu teknik (itinayla her defasında RTÜK'ü de içine çekerek) icra edilmekte. Benzer örnekler daha önce de yeni diziler üstelik henüz ekranlarda gösterilmeye başlanmadan denenmişti. İlginç olan her defasında -tercihen- bir bakanın sivri açıklamaları ile sos edilmesi. Şahıslar bilerek buna katılıyorsa ayrı bir ayıp, fark etmeden her defasında aynı perdeyi oynuyorlarsa bir başka tuhaflık.

Osmanlı padişahı olmak
(...) 16. yy'ın neresi muhteşem? Süleyman anlamsız Avrupa seferlerinde yüzbinlerce canı telef edip o canların ailelerini tarumar etti. Bu yetmezmiş gibi hazineyi de tamtakır edip bütün ülkeyi derin bir ekonomik krize soktu. Osmanlı tarihinde halkın en çok sefalet çektiği, zulüm altında inlediği dönem 16. yy'dır. 150 yıl sürecek Celali isyanları boşuna başlamamıştır Süleyman döneminde. Kaldı ki Portekizliler'in ipek ve baharat yolunu ele geçirip Osmanlı'nın ana mali kaynağını eritmesini de seyretmekle yetinmiştir. Aldığı önlem Hint Okyanusu'na gönderdiği Piri Reis'i Portekiz donanmasına yenildiği için astırmak olmuştur. O Piri Reis ki döneminin en iyi denizcilerinden biri idi. Salsan Amerika'yı o bulurdu. Portekizliler'e yenilmesinin nedeni Portekiz donanmasının uzun süren bir Ar-Ge döneminden sonra dünyanın en ileri açık deniz gemilerini geliştirmiş olması idi. Akdeniz tipi gemilerle Piri Reis'in yapabileceği hiç bir şey yoktu. O zamanın en büyük Avrupa devleti olan Osmanlı, Portekiz'in yaptığından daha iyisini yapıp daha iyi gemiler geliştirebilirdi. Osmanlı'nın Rum tebası denizcilikte en ileri bilgilere sahipti. Ama Süleyman bunu yapmadı. Ya ne yaptı? Piri Reis'i astırdı. Aferin, sorun çözüldü böylece... Daha bitmediii: Medreselerde Meşaiyye akımına son verip bilimsel eğitimin dibine kibrit suyu döken de Süleyman'dır. Esas bu yüzden bizim Gazali geleneğinden gelen muhafazakarlarımız pek beğenirler kendilerini. Basiretsiz bir padişahtır Süleyman.
(İtaatsiz - 14 Ocak, Radikal Online)




EKLER:
  • Baskın Oran: İki Dinin Kıskacında Türkiye.
    Baskın Oran'dan güncel Türkiye portresi: Kemalistler vs İslamcılar.

  • Heykel tartışmaları televizyon ekranlarına sıçramışken, Ntv'de şöyle bir kare yaşandı:
    "Heykel sanatının haram olduğunu ve bunun tartışılmaması gerektiğini" söylüyordu dinci bir yönetmen (Mesut Uçakan). Tam o anda araya giren Tarhan Erdem şu çıkışıyla tepki gösterdi: "Haramsa haram efendim bana ne!" (Video)

    Valla ben bayılıyorum: Mizaha, aykırılığa, uyumsuzluğa. Amman kimseyle kötü olmayalım, amman kötü görüntü vermeyelim, aman ha sakın huzurlar kaçmasın, aman götü kollayayım diyen miskin adamlar yüzünden dünya böyle iken üstelik!


  • Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da bu ayın gündeminde kendine düşen nasibi aldı. Önce çıktı, "Başbakan heykele ucube demedi. Tarihi doku ile bağdaşmayan yapılaşmayı (gecekonduları) gösterdi, heykel sözü geçmedi. Yer seçimi konusunda sorunlar var" gibi açıklamalar yaptı. Bunun üzerine Başbakan da çıkıp bizzat heykellere ucube dediğinin altını çizdi.

  • Bu hengamede Atatürk heykelleri de nihayet, yıllar sonra ama artık son derece gecikmiş olarak ve en olmaması gereken belki de bu zamanlarda tartışmaya açıldı. Kemalistlerin ve sistemin yıllarca halkın ağzına tıktığı laflar ve gerçekler, en olmayacak zamanda dışarı boşalmaya başladı. Şunlar da RTE'nin incileri:
    "Binlerce Atatürk heykeli var. Sanat değeri olan beşi onu geçmez. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu!"


  • Görüldüğü gibi, bu Gündem başlığı her seviyede insanımızdaki çene ishali rahatsızlığını yansıtmakta.


  • Ve son olarak, muhteşem bir analiz:

AKP'nin iktidardan düşmesini mi istiyorsunuz?
O zaman CHP'ye oy vermeyin. Yapısı ve rolü gereği değişmeyi beceremeyen CHP var olduğu sürece Etiler, Çankaya, Alsancak'ta oturan sosyal demokrat (!) beyaz Türkler CHP'ye oy vermeye devam edecek. Ama başka da kimse vermeyecek. Türkiye'de anamuhalefet, çoğunluğu muhafazakar bir toplumda hayat tarzı üzerinden muhalefet yapmaya kalkan, darbecileri savunmaktan gayrı tek bir proje geliştiremeyen, %20-25 bandına takılmış beceriksiz ve yeteneksiz bir partide kalacak. Bu durumda AKP'nin, CHP'nin var olduğu her seçimde %45-50 alması kaçınılmaz. CHP'yi elinde tutan Ergenekon hala kaos yaratıp AKP'yi yıpratmayı ve bir punduna getirip AKP üst yönetimini hapse tıkmayı hesaplıyor. Böylece ERdoğan'ın liderliğinden mahrum kalan partinin zayıflayıp yok olacağını düşünüyor. Öyle bir şey olmayacak çünkü Erdoğan bir sebep değil bir sonuç. Türkiye'de, devletle değil Dünya ile iş yapan bir kapitalist sınıf var artık. Bu sınıfın hem toplumsal tabanı hem ekonomik gücü kemalist oligarşiden fazla. Ergenekon, planlarında başarılı bile olsa şaşkınlıkla Erdoğan'ın bıraktığı boşluğun hemen yeni bir yenilikçi tarafından doldurulduğunu görecek. Türkiye'nin sosyo-ekonomik altyapısı değişti ve de kemalist düzen bitti. Önce bunu sindirin. Eğer yeni düzende söz sahibi olmak istiyorsanız yapılması gereken şudur: önce CHP baraj altına inmeli. Sonra CHP'nin bıraktığı boşluğa üşüşecek onlarca parti ve siyasiden sivrilen birinin çevresinde hayat tarzı polemiklerinden uzak duran, akılcı, proje üreten, AB yanlısı ve demokrat bir muhalefet organize edilip 2015 seçimleri hedeflenmeli. Bundan başka da bir seçenek yok. Beyaz Türkler CHP'de ısrar ettiği sürece giderek güçlenen ve uzayan bir AKP iktidarında yaşayacağız.
(İtaatsiz - 28 Ocak, Radikal Online)
.

27 Ocak 2011 Perşembe

Gündem Ocak 2011-1

.
Balyoz ve Donanma
Aralık 2010 başlıklarında da değinmiş olduğum gibi, TSK ve Deniz Kuvvetleri bünyesindeki soruşturmalar devam ediyor. Yine çuvallar dolusu belge bulundu. Beni en çok, insanların gördüğünü görmezden gelme ve malumu inkar politikaları şaşırtıyor. Aslında "şaşırtıyor" da denmez ya artık, insanların ne derece ikiyüzlü olduklarını yaşam içinde her gün deneyimliyoruz işte bir şekilde.

Aramalar sırasında bulunan Balyoz belgeleri ile ilgili hazırlanan raporda ifadesine yer verilen bir başçavuş: "Yer darlığından dolayı belgeleri döşemenin altına gömdüklerini" söylemiş. Böyle muhteşem savunmalar var mesela.

Balyoz Darbe Planı, Askeri Casusluk, Kafes ve İrticayla Mücadele Eylem Planı'yla ilgili olduğu belirtilen dokuz çuval belgeyle ilgili olarak Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın da soruşturma yürüttüğü belirtildi. Bu belgelerin Donanma Komutanlığı'na nasıl sokulduğu, kimler tarafından organize edildiği, nasıl saklandığı araştırılıyormuş. 24 Ocak tarihinde TSK'nin resmi internet sitesinde konu ile ilgili bir basın açıklaması da yapıldı, özellikle son maddesi ilgiye mazhar:
"Türk Silahlı Kuvvetleri, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve anayasal değerlere bağlı bir kurum olarak, aksi yönde yapılan telkinlere rağmen, yargı sürecini sabır, sukunet ve itidalle izlemekte, bu çerçevede bağımsız ve tarafsız olduğuna inandığı yargının er ya da geç doğruyu ortaya çıkarmasını beklemektedir." (BA - 03 / 11)

Kişisel Yorumum: "Bağımsız ve tarafsız olduğuna inandığı yargı" ifadesi üzerine tek bir mantıklı açıklama getiremiyorum. Devlet kurumları, Türkiye'nin en temel kurumlarından biri olan Türk Silahlı Kuvvetleri, ve "inanmak". (Eyvallah, işimiz inanmaya kalmışsa... "Er ya da geç doğruyu ortaya çıkarması" ümidine bağlanmışsa...) Resmi metinlerin öznel/subjektif bir dille yazılmayacağını da düşününce, nereden tutsak dökülüyor yine. TSK'nın "demokrasi ve hukukun üstünlüğüne bağlı bir kurum" oluşuna hiç değinmiyorum bile. "Aksi yönde yapılan telkinlere rağmen" ifadesi ise tam bir facia!
Bilemiyorum. Ya ben çok karamsarım, ya da bu ülke ve bu milliyetçilik anlayışı artık yıkılıyor. Veya ben dahil tüm insanlık gittikçe kokuşmaya başladı. Ama tartışmasız bu konudaki son noktanın ne olduğunu Profesör Eser Karakaş şöyle kodlamış: "Tahminim, aynen 27 Nisan muhtırası gibi biraz konuşulacak, sonra da unutulup (!) gidecektir." (Star, 26 Ocak 2011)




Yeni Balyoz belgeleri sonrası
Yine aynı sahne perdelenmeye devam ediyor.
Koskoca Paşalar: Saygıda kusur edilmemesi gereken politik aktörler.
Başbakan, parti genel başkanı ve benzeri aktörleri eleştirebilmek demokrasinin gereği. Ama koskoca paşalar grubunun dokunulmazlığı ve sorumsuzluğu esas. Eleştiriden muaflar.
Bunlar prensip olarak her işe karışır ama kimse ekmek zammını onlardan bilmez. Öyle kaka şeylere çözüm bulmak gibi görevleri yoktur. Onların görevleri karışmak ve karışmaya devam edebilmek için de karıştırmaktır.
Karışırlar, karıştırırlar, karışmaya devam ederler.
(mehmet ordekci - 25.01.2011, Ek$i)

'Uydurmaca olduğu kanıtlanan plan'a dair belgelerin, donanma komutanlığında yapılan aramadan çıkması bambaşka olmuş... Yahu savcılara teslim edilen belgeler filan yok ortada, bizzat savcılarla askeri kolluk kuvvetlerinin Gölcük'teki Donanma Komutanlığı'nda yaptıkları aramalarda buldukları belgelerden bahsediliyor.

Utanın be kardeşim, yüzünüz kızarmadan karargahtan net bir şekilde darbeyi planlayan belge çıkmasına rağmen çıkıp "Bu planın uydurmaca olduğu defalarca kanıtlandı" diyorsunuz. Kim, nasıl kanıtlamış Balyoz'un tertip olduğunu? Balyoz Darbe Planı'nın icrasıyla sorumlu Orgeneral Çetin Doğan'ın kızı kanıtlamış. (...)
Yeter artık, bıktık sizin yüzsüzlüğünüzden be. Ne yüzle çıkıp da, donanma komutanlığı karargahından bu planı betimleyen tonla belge çıkmasından sonra hala iddianamedeki teknik eksiklikleri cımbızla çekip çıkarıp, "Böyle bi plan yok, ordu zaten darbe yapmaz, akepe feto ab abd soros oyunu" lafını edebiliyorsunuz? Hadi onu bunu geçelim, kendi söylediğiniz şeylere kendiniz inanıyor musunuz?
(silencer - 20.01.2011, Ek$i. #21729337)


Sapla saman
Her kurum içinde yasadışılığa bulaşan kişi ve grupların varlığı biliniyor. Gümrük Müdürlüğü'nde kaçakçılarla işbirliği yapanlar... Emniyet içinde rüşvete bulaşanlar... Binlerce örnek... Suçlar gizlenmediği, suça bulaşanlar yargıya teslim edildiği sürece kurumlar kendilerini temizleyebildiği oranda güvenilirliği artar, yıpranmaz. Ancak geçmişte olduğu gibi benim katilim benim rüşvetçim benim adamım mantığı ile suça bulaşanlar gayrı meşru yola sapanlar kurumlarca korunup kollandığı zaman, kurumlar çürümeye kokuşmaya başlamaktadır. Ordu içindeki bir takım illagal darbeci gruplarının hazırladığı eylem planları doğal olarak silahlı kuvvetlerimizi ve ordumuzun tümünü bağlamaz. Ordu içinde demokrasiye bağlı kesimlerin çabaları ve duruşları olmasa bu gizli planlar elbette açığa çıkmazdı. Sapla samanı karıştırmadan. Demokrasi karşıtı her türlü yapılanmalara karşı çıkmak, demokrasiye hukuğa inanan hekesin görevi olmalı.
(sabahattinali - 21 Ocak 2011, Radikal Online)


-Çetin Doğan ile çocukları arasındaki fark-
Bariz. TSK'nın terfi sisteminin kesinlikle sorunlu olduğunu düşünüyorum. 27 Nisan muhtırasında kullanılan dil ve üslup, Poyrazköy'deki mühimmatla ilgili Başbuğ'un hiç gocunmadan "Bunlar TSK'nın değil" demesi ve haftasına bunun doğru olmadığının ortaya çıkması; Dağlıca baskınındaki ihmaller, bu bölge komutanının emekli edileceğine terfi ettirilmesi, Çetin Doğan'ın televizyondaki itici ve sığ tavırları, Balyoz planlarında ortaya çıkan "Ekonomik Politika" belgesi... (O ekonomik politika uygulansaydı Türkiye 3 ayda iflas eder, arkasından çok yanlı ve çok kanlı bir iç savaş başlardı. İnsan bir Dani Rodrik'e sorar: "Oğlum bi bak bakalım bu işe yarar mı?" der di mi? Pınar Doğan yatsın kalksın bu planların hayata geçemediğine şükretsin bence.) TSK'daki generallerinin yetkinliğinden ciddi şüphelerim var. Çocuklar ise pırıl pırıl, söylenecek bir şey yok.
(itaatsiz - 10 Ocak, Radikal Online)







"Aykırı sesler korosu: CHP"
Genel seçimlere giden yolda CHP'de kazanlar kaynamaya başladı. Özellikle yeni yöneticilerin açıklamalarıyla başlayan "Silivri mahkûmlarına Meclis yolu" (Süheyl Batum), "AKP ya da MHP ile koalisyon" (Gürsel Tekin: "Biz tek başımıza iktidar olmak istiyoruz. Ama seçim sonrası Türkiye'nin koşulları eğer bir koalisyonu gerektiriyorsa, herkesle koalisyon oluruz."), "Asker de PKK da silah bıraksın" (CHP Ardahan Milletvekili Ensar Öğüt), "Hükumet ekonomiyi iyi yönetti" "Anayasa'dan Türklük tanımı kaldırılsın" (Parti Meclisi/PM üyesi Binnaz Toprak) ve "AKP'ye casus gazeteci gönderdim" (CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş) gibi tartışmalar, partinin lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nu zor durumda bırakıyor. Her patlak veren olay sonrası, sivrilikleri örtbas etmek ve inkar yöntemini uygulamak zorunda kalıyor.



Silivri'ye selam/ Irkçılığa devam
CHP yine her zamanki CHP. Aynı tas aynı hamam günlerinde, daha fazla oy alabilmek ve AKP'yi koltuktan indirebilmek adına bir genel başkan değişikliği de yaşadı ama... Olmuyorsa olmuyordur işte! Değişimler figüranlar ile gerçekleş(e)mediğinden, yine aynı politikalar ile yola devam ediyor. Bunlara daha önce CHP'deki 2010 model değişim ve devam yazılarımda da değinmiştim zaten.
Son olarak Süheyl Batum (CHP Genel Sekreteri), "50 bin kişiyle Silivri'ye yürüyelim" önerisinde bulundu. Yetinmedi, bir de Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ı milletvekili adayı yapmayı önerdi.

Kişisel Yorumum: Kem alat ile kemalat olmaz. Türkiye'de şu an görünür bir muhalefet yok. Hal böyle olunca AKP'nin alanı daha da genişliyor. Onlar da bu rahatlığın sonucu alışılagelmiş kolaycılık anlayışımızın da etkisiyle, sansüre ve milliyetçiliğe yanaşıyor. Asıl şaşırtıcı bulduğum ise bu açıklamaları sonrası Süheyl Batum hakkındaki şaşkınlıktır. Yani Batum'un görüşleri ve yakın tarihçesi belli, ne beklenebilir veya ne bekleniyordu ki bu "Yeni CHP" çorbasından?

Özüyle sözünün bir olması kişiyi onurlu yapar. İnsanın dili başka özü başkaysa, bu onu yapsa yapsa yalancı yapar. Kılıçdaroğlu bir başka Batum bir başka, ikisi de geminin kaptan köşkünde. İkisinin farklı dünya görüşleri olması parti içi demokrasi mi yoksa farklı bir şey mi. Türk ırkçılığını kendine rehber edinen bir anlayışın Fransa'daki Le Pen'ci anlayıştan, Amerikadaki zenci düşmanı beyaz ırkçılığından farkı nedir allah aşkına?
(sabahattinali - 26 Ocak, Radikal Online)






Sayıştay Kanunu
Yeni Sayıştay Kanunu'na eklenen bir madde ile, TSK başta olmak üzere emniyet ve savunma hizmeti sunan kurumların harcamalarının kamuoyu ile paylaşılmasına önemli ölçüde sınırlama getirildi. Böylece AKP 2004'te açtığı reform yolunu tersine işletmiş oldu.

Bu yeni düzenlemelere, başta CHP ve iktidar partisi AKP olmak üzere tüm partiler tam destek verirken; Taraf gazetesinde ağır eleştiriler yer aldı. Cumhurbaşkanlığı yolunun taşlarını döşemeye başlayan RTE'nin yeni göz boyama ve Askeriye'ye yaranma taktiği olarak sundu bu gelişmeleri. Ahmet Altan şöyle diyordu:

Ortada CHP diye bir parti gören var mı?
Koskoca ana muhalefet partisi, bizim gazetenin AKP'yi eleştirmesinin çıkarttığı ses kadar ses çıkartamıyorsa, o kadar bir etki yaratamıyorsa siz ona "ana muhalefet" der misiniz?
(...)
CHP, aydınlara karşı AKP'yi savunuyor.
AKP'nin, Şemdinli'den sonra "askerî vesayet" düzeniyle yaptığı en büyük anlaşmanın ürünü olan Sayıştay Yasası'nı eleştirmiyor, Hrant Dink'in katillerinin ortaya çıkartılması için hükümeti sıkıştırmıyor, Balyoz darbesinin üstüne gitmiyor, özgürlükçü bir anayasa hazırlanmasını talep edip kendi önerilerini açıklamıyor, Kürt sorununu çözmesi için AKP'yi zorlamıyor, AB yolunda frene basılmasını gündeme getirmiyor. Hiçbir muhalefeti yok bu konularda.
"Benim adım Kemal, ben Ergenekoncuları seviyorum."
(23.01.2011, Taraf)

Taraf'taki bir başka sivri yazı ise: "GENELKURMAY SANA SUSMANI TELKİN EDİYORUZ" başlıklı olandı. TSK'nın en başta değindiğim basın açıklaması sonrasında, 9 Kasım 2010'da açıklanan AB İlerleme Raporu'ndaki Genelkurmay basın açıklamalarıyla ilgili bölüme işaret ediyordu. "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyaseti etkilemeyi sürdürdüğü", "Üst düzey ordu mensuplarının birçok fırsatta etnisite, Güneydoğu, laiklik ve siyasi partiler gibi iç ve dış politika konularında görüş açıklaması" gibi olağan haller...

TSK küçültülmeden militarist vesayet bitmez.
TSK %90 küçültülerek profesyonel normal bir orduya dönüştürülmelidir. Sadece bugünkü rütbelilerden ordu kurulsa, 100-200 bin arsında olur asker sayısı. Bu bile haddinden büyük bir ordu olur. Öte yandan TSK'nın 116 yeni F-16 jet alacağı haberi ne oldu, yine tartışılmıyor. Paralar nerden geliyor?
(radi11 - 26 Ocak, Radikal Online)


----------------------------------------------------------------------------
CHP NEDEN DEĞİŞEMEZ?
"Benim adım Kemal, bulurum dersem bulurum." Popülizm kokan ucuz bir söylem. Bugüne kadar halk sözcüğünü simgesel olarak kullanan özde katı devletçi bir anlayışın temsilcisi olan CHP, 60 askeri darbesinin arkasında oldu. 12 Mart darbesinin ardında durdu, Nihat Erim CHPliydi... e muhtıralara destek verdi. 70lerde Ecevit'in "ne sömüren ne sömürülen hakça bir düzen" söylemiyle bir umut olmasının iktidara gelmesinin sonuçlarını biliyoruz. Büyük bir hayal kırıklığı.. İkinci Ecevite özenen ağzında değişim demokrasi sözleri ile umut olmak isteyen Kılıçdaroğlu'nun sözlerinin samimiyetine inanmak zor. Tarihin hiç bir döneminde yüzünü halka dönmeyen bir siyasal anlayışın, halkın partisine dönüşeceğini umut edenler bence aldatılmışlığın derin öfkesini bir daha yaşayacak. AKP'nin altarnatifi ne CHP ne de MHP dir, AKP'den daha değişimci daha özgürlükçü daha demokrat yüzü halka daha dönük siyasal bir anlayıştır. Ne yazıkki böyle bir alternatif oluşmuş değil. Kendini sol olarak gören birkaç Stalinist parti, devrimi darbe sanan cuntacı anlayışlar. Alternatif olmaktan o kadar uzaklarda ki... Bir on yıl daha AKP tek başına iktidar olursa hiç şaşırtıcı olmaz.
(sabahattinali - 25 Ocak, Radikal Online)


...Zaten hiç bir zaman demokrasi vaadetmedi AKP; adalet ve kalkınma vaat etti. Buradaki adaletten anlamamız gereken de kapsamlı yargı reformu değil - ezilmiş Sünniler'in haklarının geri verilmesi. Kalkınma da, Batı'ya kafa tutabilecek, seçilmiş bir padişah tarafından yönetilecek bir "Büyük Türkiye" rüyası - yani aşağılık kompleksi. Bunları vaadederek oy aldı AKP, demokrasi ve insan hakları vaadederek değil. Nitekim kendi hedeflerine yaklaştıkça demokrasi ve insan haklarını sallamaya başladı. AB süreci durdu, orduya göz kırpmalar başladı. (Erdoğan kendini orduya sevdirmek için ölüp bitiyor, seçilmiş padişah olabilmek için ordunun desteğini almak istiyor.) Aslında Erdoğan'ın bu zaafından yararlanıp AKP'yi pat diye hükümetten düşürüvermek çok kolay (ki hükümet aynı zamanda iktidar artık Türkiye'de) . Peki CHP ne yapıyor AKP'yi iktidardan düşürmek ve iktidara hazırlanmak için? CHP neden TSK bütçesine itiraz etmiyor? Neden bu bütçenin denetim dışına kaçırılmasına itiraz etmiyor? Cevap veriyorum: CHP halkın ihtiyaçları ile ilgili değildir. Yargı reformu ile ilgili değildir. Eğitim meselesi ile ilgili değildir. Kürt meselesi ile ilgili değildir. Kıbrıs meselesi ile ilgili değildir. Kısaca iktidar peşinde değildir. 1913'den beri 97 yıl sürmüş bir iktidarı 2010 yılında kaybeden TSK'nın (ve TSK'ya bağımlı oligarşinin) çıkarlarını olabildiğince korumak peşindedir. Varlık nedeni budur. Bak daha DİB'in (Diyanet İşleri Başkanlığı) kullandığı 3 milyar 179 milyon TL ne işe yarar? CHP bu konuda ne yapmaktadır? sorularına bile gelemedik.
(itaatsiz - 12 Ocak, Radikal Online)



Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu'nun, "Balyoz: Oyun değil, korkunç plan" başlıklı açıklamasını şu link'ten okuyabilirsiniz: "Cuntanın orduda görev başında olan uzantıları da yargılansın."


(Ocak 2011'e dair tüm bloglarım için tıklayınız.)

22 Ocak 2011 Cumartesi

Nur SERTER

.
Prof. Dr. Nur Serter.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede uzun yıllar öğretim üyeliği, hatta yöneticilik yaptı.
(1996-2001 arasında İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Başkanlığı.)

Rektörlükteki görevi sırasında, yöneticisi Kemal Alemdaroğlu'nun politikalarının savunucusu olarak televizyon ekranlarındaki ve güncel entelektüel tartışmalardaki yerini aldı. Yüksek öğretimde dogmalardan yana ve baskıcı bir anlayışın savunuculuğunu yaptı, tam bir Kemalist gibi.

Bir bilim kadını. Ama onun için kamuoyu önünde intihâl [TDK: Aşırma. Ek$i Sözlük: edindiğiniz bilgiyi, akademik yazılarda, nerden aldığınızı belirtmeden kullanma durumu (vic). Benim tanımım: Başkalarına ait yayınlar üzerinden yükselme, yani hırsızlık] gibi suçlamaların veya eğitim kalitesi, eğitime ayrılan bütçe gibi konular üzerinde durmaktansa TÜRBAN çok daha önemliydi. İliklerine kadar siyaset ile işliydi ve nihayet CHP'den aktif ve görünür siyaset hayatına başladı. 2007 genel seçimlerinde CHP İstanbul milletvekili olarak parlamento sıralarındaki yerini aldı.


Bundan bir kaç sene önce, 28 Şubat döneminin parlak simalarından, eski kadın milletvekili Ayseli Göksoy ile yaptığı bir söyleşine denk geldim bir tv kanalında. Her zamanki gibi yine dizlerine ulaşan bir tayyör giymişti, ünifoması sanırım bu. Şöyle diyordu tesettür ve kapalı kız öğrenciler ile ilgili görüşü ve üniversitesinin tutumu ile ilgili gelen bir soru karşısında:
"Artık zamanın değiştiği; genç kızların açık giyinmekten, mini etek şort giymekten hatta göbekleri açık giysilerden hoşlandıkları; kozmetik sanayinin gelişmesi ve artan ilgiyle kapalı kızların bile ruj sürmeleri ve tüm gençlerin rengarenk giyinmeye başlaması ile artık kapanmanın yersiz oluşu" şeklinde devam eden muhteşem tespitler.

Şöyle demiştim bir zamanlar yazıp sonradan sildiğim bir Ek$i Sözlük entry'mde:
Nur Serter: Laikliği; din ve devlet işlerinin + din ve bilimin birbirinden ayrılmasını, kısacası herhangi bir şeyle başka bir şeyin birbirinden ayrılması ve arasına mesafe konulması olgusunu, bu iki şeyin sürekli birbiriyle çatışması olarak algılayan biri.
Potansiyel açıklamaları ve tavırlarıyla karşıtı olduğu dinci kesimin kadrolaşması ve bilimsel arenaya müdahalesinde en uygun zemini yaratan isimlerden.

Gerçekten de o dönemlerde, bu tarz kişilerin sırf dincilerin yükselişini + kadrolaşmasını güçlendirmek ve o cenahta nefret yaratmak için desteklendiğini bile düşündüğümü söylüyordum.
Özellikle 28 Şubat çevresi dönemde sıklıkla ekranlarda beliriyor, yapılanların kaçınılmazlığını vurgulamak adına sıklıkla Aczmendi örneğini kullanıyordu Nur Serter. "İstanbul Üniversitesi koridorlarında ellerinde asaları, bastonları ve o korkunç görüntüleri ile Aczmendilerin yürümesine müsaade edilemeyeceğini; bunun ne kadar korkunç bir şey olacağını" dile getiriyordu. Ben de küçüğüm işte o yıllarda hak veriyorum filan... Hangi Aczmendî, hangi üniversite sınav puanını alarak hangi Matematik-Türkçe-Sosyal-Fizik ile girmiş İ. Ü. koridorlarına da olmayan şey üzerinden nasıl böyle sistematik korku yaratılıyor diye sormayın. Hayal ediyoruz ve kınıyoruz burada.


Bundan bir kaç gün önce de OdaTv'de kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi okudum (Yayınlanma tarihi: 14 Ocak 2011). "Yeni CHP" hakkındaki görüşleri sorulmuş, o da anlatmış. (bkz: Nur Serter yeni CHP'yi Oda Tv'ye anlattı)
Bu satırları okuduğum zaman yeni CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki görüşlerim biraz daha pekişti. Bunları daha önce "CHP'deki 2010 model değişim" başlıklı iki yazımda bir nebze dile getirmiştim zaten. Bugün biraz daha ileri giderek, Kılıçdaroğlu'nun sırf oylar artsın vesayet devam etsin diye o koltuğa oturtulmuş bir memur olduğu daha da netleşmiştir. Aksi takdirde Nur Serter Türk siyaset geleneğinde yeri olmayan böyle bir üslupla kendini parti üstü bir konumda görerek içerisinde olduğu siyasi parti ile ilgili böyle açıklamalar yapabilir miydi? İçerisinde Nur Serter olan bir CHP ne kadar "yeni" olabilirse, o kadar yeni bir parti işte! Sadece vitrin değişiyor. Bir anlamda "Türk'ün Türk'e propagandası" gibi "CHP'linin CHP'liye yenilik propagandası"!
Hadi hayırlısı diyelim. Bakalım "Bu halk aptal" denen ucube kitleyi bu sefer kandırabilecekler mi?





-MISCELLANEOUS-

*Benzerlerine kıyasla oldukça iyi Türkçe konuşma becerisi ve etkileyici bir aurası var.

*Akrep kadını.

*O da Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) yöneticiliği yapmış.

*27 Mayıs 1960 askeri darbesine katılan subaylardan Kurmay Albay Emin Aytekin'in kızı.
Az Tarih bilgisi: İstanbul Örfi İdare Kurmay Başkanı olan Emin Aytekin, darbeci Talat Aydemir ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle 1962'de ordudan çıkarılan subaylar arasındaydı.

*Şimdinin CHP'lisi Nur Serter, 1970'lerde İktisattaki ülkücü akademisyen grubunda yer alıyormuş. Es geçilemeyecek niteliklerde, doğuştan siyasetçi bir akademik bayan. Veya doğuştan CeMeHaPe'li!

*İstanbul Üniversitesi'nde Rektör Yardımcısı iken başörtülü kız öğrenciler için kurdurduğu "ikna odaları" ile tanındı. Halen bu madde nedeniyle gündemde ve muhtemelen yıllarca da olacak.


*90'ların sonlarına yaklaşırken İstanbul Üniversitesi'nin bir diğer profesörü Toktamış Ateş, yönetimin baskıcı anlayışına getirdiği eleştiriler nedeniyle sorunlar yaşadı ve sonunda istifa etti diye hatırlıyorum. O dönemlerde ekranlarda Nur Serter ile beraber tartışma programlarına katıldıkları oluyordu. Zaman Toktamış Ateş'i haklı çıkardı ve Temmuz 2009 başlığında da not düştüğüm şu sözleri geldi: "Bakan olma hevesiyle darbe girişimine katılmak isteyenler oldu. Özgürlükten yana tavır koyması gereken bazı akademisyenler, darbe sonrasında kurulacak hükümette bakan olabilmek için sürece destek verdi. Bakanlık, üst düzey görev bekleyenler vardı. Bir takım isimlerin birilerine yaranmak için neler önerdiğini, ne tür toplantılar yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekon diye isimlendirilen davanın iddianamesine bakıldığında zaten bunların kim olduğu görülür."

Şimdilerde Nur Serter'in temsil ettiği cuntacı efendilerin talimatıyla birileri, Türkiye'nin en ünlü akademisyenlerinden ve Atatürkçülük dendiğinde akla ilk gelenlerden biri olan Ateş hakkında ısmarlama haberler yapmaya başladı.


*Kemal Alemdaroğlu intihal sebebiyle ceza aldı, daha önce de değinmiştim (bkz: Ergenekon'un küçük bir portresi). Başka bir ülkede olsa böylesi bir olaydan sonra böylesi önemli bir rektörün yüzünün kızarması gerekirdi ama... Bizde "Türkiye seninle de gurur duyar beyefendi".


*80'li yıllarda ruh çağırma ve ruhlarla temas seanslarıyla belli bir kesimde bilinen "Beyti Dost" (bazı kaynaklarda "Sevgi birliği" olarak da geçer) adlı tarikatın kurucusu Dr. Refet Kayserilioğlu'nun çıkardığı "Sevgi Dünyası" dergisinin uzun soluklu yazarlarından biriydi. Rahmetli Cenk Koray'ın da katıldığı bu ruh seansları ve İsa ile ilgili bir açıklaması sanki aklımda...



*1997'de yayınlanmış olan "Dinde Siyasal İslam Tekeli" adlı kitabı Refah Partisi'nin kapatılması davasında kaynak olarak kullanılmış.




*Çağlayan Meydanı'nda yapılan Cumhuriyet mitinginde (2007), Genelkurmay'ın e-muhtırasına ithafen: "Askerin önünde saygıyla eğiliyoruz" demişti. Efendisinin sadık kölesi akademisyen.


*(Bence) Milletvekilliği sırasındaki en anlamlı, kariyerine uygun, Türk yüksek eğitim sistemindeki mevcut bir ucubeye ışık tuttuğu çıkışı, Öğrenci Afları konusunda 2008 senesinde Meclis kürsüsünde yansıttığı tepkisidir. AKP'nin o dönem hazırlık aşamasında olan af tasarısı ile ilgili açıklamaları üzerinde durmak istiyorum biraz. Önce bir açıklama ile AK Parti döneminin bir önceki, yani ilk öğrenci affından bahsetmek istiyorum:

İlk iktidara geçişinde AKP apar topar bir af çıkarmıştı biliyorsunuz. Bazıları bunun türban-peruk sorunları dönemlerinde üniversiteden uzaklaştırılmış olan hedef kitlelerini amaçladığını iddia etmişti. Ancak o kadar hızlı oldu ki affın kanunlaşması; yaz tatilinde olan hocalar ve üniversite personeli, af kanunlaşır kanunlaşmaz apar topar başlayan kayıtlar ve sınavlar, bürokratik sorunlar derken bazı devlet üniversitelerimizde aftan yararlanma hakkı bulunmayan gençlere dahi sınav hakkı tanınmış, bu gençlerin uzatma sebebiyle çok yüksek bir meblağa denk düşen harçları alınmış ama neticede hukuk işlerinin kararıyla sınavlarını başarıyla geçenlere "aslında bu affın kendilerini kapsamadığı" söylenerek yol verilmişti.
Beri yandan sınavların çok kısa bir sürede yapılması ve bütün derslerden geçer not alma şartıyla sonuçların kabulü gibi özel koşullar konulması; af hakkı olup alttan çok sayıda dersi olan üniversite öğrencisinin de tekrar bir af beklemesine neden olmuştu.
İşte bu beklentilerin sonucunda yeni bir af tasarısı gündeme geldiğinde Nur Serter -aynen aktarıyorum-, şunları söylemişti:

"En azından bugüne kadar çıkartılmış aflar kapsamında olaya baktığımızda, afların uygulanabilir olma ve pratik olma, sorunu çözme özelliği taşıması gerekir. Bugüne kadar çıkarılan aflar çok dar bir zaman kapsamı içinde çok az sayıda sınav hakkı vererek, aftan gelen ve zaten eğitim formasyonundan bir miktar uzaklaşmış olan kişileri yeniden yüksek öğretime kazandırmadı. Bunlar girdikleri gibi üniversiteden bir yıl içerisinden tekrar atıldılar. Bu nedenle çıkarılan bu aflar bir fayda sağlamadı. Onun için çıkarılacak olan af, sorunu çözecek olanakları sağlaması son derece önemli.
...Türkiye sürekli aflar çıkaran bir ülke durumuna geldi. Af çıkıyor, sonra yeni bir af beklentisi başlıyor. Bunun çok dar kapsamlı tutulmasıyla da yakın ilişkisi var. Aslında doğru olan kapsamı daha genişletilmiş, sorunu çözecek bir af yasasının çıkarılması. Sonra bir daha af konusunun Türkiye'nin gündeminden uzaklaştırılmasıdır. Bunun için çıkarılacak olan yasanın bu kapsam içinde hazırlanması lazım. Büyük bir umut yaratıldı. Yaklaşık bir milyon kişi beklentiye sokuldu. Bu umut boşa çıkarsa bu öğrenciler yeniden taleplerini sürdürecek..." (Eylül 2008)


Bu sözleri duyduğumda şaşırmıştım. Takip ettiğim kadarıyla, son 10 yıldır yaptığı tüm açıklamalarında ilk defa faşizan veya ayırımcı olmayan bir üslup kullanmıştı Nur Serter. Gerçekten şaşırdım. İstisnai bir örnek olduğundan buraya da not düşmek istedim.



EK: Uzun zamandır kendisi hakkında yaptığım yorumlarımı ve beğendiklerimi toparlamak günlerimi aldı. Bunun bir de beyinde tavlama ile geçen öncül ayları var.
Sanırım eksikler hep olacak, mükemmeliyetçiliği gölgelemek adına... Mazur görünüz. Her tür zenginleştirme için minnettar kalırım.


---------------------------------------------------------------------------------
24 Aralık 2012 tarihli Edit:
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan aday öğretmen yönergesiyle okullarda "türbanlı, kotlu, şortlu, özensiz kıyafetli, peşmerge kıyafetli öğretmenlerin görülmeye başlanacağını" ifade etti. (Alıntı sonu)
(Aczimendiler bitti, şimdi de tehdit unsuru olarak serbest kıyafetli öğretmenler sahnede!)


18 Ocak 2011 Salı

  Olmuyorsa zorlamayacaksın

.


Olsun istersin.

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.

Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin,

Olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin...

Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş (?)  ne de çözüm için bişeyler yapma gayretinde.

İştir; sabahlarsın.  "Olsun" diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin.

Dosttur; hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi "O'na" ayırmaya çalışırsın...

Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın.

Bakarsın ki her şey başladığın gibi!

Olmuyorsa, olmuyordur!

Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın.

.....(Bir Özgür Şahin şiiri)



13 Ocak 2011 Perşembe

Gündem Aralık 2010-3

(Zamanda ne kadar geriyim görüyorsunuz ki halâ Aralık 2010 haberlerindeyim.)


İsrail'de yangın / Mount Carmel forest fire
İsrail'in kuzeyindeki Karmel dağlarında (Haifa) 2 Aralık'ta gün ışığında çıkan ve hızla yayılan yangın, Akdeniz'e komşu ormanın büyük bölümünü tahrip ettiği gibi insan hayatlarına da mâl oldu. 42 veya bazı kaynaklara göre 44 kişinin öldüğü söyleniyor. Ancak 5 Aralık'ta söndürülebilen yangında yakınlardaki bir hapishanedeki (Damun Prison) suçluları bölgeden taşıyan bir araç, içindeki resmi görevliler ve yangını söndürmek isteyen itfaiyeciler + bazı polis görevlileri ile birlikte alevler içinde kayboldu. Olaylar sırasında yakınlardaki yerleşim yerleri boşaltıldı. Başbakan Benjamin Netanyahu'nun talebiyle çeşitli ülkeler yangını söndürmede İsrail'e yardımlar gönderdi; benim aklımda Rusya'nın gönderdiği büyük yangın söndürme uçağı kaldı. Filistin İtfaiye teşkilatının da çalışmalara katıldığı söyleniyor.

"Kambersiz düğün olmaz" kabilinden, özel bir talep olmamasına rağmen Türkiye yani ülkemiz de iki yangın söndürme uçağı gönderdi. Davos'taki "One Minüt" çıkışıyla başlayıp Mavi Marmara olayları (Gazze filosu baskını/Gaza flotilla raid) sonrasında yaşanan karşılıklı zıtlaşmalar içerisinde debelenirken, bu şaşırtıcı gelişme karşısında İsrail hükümeti adına Başbakan Netanyahu teşekkürlerini sundu ve "Bunun iki ülke arasında daha iyi ilişkilerin başlangıcı olmasını umduğunu" söyledi.


İşte her şey de bu noktadan sonra başladı. Tayyip Erdoğan parti grup konuşmasında "Yeni bir sayfa için suçun itirafı, özür ve tazminatın gerektiğini; ayrıca hafifletilmiş durumdaki ambargoların tamamen kaldırılmasından yana olduklarını" belirtti ve "(Özür konusunda) birey-devlet ayırımı olamayacağını, bu konularda adımlar atılmadığı sürece normalleşme beklenmemesi gerektiğini" ekledi. Bir ara başta Haaretz gazetesi olmak üzere medyadan yansıyan haberlere göre Netanyahu'nun ılımlı tavrı sanki bir beklenti oluştursa da, İsrail Parlementosu Knesset 15 Aralık 2010 tarihli oturumuyla hayal kırıklığı yarattı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı ("alçak koltuk-yüksek koltuk" insanı) Danny Ayalon, "İsrail askerlerinin mutedil davrandığını ve sadece 9 kişiyi öldürdüğünü, teröristleri ise serbest bıraktıklarını" söyledi. (Soru: Serbest bıraktıysan niye "terörist" dedin, gerçekten teröristlerse neden serbest bıraktın?)

(Bilemiyorum tüm bunlar iki taraf siyasetçilerinin oy deposu olarak danışıklı dövüşleri midir;) zaten apartta bekler gibi duran Dış İşleri Bakanı Avigdor Lieberman da: "Türkiye'den özür dilemek teröre teslim olmak anlamına gelir" dedi ve asıl kendilerinin tazminat talebi olduğunu vurguladı.

Ve başladı gene aynı şeyler konuşulmaya... Aralık Türkiye gündemi yine İsrail haberleri ile doluydu. (Bence danışmanları Başbakanımıza nitelikli bir Türkçe sözlükte "özür" kelimesinin karşılığında yazanları okuması tavsiyesinde bulunmalı. Her iki taraf için de tekrarlanabilme ihtimali olan tavırlarda özür dilenmesini talep etmek hiç de hoş bir şey değil; hele ki bunu bir felakete yardımdan sonra yapmak.)





Hey Wiki Wiki!
Açıklanan (ve daha önceki bir Gündem yazımda not düşeceğimi yazmama rağmen hala bir arpa boyu yol alamadığım) Wikileaks Türkiye haberlerindeki, iktidar partisi ve bakanlar hakkındaki iddialar sonrası AKP asıl suçluyu derhal buldu: İSRAİL.

AKP Wikileaks Araştırma Komisyonu'nun başına Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi ise tam bir sarkazm/ironi.





Kemalizm tartışmaları
Yıllardır ancak kısıtlı bir çevrede yapılan Kemalizm ve Atatürk ilkeleri üzerine tartışmalar, kamuoyunda yaygınlaşmakta. (Belki zaman bulduğumda bir Kemalizm kolajı yayınlayacağım. Bu konular çok detaylı, uzun ve tartışmalı olduğundan; yazmak bazen içimden gelmiyor.)




Zamlar
Hangi iktidar başa geçerse geçsin Türkiye'de vazgeçilmeyen bir iktidar alışkanlığıdır peşpeşe hayata geçirilen zamlar. Yeni düzenleme ile alkollü içkilere yansıtılan orantısız ÖTV artışlarına daha önce Aralık 2010-1'de değinmiştim. Durmadan artışını sürdüren bir diğer meta da: Benzin. "Benzine zam", "Benzine yine zam geldi", "Yeni benzin fiyatları" gibi son haftalarda süregelen nice zamdan sonra artık atacak değişik bir manşet kalmayınca şunu tercih etmişti bazı medya-haber siteleri:
"Vatandaş isyan etti: Yıl bitti, benzin zammı bitmedi!"





TSK ve Deniz Kuvvetleri'nde son dönemde basına yansıyan fuhuş ve şantaj çeteleri haberlerinden -kısaca- daha önce de Gündem başlıklarında değinmiştim (bkz: Gündem Kasım 2010).
Askeri Casusluk ve Şantaj Soruşturması'nı yürüten özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı (Ergenekon Davası'na sonradan dahil olan savcılardan) Fikret Seçen tarafından Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık 2010) Gölcük Donanma Komutanlığı'nda bir arama yürütüldü. Güvenlik için Genelkurmay Başkanlığı'ndan görevli bir albay nezaretinde ve askeriye tarafından kamera görüntüleri eşliğinde çalışmaların yapıldığı not düşülüyor. Çuvallar dolusu el konan belgeler içerisinde yeni darbe planlarının olduğu, askeri müdahale sonrası neler yapılması gerektiğine ilişkin bilgiler, gizlenen mühimmat krokileri, devletin kritik birimlerine ilişkin kripto (şifreli yazı) dökümleri, 34 adet ses kaydı, Kafes ve İrtica ile Mücadele Eylem Planları'nın devamı niteliğindeki belgeler bulunduğu söyleniyor (bkz).

Aramanın ardından, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde çalışan 6 muvazzaf subay, Beşiktaş Adliyesi'ne ifadeleri alınmak üzere getirildi. Örgüt üyeliği suçlamasıyla iki subay tutuklandı.





MGK'da İsrail
Son olarak bir İsrail haberi daha. (Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama, AKP iktidar olduğundan beri gündemdeki her 5 ila 10 haberden biri mutlaka İsrail üzerine oluyor. Kızışma dönemlerinde sıklık çok daha artıyor. Yaklaşan seçimler ile adına daha fazla aşina olursak, buna da şaşmam.)
Haber şu: İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesi, "(Kırmızı Kitap olarak da bilinen) Türk Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde, İsrail'in Türkiye'nin çıkarları ve politikalarına yönelik belli başlı tehditlerden biri olarak sınıflandırıldığını" iddia etti. (bkz: Turkey lists Israel as a 'threat to its interests')
İran, Suriye, Ermenistan ve Gürcistan'ın ise tehdit olarak anılmadığı vurgulanan haberde; bazı ülkelerin artık tehdit olmaktan çıkarılmasında (Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun) "komşularla sıfır sorun" politikasının etkisi olduğu görüşlerine de yer verildi. (İyi niyetli bir habercilik dili kullanılmamış bence.)

Ankara'dan bu haberler hakkında yapılan açıklama ise: "İsrail'in çevredeki risklerde geçtiğini, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın İsrail'in Filistin ve nükleer politikalarından kaynaklandığını, silahlanma yarışı çıkabileceğini, bunların Türkiye'yi etkileyebileceğinin sıralandığı" yönünde.




Atlayarak ve elbette arada bazılarını kaynatarak da olsa bir seneyi tamamladım böylece.

10 Ocak 2011 Pazartesi

KELİMELER


Modern zamanlarda okumuş-yazmış kesim baş faili olmak üzere, en çok ırzına geçilen kelimeler ve güncel kullanımlarından örnekler vericem bugün, kısa kısa...

Güncel kullanımda, 'Özenli ve temkinli tavır' olmuş: 'Elitlik'.
'Selektif/Seçici' olmuş: 'Elit'.

Kalite: Yerli-yersiz kullanım ile ırzına geçilmiş dillerden düşmeyen popüler kelime.

Marka: Boku çıkarılmış bir ifade. "Para getiren her şey."

Depresyon: Modern zamanların favori hastalığı. Gençler bunun için kuyrukta bekliyor, zira çok seksi duruyor. Bu itiş-kakışta olan sözlük anlamıyla depresyon yaşayana oluyor. (bkz: bir intihar)


Yaftacılık: 'İlericilik'. 'Umuttan yana olmak'. 'Türk solu'.

Kutsal değerler: Doların yeşili karşısında ilk vazgeçilecekler listesi.

Şeytan taşlamak: Bir orgazm metodu.

Aşk: 'Cinsellik'.

Seviye: Para.
Seviyeli beraberlik: "Her türlü yapıyoruz, peşin çalışıyoruz."

Doğal: Götünüzü belleyebilme olasılığı olan hedeler. "Doğal ürün, hiç bir zararı yok" imiş... Yılan zehiri, sihirli mantar ve ot da son derece doğal ürünlerimizdir mesela?


Kahraman/Önder: Anti-kahraman olan kibirli kişi.

Münferit: Anamızın, bacımızın, sülalemizin topunun tecavüze uğradığını dahi görsek kullanabileceğimiz joker kelime. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık".

Evlilik: En az bir kez denenmesi gereken şey. Her Türk genci mutlaka evlenmeli, evlendirmeli ve hatta derhal bi tane cücük attırmalı. Nasılsa sonra bir bahane bulup boşanacaksınız.

İyi aile kızı: Yorumsuz.
Üniversite mezunu genç kız: "Çocuk da yaparım kariyer de" kızları veya diplomalı orospucuklar.


Bencillik: Issız bir adaya dahi düşşen, yanına alman gereken üç şeyden mutlaka biri. 'Üçün biri' değil, 'üçün hepsi'.

Duygusal olmak: Olmayan var mı zaten? Herkes olmuş "tamamen duygusal"!
(Cem Yılmaz'a saygılarımla...)
.

6 Ocak 2011 Perşembe

Ekşi Sözlük (Popülerliğin getirisi götürüsü)

.
Uzun bir zaman diliminden sonra tekrar Ekşi Sözlük'te yazmaya meyledişimle, ilgili siteye ayırdığım süre doğal olarak artmaya başladı. Şans mı desem veya tesadüf mü şimdi bilemedim ama, yine bir "yeni yazar alımı" döneminde yollarımız kesişti. Hakkında yazmak istediğim bir kaç şey var, aslında bunları sitede Ek$i Sözlük başlığına yazmak istedim ama genel akışı bozmamak adına, kendi blogumda konuyu zenginleştirerek paylaşmaya karar verdim. "Popülerliğin getirisi götürüsü" derken, genel objektif bir değerlendirmedense subjektif yani kişisel yorumlarıma ve sevdiklerimle ortak görüşlerimize yer vermek niyetindeyim.


Belki daha önce Türk Medyası etiketli bloglarımda da değinmiş olabilirim; medya üzerine değerlendirmeler yapılan ortamlar ve okur yorumlarında yeri geldiğinde mutlaka belirttiğim bir tespit vardır: Son yıllarda Türk yazılı basını yaygın biçimde, "Eklektik, demokrat ve ilerici bir gazete olduklarını belli etmek" uğruna her tarzdan, her telden, her dünya görüşünden, her kalibreden kadın-erkek bilimum yazarı kadroya doldurup ilgili gazetenin esas çizgisini kırmak suretiyle etkinliklerini ve okur gözündeki saygınlıklarını zedelemekle meşgul. Bunu en iyi Radikal gazetesinde gözlemleme şansına sahip oldum. Perihan Mağden, Yıldırım Türker, Hakkı Devrim, Namık Kemal Zeybek, Hasan Celal Güzel, Nur Çintay A., Akif Beki, (şimdilerde Cüneyt Özdemir) gibi uzayıp giden isimleri aynı çatı altında toplamak belki yaratıcı bir fikirdi. Bu kadronun gazeteye getirisi-götürüsü ne oldu, sorusunu ise okuyanlara bırakıyorum.
Benzer bir yola -bir ara düzenli olarak takip ettiğim- Taraf da dahildi. Türbanlılar, "kutsal değerlere hakaret ediliyor" papağanları, inançsızlar, sosyalistler, komünistler, liberaller vs vs...
Bu gibi birbirine zıt tarzların bir arada bulunmasından rahatsızlık hissetmediğim belki de tek oluşum: Ek$i Sözlük. Kalıplaşmış ve ezbere düşünceler ile yoğrulan tek tip ezberci insan modelinin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, farklı görüşlerin aynı çatı altında ortak kurallarla var olma imkanı bulması, Ekşi Sözlük'e esaslı bir esneklik kazandırıyor bence.


Ancak... Farklı görüşler/farklı zevkler/farklı bilgiler gerçekten ne kadar "farklı"? Yoksa tek fark "entrylerin yazarlarının farklı olması" mı? Ortamda "fark", "görüş", "bilgi", "deneyim" denilebilecek önermeler barındığında ancak bu yapı etkileyici olabilir. Konu önemli değil, herhangi bir Ekşi Sözlük başlığını açıp en baştan okuyun, tercihen çok entry girilmiş konuları tercih edin. İlk 2-3 sayfadan sonra başlıyor bir "tekrar entryler furyası".
Belli ki oraya Voltran'ı oluşturmak gayesiyle bu "suyunun suyunun suyunu" yazanlar hiç okumamış ötesini berisini. Önemsemiyor ortamı da... Ve "sallıyor", aynı çoğu köşe yazarı gibi. Ne var ki olayı/formatı da çözmüş, daha önce bilmem kaç kere yazılmış olanı bir kez daha yazıp entrysinin silinmemesini de garantilemiş.

Çok çok az yazarı hariç (aralarında badilerim, okumaktan zevk aldıklarım ve artık on yılı bulan zaman diliminde düzenli takip ettiğim bir kaç yazar var), benim için artık "okunmak istenen bir yer" değil; daha çok "göz atılacak" bir ortama benziyor. Tam bir "modern zamanlar "yaklaşımı bu belki de... Binlerce entrysi olup çok güncel konularda geçmişte yazmış kişiler ise çoktan unutulmuş. Bir ara bir gazeteci Fatih Altaylı'yı, "kendi gazetesindeki baş yazarların yazılarını dahi okumaması ve bilmediği konularda kalem oynatması" ile eleştirmişti. Şimdi o geldi aklıma.




Modern zamanlarda yüzeysellik, içeriksizlik ve tatminsizlik hit olmuş şeyler. Depresyon ise favori hastalık. Tüm gençliğin (kız-erkek), donanımlı ve sohbette iştahlı olduğu tek alan diziler ve magazin. Bu sığlıkta sözlüklerden ne bekliyorsun? "Eğleniyoruz işte fazla büyütmemek lazım, yaz geç" belki de gerçekten, baş sığların dediği gibi... Zaten Cüneyt Özdemir'in de düşündüğü gibi; her şey olmuş abone sayısı, tıklanma sayısı.

Kıssadan hisse: Demek ki çok yapılan bazı şeylerde yüce bir hikmet var ki, başında Ertuğrul Özkök olsa da olmasa da aynı yolda ilerleniyor.



*Resimleri sırasıyla: esescik.blogspot.com ve şu ilginç grup blog çalışmasından aldım: fakatiyiuyudum.blogspot.com




Ekşi Sözlük bünyesindeki aktif yazarlarda fark ettiğim bir başka eğilim de var ki, asıl bunu üzerinde daha fazla durulması gereken bir eksiklik olarak görüyorum. (Bu kadar uzun bir yazıya başlamamdaki asıl amaç şimdi başlıyor yani.) Önce sıkıcı bir özetle konuyu açmaya çalışayım:
Ekşi Sözlük ünlülere ve kurumlara her zaman sert eleştirilerin yapıldığı bir yerdi. Ama eleştirilerin bir temeli bir zeka seviyesi, o da yoksa farklı bir bakış açısı vardı. Bir iddiayı savunma ve çürütme teknikleri açısından ilham veren yenilikçi bir kaynaktı. Sanırım bu özelliği fazla abartıldı mı nedir, yeni gelenlerin bazısı hemen buna endekslenmek adına -belli ki hiç birikimlerinin olmadığı kişiler, olgular ve olaylar hakkında- öyle bir yazıyorlar/saydırıyorlar ki... Hadi bilgi yok samimiyet yok, akıl-fikir de mi yok?
Kızmıyorum ama hüzne kapılıyorum. Yani bu mu eğitimli gençlik? İftira ve olmayan şeylerle yorum koyan? Üstelik artık internet denen, Google denen şey de varken; insan nasıl bu kadar yüzü kızarmadan bunları yazar? Ve dahası bu tarz nasıl bu kadar bireysel olmaktan çıkıp peşi sıra gelen yalan bilgiler ve ahmaklık gösterileri ile toplu bir elitizm taklidi piyesine dönüşür?
Sonra zaten ilgilenmediğini söylediğin, zerre değer vermediğin biri hakkında niye o kadar yazılar yazarsın?
Kötülemekten veya karmaya endeksli düşünmekten başka yapabileceğin bir şey yok mu? Off.


(Yine Ekşi Sözlük diğer sanal ortamlara göre iyi, bunun bir de gerçek hayat tarafı var üstelik.) Şahsen gençlerle çevrili biri olduğumdan, artık bazen an geliyor "Kurtarın beni bu 90'lılardan!" diye haykırmamak için kendimi zor tutuyorum. Sıradan gençlik ile kereste üretimi yapan bilimum "yüksek öğretim kurumları"nı geçtim; en seçkin üniversitelerdeki gençlerin bile tek meselesi ve esaslı bilgi sahibi oldukları sohbet konusu, tekrar söylüyorum: Magazin ve Diziler.
Gazete okumak ve televizyon izlemek denen eylemler biraz da bu iki saçmalığın alıp başını gitmesi yüzünden tiksinti duygusuyla uzaklaştığım şeyler; Ekşi Sözlük ise "bulunmaz Hint kumaşı" idi ama işte yine "hayalperest" mizacım, belki benim gibi başkalarının da anlamlı sayılarda olabileceğini varsaymamdı.
Bu mudur yani geçmişten bugüne Türk basını ile ilgili acımasız eleştirilerin yapıldığı Ekşi Sözlük? Son hali Türk Medyası'nın berbat bir kopyası gibi. Ve bu kitle ile bir tartışmaya girildiğinde gözlemlenen şey de "sallamak", "bilmediğin konularda pîr'i oynamak". En komiği de bu kitle Tayyib'i eleştiriyor. Halbuki tam onlar için biçilmiş kaftan, hatta rahatlıkla bir kaç beden büyük gelir ortalamaya.


Şu güzel ortamını ve Ekşi Sözlük başlığını bozmak istemedim yani sevgili sözlük. Zira sana ait yazarların, genellikle ya şahaneliğine allkış ya da "Yeni nesil geldi/Ortam bozuldu" arasında salınım yapmakta... Benim bir maruzatım vardı onu paylaşmak istemiştim aslında ama "dikkat dağınıklığı" sorunsalı ile gene nerdeeeen nereye savrulan bir yazı oldu bu da. Bense öylesine sıkıcı bir not düştüm sadece kendimce. Uzayıp giden bu yazıya mariadebonne'den bir alıntı ile son vereyim:

"Ekşi Sözlük okuyucunun zihninde yeni ufuklar açabilen bir ortam iken, kullanıcıyı aptallaştırabiliyor."

Hatta başlamışken bir alıntı daha yapayım:
"Sözlüğün eleştiri veya politik tavır konusunda sevdiğim yazarlarını, Ekşi Sözlük çatısı altında değil nerede yazarsa yazsın iyi yazan insanlar olarak görüyorum. Onların kabiliyetinden Ekşi Sözlüğün bir fayda sağladığını sanmıyorum, genelde haftanın en kötülerindeler zaten." (caponsever - 7 Nisan 2007, Ek$i)





EKLEME:
"Gençler" demişken... Beni bugün bunları düşünüp yazmaya yönlendiren aslen 5 Ocak'taki ODTÜ olayları idi (5 Ocak 2011 - Polise, YÖK'e AKP'ye başkaldırıyoruz). Bir grup öğrencinin ODTÜ'den yola çıkıp az ötedeki AKP Genel Merkezi'ne yürüyerek gitmek ve protesto yürüyüşü yapmak istemesi karşısında Polisin muazzam yığılma yapması ve şiddet kullanması ile yaşanan olaylardan bahsediyorum.

İki açıdaki görüşlerimin pekişmesine ve hayal kırıklığımın artmasına neden oldu bu olay:

Bir: Türk Medyası. Törpülenmiş kelimelerle bezeli alışıldık haberciliklerinde, oynanan uzun eşekten bahseden mi istersin; peki ya Anadolu Ajansı'nın "Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için AK Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, burada da polise taş ve sopalı saldırılarını sürdürdü" gibi loopa saran metinlere yer vermesine
ne dersin; veya iki kameramanın
yaralandığı, Ankara İl Emniyet Müdürü'nün yaralı AA muhaberini hastanede ziyarete gittiği bilgisini el ele verilen dostane pozları da iliştirerek vermesine? (bkz)
Akşam haber bültenlerinde belki daha da ötesi bir yaklaşım vardı üstelik, hele bazı büyük kanalların neredeyse "kaka çocuklar" demediği kaldı.

Bazen eksik ve/veya taraflı haber, yalan haber kadar mide bulandırıcı olabiliyor. Kelimeleri sert ve sivri anlarda eğip bükmek ve terbiye ederek evcilleştirmek de mide bulandırıcı olabilmekte.


İki: Gençler. Bu olayları, akşam bir grup genç insanla birlikte izlerken konuşmalarına şahit olmak benim için yeterince mide bulandırıcı idi. Hala kusmamış olmam ise şahsım hakkında biraz olsun fikir veriyordur sanırım. Son kertede: "Tek gücüm yazmak". Evet, konuşmalar hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi:

a: Ooooo sıkın sıkın hahaha, çocuğa bak yaa nerdeyse havada uçuyo!
b: Tazzikli su sıkıyolarmış.
a: Film gibi valla n'olmuş ki gene?
c: YÖK'e hayır diyolarmış.
a: Tü Allah sizi kahretmesin emi!
b: Eki eki şekerim.


Bu konuşmalar Türkiye'nin en adı bilindik üniversitelerinde okuyan 90'lı gençlerin ilerici temsilcilerine ait. Artı Ek$i Sözlük yazarları. Bu da benim bittiğim andır. En iyisi yine sadece okurluğa terfi galiba. "İlkokul 3 zeka seviyesi" bile ol(a)mayan, ama her konuda bilirkişi olan bu güruhun kalabalık üyeleriyle sözlüğün de epey işi var doğrusu.
.

2 Ocak 2011 Pazar

Gündem Aralık 2010-2

2010'un son günlerine dair bir kaç notu düşmeden edemedim.



18 Aralık 2010 Cumartesi - CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.
Ayrıntıları için bkz: CHP'deki 2010 model değişim -devam




17 Aralık 2010 - Genelkurmay Duyurusu
TSK resmi internet sitesinin (bkz1, duyuru siteden kaldırılmış) yanı sıra Twitter'dan da yapılan bir basın açıklaması (bkz2) ile, Genelkurmay Başkanlığı nezdinde Türk Silahlı Kuvvetleri, bazı güncel olaylar hakkındaki tepkisini internet üzerinden dile getirme/muhtıralama alışkanlığına devam etti. Askeriyenin siyasete karışmaktan asla vazgeçmeyeceği ve bu Osmanlı geleneğinin halen yürürlükte olduğu bir kez daha kamuoyuna ve ilgililere hatırlatıldı.

Bu blogda Gündem haberlerinin iletilmesi aşamasında objektif olmaya özen gösteriyorum genellikle. Arzu edersem eğer, kişisel yorumlarımı parantez içlerinde veya haberin sonuna eklerim. Bu kez de öyle yapmak adına ilgili açıklama metnini dikkatle okumayı denedim, hatta birkaç kez denedim. Ancak maalesef metinden pek bir şey anlaşılmıyor, çünkü daha ilk maddede anlam kaymaları ve belirgin Türkçe hatalar var.
"Türkçe'nin önemi ve tekliği" noktasına sivri bir tonla dikkat çekilen ilgili yazıda, T.C. Anayasası'nın 3. maddesine de atıf yapılmış:
"Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir".
Türkçe'nin öneminden bahsedilen bir metinde, Türkçe dil bilgisi kurallarının daha en başta ihlâl edilmesi de ayrı bir milliyetçilik kulvarı açmak olmuş doğrusu. İki dil tartışmalarına cevap niteliğindeki 5 maddelik açıklamanın son maddesinde, TSK'nın ülkedeki bir takım tartışmalara "taraf olduğu" da özenle not düşülmüş. (Bu gerçeği belki bilmeyenler vardı, böylece öğrenmiş oldular.)

Evvelsi gün namaz Kur'an, dün solculuk, bu sabah Kürtlük-Türklük, sonra başörtüsü, ve şimdi de anadil... Bu konularda herşeyin en doğrusunu Genelkurmay mı biliyor? Niye? Onlar çoban, yüce Türk Milleti davar mıdır? Ülkenin yararına-zararına olanın ne olduğunu yüce Türk milletinin bağrından çıkmış bunca bilim adamı, siyasetçi, yazar-çizer bilmeyecek; 13 yaşında girdiği askerî okul-askerî birlik-askerî lojman çemberinde ömrü geçmiş, toplumla ve "normal" insanlarla bağı kalmamış, meslekî deformasyon kurbanı birtakım adamlar bilecek öyle mi?
Herşeyin en doğrusunu herkesten iyi bilen bu askerler, siyasetçilerin asker karşısında gıklarını bile çıkaramadıkları yıllarda 200 kişilik bir terörist grubundan -on binlercesini de öldürdükleri halde- nasıl sayısı bir ara 15-20 bine kadar çıkan bir gerilla grubu "yaratmayı" başardılar öyleyse? Kendi aslî işlerinde başarısız olmalarının ödülü olarak mı görüyorlar her salataya maydanoz olmayı? Diyelim bütün siviller hain ya da hainliğe eğilimli ise bunun böyle olup olmadığına NATO'ya bağlı bir ordunun karar vermesi tuhaf olmayacak mı? NATO da mı Orta Asya'dan geldi aq?
(mehmet ordekci - 17.12.2010, Ek$i)

Berbat bir Türkçe ile yazılmış olması bir yana Genelkurmay'ın böylesi açıklamaları Osmanlı usûlü siyasetin devamıdır. O halde Cumhuriyet niçin kurulmuştur? Asker böyle kafasına göre vazifesi olmayan konularda konuşacaksa yıkılsın bu Cumhuriyet, saltanat geri gelsin. Bu bildirinin Türkçesi şudur: Bu ülkede Kemalizm saltanat düşmanlığı değil, saltanat sevdasıdır.
Bu bildiri ile orgazm olanların "Padişahım çok yaşa" sloganına kızmaları, Kapıkulu zihniyetine itiraz etmeleri ironik olduğu kadar ahlaksızcadır. Kürtçe düşmanlığı Kürt düşmanlığıdır. Kürtleri reşit olmayan, hakları olmayan bir kalabalık olarak görenlerin tarihe nasıl geçeceğini görmek için uzun yıllar beklemeyecek olmamız tek tesellimiz.
(itaatsiz - 17.12.2010, Ek$i)




AYİM
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM), Ağustos YAŞ kararları ile açığa alınan üç generalin terfisine karar verdi.
(Hukuk, "Aldım-verdim/Ben seni yendim" kıskacına sıkışmış durumda.)





Roni Margulies'e saldırı
Çanakkale İHD'nin (İnsan Hakları Derneği) konuğu olan şair-yazar Roni Margulies bir grubun saldırısına uğradı. "Çok kültürlülük perspektifinde barışın dilini kurmak" üzerine konuşulacak bir panelde yumurta ve boyalı torbaların hedefi olarak, barışın bu topraklar ve bu milliyetçi kültürde öyle pek de kolay bir şey olmadığını, (sözde) sol da olsa sağ da olsa, kafa yapısının aynı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu bu olay.
Bu haber bana geçenlerde değindiğim Naipaul olayındaki bir şeyi de tekrar hatırlattı. O yazımda Murat Belge'den bir alıntı yapmıştım: "Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun 'yaptırım'ı buraya kadar: Eleştirmek." Ve devamında karşı tepkide "Sınır nereye kadar?" sorusunu açıyordu.
Burada da aynı durum var. Görüşleri yüzünden kıyasıya eleştirilebilir bu adam. Ama yumurta atmak, konuşmasına izin vermemek... Bu adamı politikacı veya Taraf Baş Yazarı imişçesine lince kalkışanlar nasıl bir hezeyanda, hangi rüyada?
Acaba şu yumurtacı Türkçü Solcular ve Türkçü Komünist takımı Türklüğün, Rejimin, Kurucu İdeolojinin, Kemalizmin, İttihatçılığın teminatı Cumhuriyetin bekçisi Askerlere de yumurta atarlar mı? :-)
(blueknife - 31 Aralık 2010, Radikal Online)



Orhan Miroğlu'na tehdit
Taraf gazetesinin bir başka yazarı; Kürt sorunu, demokratik özerklik, şiddeti kınayan yazıları, Kürtler ile ilgili görüşleri ve geçmişte yaşadıklarıyla dikkat çeken Orhan Miroğlu, PKK'nın bir kolu tarafından ölümle tehdit edildi. (HPG'nin internet sitesindeki bir ifade: "Miroğlu'da, mortoğlu olur bu toprakların tarihinde!")

Kasım ayında BDP Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in "Silahlı mücadele miadını doldurdu" sözlerine Abdullah Öcalan'ın tepkisinin ardından (bkz), Orhan Miroğlu da benzer düşünceleri nedeniyle PKK tarafından hedef gösterildi.
Hangi tarafta olursa olsun, şiddet ve savaş isteyenler; "barış"tan bahsedenlerden nefret edip derhal susturmaya çalışıyor galiba.





Üniversiteler
Başlayan "Yumurta olayları" ile öyle hızlı bazı gelişmeler yaşanıyor ki, takip etmekte zorlanıyorum. Üniversiteler Polis ile dolduruluyor, polise ekstra yetkiler veriliyor... Normalde Jandarma bölgesinde olmasına rağmen, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü dahi kapılarını polise açınca, burada nahoş bir iktidar tavrının sergilendiğini görmemek mümkün değil.

Geçenlerde Radikal'de şöyle bir haber vardı: Noel Baba'yı bıçakladılar
"Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği'ne üye bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde Enam Suresi'nin 162'nci ayetini okuyarak temsili şişme Noel Baba'yı bıçakladı" diyordu haberde. Ellerinde bıçaklar olan bu insanlara üniversite kapısında hiç bir şey yapmayan Polis, kaç metre öteden yumurta görünce alarma geçiyor. İroniye buyrun.

Polisin dövdüğü öğrencileri darbe için ortalığı karıştıran haşerat gibi görünce, 12 Eylül'ün paşaları gibi cümleler kuruluyor.
"Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden sıkıyönetime karşısınız?" Referandumda hesaplaştığımıza inandırmaya çalıştıkları cunta, işkence ettiği çocukların fotoğrafının altına bunu yazabilecek kadar zalimlikle saflığı birbirine karıştırmıştı.
Bugün de iktidarın memurları sorup duruyor: Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden gösteri yapıyorsunuz, madem ülkenizi seviyorsunuz, neden Kuzu'ya yumurta atıyorsunuz?
'Gelişmemiş, Kemalist, şiddet kullanan...'
Başbakan dedi ya; 'masum' değil ki bu gençler.
Gençleri itibarsızlaştırarak, onları potansiyel suçlu ilan edip toplumun gözünden düşürerek yoluna devam edecek anlaşılan AKP ve yandaşlarının demokratik açılımı.
("Madem ülkeni seviyorsun...", Özgür Mumcu. 13 Aralık 2010, Radikal)





TBMM'den İnsan Manzaraları
Sevahir Bayındır: DTP/BDP Şırnak milletvekili. "Demokratik açılım"ın adı ilk telaffuz edilmeye başlandığı dönemde Habur'daki bir olayda adını duymuştum ilkin. BDP Silopi İlçe Örgütü'nün 4 Haziran 2010'da Habur Sınır Kapısı'nda düzenlediği, operasyonların artık durması ve Polis müdahalelerinin devam etmemesi adına binlere kişinin katıldığı söylenen bir yürüyüşte polisin müdahelesi sonucu yaralanmış ve kalça kemiği kırılmış olan bir milletvekili­­­­. İlk okuduğumda oldukça şaşırmıştım, zira milletvekillerinin dokunulmazlık zırhları malum. Ancak "kadın ve Kürt ve ezilenin yanında" olunca, hepsi yalan oluyor demek ki. İsrail devletinin zulmünü eleştirenler, acaba Haneen Zoabi (Hanen Zubi) ile Sevahir Bayındır arasındaki benzerliğin farkında değil mi? (Gerçi İsrail güçleri Hanen Zubi'ye şiddet uygulamamıştı bildiğim kadarıyla, dokunulmazlığı vardı.)

16 Aralık'ta TBMM'de yaptığı bir konuşmasına Shakespeare'den "to be or not to be" alıntısı ile başladı Sevahir Bayındır. "Bir rahatsızlık yarattı mı?" diye sordu akabinde. Sonra Kürtçe'sini söyledi aynı sözün: "hebun an ji nebun". Sonra da "olmak ya da olmamak" dedi.
Meclis tutanaklarına (Tutanak Dergisi) ilgili konuşma şu şekilde geçti: "Bu bölümlerde, hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille, birtakım kelimeler ifade edildi." (bkz)
Yükselen tepkiler üzerine Bayındır'ın cevabı:
"Bana öngördüğü, T.C. devletinin vekiline, kadına, özgürlük isteyene reva gördüğü budur: Koltuk değnekleri. "Kırarız bacağını" derdiniz hep, bu ataerkil bir sözdür. Kırdınız bacağımı
ama yüreğimi, beynimi kıramadınız.
"

Kişisel Görüşüm:
Anaokul yaşındaki çocuklara İngilizce öğretilen bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede öyle bir İngilizleşme mevcut ki, hani İngiliz ordusu ülkeye girse bayraklarla karşılayıp kırmızı halı serecekler var, "Bizi bu Tayyip'den kurtardınız, sağ olun var olun!" diye... Belki de zamanında bu ülkenin sınırları İngilizler tarafından çizildiğinden, herkes İngilizce sevdalısı ama Kürtçe konuşmak çirkin, kaka! Anadilde eğitim hakkı istemekse geri düşünce. Türk Medyası bile bu haberdeki Kürtçe metinleri vermedi, sadece Kürtçe söylediğini yazmakla yetindi. Bu noktada gerekli bilgiyi edinmemde Ekşi Sözlük değerli bir kaynak oldu.
Bu konuda son olarak şunu söylemek isterim ki Kürt sorununu çözemeyip eski ezberleri tekrarlayan siyasi partiler, partiler mezarlığındaki yerini alır, aynı daha öncekiler gibi... Ama asıl ülkenin geleceğine yazık olur. Yazık ki insanımız o derece politize olmuş durumda ki, mesele yine çoğu alanda olduğu gibi, "Aldım-verdim/Ben seni yendim" bakış açısıyla değerlendirilmekte. Önümüzü görmek mümkün değil. Hele ki mağdurluktan mağrurluğa yükselmiş siyasetçiler ile...



Bu da tadından yiyemediğim bir Zaytung haberi:
Canlı yayın ihalesinde son nokta!
.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Aralık 2010-devam

2010'un son günlerine dair bir kaç not düşmek istiyorum. TSK'nın internet bildirisinden bazı yumurtalı saldırılara, üniversitelerdeki gelişmelere...

Hem başka işlerle uğraşıp hem de gündemin akışına yetişmem ne mümkün. Dilerim yeni yılda şu ZAMAN sorunum ve dikkat dağınıklığı sıkıntımın ibresi olumlu yöne kayar (azıcık ucundan da olsa dünyalar benim)!

Bir de bu aralar Frontierville, Cityville gibi Zynga oyunlarına da sardırdığımı eklemek isterim. Arkadaşlarım artık Facebook'taki oyun paylaşımlarımdan rahatızlıkta hangi seviyedeler diye düşünüp arada sevdiğim klipleri de paylaşmaya başladım bir kaç gündür. Bilmem, gittikçe salaklaşıyorum galiba...

Yine çeşitli yorumlara yer vermeye çalışıcam. Sevahir Bayındır üzerine çalışıyorum şimdi.