24 Kasım 2010 Çarşamba

CHP'deki 2010 model değişim

.
Kasım 2010 gündemine CHP'deki yeni gelişmeler damgasını vurdu.
Parti tüzük değişimi ve bu değişimin ne yönde olacağı ile Parti Meclisi toplantısı gibi, ancak siyasetle uğraşan birinin anlayabileceği bazı iç zıtlaşmalar sonrasında CHP üst kademesinde ani bir kopuş yaşandı.
Yargıtay'a kadar uzanan bu süreç ertesinde bir de baktık ki, Deniz Baykal'ın kaset skandalı sonrası olaylı istifasını sağlayıp yerine Kılıçdaroğlu'nu getirdiği söylenen Önder Sav ile elinden tuttuğu Kemal Kılıçdaroğlu'nun arası açılmış!

Tayyip Erdoğan, 12 Eylül Referandumu öncesi yaptığı konuşmalarından birinde, "Liderine ihanet eden kendisi de ihanete uğrar" demişti (CHP'deki Deniz Baykal olaylarını kastederek). O dönemlerde kim tahmin ederdi ki Önder Sav böylesi bir ihanete uğrayacak, .................................. hem de üç vakte kadar?

Önder Sav, 10 yıldır oturduğu CHP Genel Sekreterliği koltuğundan uzaklaştırıldı. Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin, parti içindeki statüko merkezlerine karşı bu baş kaldırışı özellikle yenilik ve genel seçimlerde başarı isteyen çevrelerin hayranlığını topladı. Bu kesimin beklentili hali, pek çok internet sitesindeki yorumları okuduğunuzda da göze çarpmakta.
Öte yandan "Seçim kazanmasak da olur. Ama Kemalizm damarımıza, Atatürkçülüğümüze ve statüko taparlığımıza bir zarar gelmesin" düşüncesindeki kemikleşmiş CHP tabanı ise gelişmelere şüpheyle bakıyor.
"Baykal döneminde CHP'ye yığılmış ırkçı Beyaz Türklerin, giderek Kılıçdaroğlu'nun karşısında konumlandığı" ifadesini kullanmış bir yazar (*).
Sağduyusuna güvendiğim kişilerse, CHP vitrinindeki mevcut isim değişikliklerinden ziyade partinin projesizlik ve vizyonsuzluğundan yakınıyor. Mesela geçenlerde Ek$i sözlük yazarı da olan İtaatsiz şuna benzer bir şey diyordu Radikal Online'da:

Bir kere de boş hamaset yapma lafın içini doldur
Bu herkeslerden kültürlü, aydın, bilgin, seçkin CHP'nin AB'ye giriş stratejisi var mı? ("Onurlu giriş" ne demektir? "Onur Öymen AB Komisyonu üyesi olsun" anlıyorum ben. Başka bir anlamı var mı?) Varsa biz cahilleri aydınlatmasını rica ediyorum. Sağlık stratejisi? Eğitim stratejisi? Mesala ilk 500 üniversite listelerinde niye Türkiye'den üniversite yok, ya da tek tük arka beşliye sıkışmış var? CHP'nin başfener hocalarının bu konudaki görüşü nedir ve ne öneriyorlar? Ekonomi stratejisi? Ne zaman kişi başı gelir AB ortalamasına ulaşacak? Nasıl? Devlet bankalarının özelleştirmeleri? Köyden kente göçle ilgili stratejisi? Arazi yağması? Uyuşturucu kaçakçılığı? Savunma stratejisi? Zorunlu askerlik? Bak daha Kürt meselesine gelemedik. KK'nın ağzından "Kürt" lafının çıkmasını bekliyoruz. Aman diyim Beyaz Türkleri ürkütme! Et Balık Kurumu kuracağız ötesinde bir strateji var mı? Ermeni stratejisi? Kıbrıs stratejisi? İdari reform var mı mesala gündeminde CHP'nin? Şu sorulardan birine herhangi bir cevap gelsin CHP'den, oyum CHP'ye. Cevabı beğenmesem bile CHP.
(9/11/2010, Radikal Online)





Son gelişmeleri özetlersek, CHP Genel Sekreterliği'ne Süheyl Batum, Genel Başkan Yardımcılığı'na ise Gürsel Tekin getirildi. Bazı söylem değişiklikleri de göze çarpmakta.
Örneğin Baykal dönemindeki "devlet güvenliği" vurgusunun yerini "devrimcilik" almakta (*). Yazının ilerleyen bölümlerinde bazı örnekler sunmaya devam edeceğim.



Kemal Kılıçdaroğlu, tüm bu gelişmeleri "Yeni CHP" diye tanımlasa ve kendisinden gerçek bir başarı bekleyen kalabalık çevreler olsa da; maalesef CHP'deki yenilik sadece göstermelik düzeyde olacak gibi.
Şöyle bir bakalım önce isimlere:


Süheyl Batum:
Merkez sağdaki ANAP-DYP birleşmesinden çıkan (Cindoruk-Demirel önderli) yeni DP'nin başına getirilmesi için ismi geçen, kamuoyu ile basın toplantıları ile tanıştırılan biri iken; aniden (apar topar) CHP'ye transfer edildi. Ve en kısa sürede genel sekreterliğe yükseldi/yükseltildi. "Türkiye'nin demokratikleşmesi ve çağdaşlaşması yönünde, böylesi insanlardan kimsenin bir beklentisi olacağını sanmıyorum" diyordu bir gazeteci. Batum'un yaptığı konuşmaları takip ettiğinizde, "Bu adam nasıl bir Anayasa Hukuku Profesörü?" dersiniz. O derece hukuk değerlerini es geçen bir vizyonu var.

Türkiye hukuk tarihinin en büyük skandallarının başında gelen 2007 yılındaki '367 rezaleti'ne attığı imzayla hep hatırlanacak olan Süheyl Batum, ...
...
"Nöbet değişimi"ne bakınca, CHP'de gerçekten 'radikal' bir değişiklik olup olmadığı konusunda çok kişinin kafası karışabilir. Bir tür "ha Ali Hoca, ha Hoca Ali" durumu yani.

(Cengiz Çandar, 10 Kasım ve 'yeni CHP'ye dair... 10/11/2010, Radikal)

(Bu arada, -sonradan yalanlasa da-, medyada kendisinin BDP ile birleşmeye sıcak baktığı yönünde haberler yer aldı: "CHP Genel Sekreteri Batum, BDP'nin 'sol blok' önerisine Grup Başkanvekili Muharrem İnce'nin aksine olumlu yanıt verdi: Ülkedeki eşitsizlikleri giderecek tüm parti ve görüşlerle işbirliği yaparız.")


Gürsel Tekin:
İstanbul il örgütündeki çalışmaları ile adını duyurdu (Özellikle türban konusundaki yaklaşımı). Çalışkan ve sahaya/kitlelere inmeyi önemseyen birine benziyor. Ne var ki CHP'deki kemikleşmiş taban ve malum ırkçı takıntılar, böyle birinin yönetimini kabul edebilir mi? Veya nereye kadar?


Kemal Kılıçdaroğlu:
"Paşalar çocuklarımızdan kendilerine ücretsiz şoför yapmaktan başka bir şey bilmezler. Bizim çocuklarımız ölüyor, onların hepsi ABD'nin AKP'nin hizmetkârı... İmralı'daki bile barışalım diyor; bunlar, operasyon yapacağız diye milyonlarca doları bir günde harcıyor."



Kişisel yorumum ve önerim:
Kemal Kılıçdaroğlu eğer siyasi hayatına uzun yıllar devam etmek ve etkin bir kişi olmak istiyorsa, belki de Numan Kurtulmuş'un yaptığı gibi yeni bir parti çalışmalarına şimdiden başlasa zamandan daha çok istifade edecek.
Fazilet Partisi'ni bölünmeye götüren Erbakan'ın makama yapışması örneğini düşünün. CHP'deki bir takım yapışkan tıkaçlar da üç vakte kadar o makamları kendisinden geri isteyecek ve itiş-kakışta iç sürtüşmeler ile siyaset arenasında yine hiç bir gelişme yaşanmayacak. Üstelik "Sol" kavramı CHP ile daha da gümbürtüye gidecek.
Sonuçta --çoğu eğitimlinin hoşuna gitmese de-- Türkiye'de köylüler bile aldı yürüdü ama okumuş-yazmış eski kesim ve ulusalcılar düşünsel olarak görece çok geri kaldı. Yani mevcut taban ve bu hali ile, seçim kazanmak ve iktidar olmak değil, ancak Sol'un önünü daha da kesmek için varlığını sürdürmekte CHP.
------------------------------------------------------------------------------


Tabi bu değişimlere olumlu gözlerle bakan ve ülkenin önünü açma ihtimali olduğuna inanalar da yok değil:
Kılıçdaroğlu, CHP'yi 'sessiz sakin' değiştiriyor. Bu değişim, farklı bir liderlik tarzıyla, farklı söylemlerle daha etkili gerçekleştirilebilir miydi, orası tartışılabilir… Yolculuğun nereye kadar gidebileceğini göreceğiz. Ben en başından beri bu değişimin Türkiye'nin kaderini etkilemesine ihtimal verme yanlısıyım. CHP'deki değişim daha yaratıcı ve cesur boyutlar kazanırsa, AK Parti'nin 'rakipsiz' havasını kırabilecek ve hatta AK Parti'yi de dönüştürebilecek bir süreçten söz etmek de mümkün olabilir.
(Oral Çalışlar, Kılıçdaroğlu'nun sessiz ve derin başarısı... 23/11/2010, Radikal)


Bu arada Ahmet Altan, CHP'deki mevcut değişimler ve Kılıçdaroğlu'nun yalpalayan tavırları üzerine iyi bir analiz yapmış, göz atmanızı tavsiye ederim. Yazının bir bölümünden alıntılar yapmakla yetiniyorum burada:
(KK) Seçimlerden başarıyla çıkamazsa başkanlığı büyük ihtimalle kaybedecek ve bir daha geri alamayacak.
Türkiye'nin dünya ortalamasının neredeyse iki misli bir hızla büyüdüğü bir dönemde iktidardaki AKP'yi bütün "işsizler, yoksullar" nutuklarına rağmen yenmesi çok mümkün değil.
AKP'yi sıkıştırabileceği ve belki de geçebileceği tek kulvar "demokrasi" kulvarı, o kulvarda AKP'den daha hızlı koşabilirse seçimlerde bir şansı olacak.
Ancak o kulvarda AKP'den daha hızlı koşmasına tabanı ve teşkilatı izin vermiyor. Hatta bir kısım CHP'li "seçim kazanma" ihtimalini bile önemsemiyor bu "demokrasi dışı" Kemalist duruşu sürdürmek için.
Kılıçdaroğlu da sıkışıp kaldığı bu dar alanda bir ileri bir geri hamlelerle kendine bir yol açmaya çabalıyor.
Eğer Kılıçdaroğlu, açtığı bu yollarda kendisi yürüyemezse; AKP'nin yol almasına ve seçimi kazanmasına fazlasıyla yardımcı olacak.
(Ahmet Altan, Kararsızlık ve Meşruiyet. 19/11/2010, Taraf)

"AKP'ye muhalefet etmek için CHP'nin her yaptığını destekleyen yazarlara şunu söyleyeyim, CHP böyle yaptığı sürece AKP iktidardan inmez."
(Ahmet Altan, İşte paşam CHP. 26/11/2010, Taraf)




==Bazı yorumlar==

CHP NİYE DEGİŞSİN Kİ?
CHP yıllardır degişmemekte direnen bir parti ve bu sebepledir ki bölge partisi oluverdi, bizim ömrümüz de CHP degişecek diye beklemekle geçti. zaten ömrümüzün dörtteüçü kuyruklarda beklemekle geçiyor kalanı da CHP nin degişimi için beklemekle. yaşım elli CHP den hep üç şey duydum ve başka bir icraatlarını da duymadım ve görmedim. "cumhuriyet, laiklik ve rejim" diye diye ömrümüz bitti ve biz bir arpa boyu ilerleyemedik.
(cultur - Radikal Online)


"yeni chp" tepede çevrilen entrikalarla olmaz. sen tepede çevirirsin, ama tabana işlemez. buyur, Sav taraftarları toplantını basmış, bunun daha baykal'cısı da var. kılıçdaroğlu'nun liderlik vasıflarını beğenmeyip, oraya tesadüfen çıktığını düşünen de var. değişim, öyle aniden, oldu bittilerle olacak kadar kolay bir şey değil. çok mu zor bir şey parti bütünlüğünü sağlayarak ortak politika belirlemek? işte liderlik bu. fakat kılıçdaroğlu'nunki "onlar yönetimde olmasın, hop al sana değişim"den ibaret. evet genel başkanlığa tereyağından kıl çeker gibi bir oldu bittiyle oturdu fakat arkasında Sav desteği vardı. bu süreç genel başkanlığa oturması kadar kolay olmayacak. aslında kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığa seçilme süreci daha yeni başlıyor. başarırsa ne ala.
(marie arouet tolstoyevski - 03.11.2010, Private Sözlük)




==Bunlar da geçmişten gelsin==

"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ («gelişip büyüme») imkânı bulsun."
(Hakkı Devrim. 24 Kasım 2009 Salı, Radikal)


Halka tepeden bakan, "her şeyi ben bilirim"ci, kimin ne dediğini bile anlamadan ve zahmet göstermeden yaftalayan kamplaşmacı ve birey kültürünü dışlayıcı bir bakış açısının çoktan miadı dolmuşken; bu zihniyeti yaşatan partiye oy veren kitlenin bizatihi kendisi adı geçen partiye oy vermeyerek işini bitirecekken; bir inatla illaki hayret bir şekilde kapatılmasını bekleyerek ve o tarihe değin yaşatılma gayretindeki CHP'nin; başındaki lideri değiştirerek revize olabileceğini veya canlanabileceğini sananların da desteğini alarak, Türk siyasetinde AKP veya herhangi bir merkez sağ partisine karşı muhalefet edebilecek ayakları yere basan tek bir sol partiye geçit vermemesi hadisesi. Sistem eleştirisinin köküne darı suyu ekilmesi. Onun yerine kayıkçı kavgalarıyla geçen ömürler...
(28.06.2010 tarihli bir Private Sözlük yorumumdan)



(*) Ertuğrul Kürkçü, Devrim ve CHP. 14/11/2010, Radikal İki.

========================================

Aralık 2010'da gelen EDIT: 18 Aralık 2010'da CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti. Gelişmeler hakkındaki devam yazım için:
CHP'deki 2010 model değişim -devam.

.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Gündem Kasım 2010

Kasım ayı gündeminde yer alan haberlerden bir kolaj sunmayı seçtim bu blog yazımda.



Kasım gündemine CHP'deki yeni gelişmeler damgasını vurdu.
Parti tüzük değişimi, bu değişimin ne yönde olacağı ve Parti Meclisi toplantısı gibi ancak siyasetle uğraşan birinin anlayabileceği bazı iç zıtlaşmalar sonrasında, CHP üst kademesinde ani bir kopuş yaşandı. Yargıtay'a kadar uzanan bu süreç ertesinde bir de baktık ki Genel Başkan Deniz Baykal'ın istifasını sağlayıp yerine Kemal Kılıçdaroğlu'nu getirten Önder Sav ile elinden tuttuğu Kılıçdaroğlu'nun arası açılmış!

(Bu konu biraz ayrıntılı olduğundan, devamını ilerleyen günlerdeki "CHP'deki değişim" yazımda irdeliyeceğim.)






TSK ve Fuhuş Çetesi Operasyonu
Son yıllarda TSK içerisinde santajla bir takım faaliyetler gösteren fuhuş çetelerinden bahsediliyor. Ülke gündeminde yer alan, kuruluş ve varoluş amacıyla ilgili olsun olmasın neredeyse her konuyla ilgili açıklama ve yorumlarını kamuoyu ile paylaşan Askeriyemiz, kendisi ile ilgili çoğu haberde olduğu gibi bu konuda da sessizliğini sürdürmeye ve sorunu önemsizleştirmeye devam ediyor.

Genelkurmay'ın açıklamasına göre, "Ele geçirilen belgeler, devletin güvenliğine ilişkin derecede ve gizli". İstanbul Organize Suçlarla Mücadele polisince yapılan operasyondaki aramalarda ele geçirilen şifreli CD'ler, Emniyet tarafından çözüldü ve içinde devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeler, askeri planlar ve Türkiye'de faaliyet gösteren terör örgütlerine ilişkin kriptolu bilgilerin olduğu ortaya çıktı. Soruşturma kapsamında Merkez Komutanlığı'nda 180 askerin mağdur sıfatıyla ifade verdiği, ifadeleri alınan askerlerin hiçbirinin şikayetçi olmadığı kaydedildi.

Kişisel yorumum:
Aslında bakarsanız ülkemizde yaşama dair her alanda bir "miş gibilik" sorunu yok mu? Aile hayatında, üniversite eğitiminde, adalet işlerinde, tüm devlet-vatandaş ilişkileri, belediyecilik, kadın... Bu liste uzayıp giderken askerlerin de bu yozlaşmadan etkilenmemesi zaten düşünülemez. "Susması gerektiği zaman susmayan, konuşması gerektiği zaman konuşmayan generaller" demişti Baskın Oran geçen günlerde kaleme aldığı Âdâb, yâ hû! yazısında.






Fanatizm, Irkçılık ve Linç kültürü
Geçen yıl Diyarbakırspor maçında ırkçı tezahuratlar nedeniyle ceza alan Bursaspor'un hedefinde bu kez Trabzonlular vardı.
13 Kasım'daki Bursaspor-Trabzonspor maçındaki mağlubiyet sonrasında, internetten yayın yapan Bursaspor'un resmi yayın organı Bursaspor TV'de bir bayan sunucunun sözleri iğneleyiciydi.
"Bursa'da bağrımızda yaşayan Trabzonlular tribündeydi. Onları hep benimsedik. Burada ekmek yediler, okudular, burada kazandılar... Onlara artık hemşehri demeyeceğiz" diye başlayıp devam eden gereksiz, pespaye laflar...

(Kişisel Yorumum:
Bu kadar fanatiklik iyi değil. Maşallah insanımızda futboldu, takımdı, siyasettii etnisiteydi... Her alanda tam bir fanatiklik ve gözükaralık hakim.
Türkiye'de artık birilerinin şunu anlaması gerekiyor ki, ırkçılık bugün bir millete karşı ise yarın bir başkasına! Zamanında Ermenilere karşıymış, sonra Kürtlere döndü, yarın başkasına da döner. Hatta illere göre bile ırkçılık yapılabilir, bunu başarmak kolay bu ülkede... Barış ve huzur için yapılması gereken ırkçılığı yıkmak ve milliyetçilik yapmadan milletlerin var olmasına izin vermek iken tam tersi yapılıyor. Bu anlayışın spordaki yansımaları da ortada.)





10 Kasım'daki saygı duruşu
10 Kasım sabahında sirenler çalarken bir kara çocuk ayağa kalkıp hazırol'a geçti diye, itaat kültürünü "fevkaladenin de fevkinde" benimsemiş olan Kemalistlerin gözleri yaşardı. En son olarak okulunu bırakmak zorunda kalmış gence burs ayarlamakla meşguldüler... Gevezelik bir yana, ben bu haberde asıl Türk Medyası üzerinde durmak istiyorum.

Benim anlayamadığım bir habercilik anlayışı var Türkiye'de. Son yıllarda Uğur Dündar bu alandaki sembol isimlerden biri oldu mesela... Bu haberi de ilk duyduğumda çok şaşırdığımı söylemek isterim. "İlelebet payidar kalacağı" söylenen Cumhuriyet'in kuruluşunun neredeyse 90. senesine girecekken, 10 Kasım'daki saygı duruşuna biçilen bu değer, "Padişahım sen çok yaşa!" anlayışından zerre kadar ileri gidemediğimizin de bir başka göstergesi... Ve ancak böyle şekilsel, göstermelik şeylerle sistemin gençleri kaale almasına da bir diğer örnek... Yıldırım Türker de zaten "Çocukları ancak hazırolda gördüğü zaman sevebilen bir zalim cumhuriyetin yeni kahramanı Aykut" diye tanıtmış onu. Ve eklemiş:
"Yoksa nereden bilecekti, itilip kakılan, her halükârda hırsız-uğursuz muamelesi gören bir garip şopar olarak günün birinde şanlı Türk ulusu albümünde Türk gençliğine örnek gösterileceğini?"
("Cumhuriyetin riya albümünden". 14/11/2010, Radikal)


-Habere yapılan bazı okur yorumları-
Varlığımız varlığınıza armağan olsun!
İnsanlık onuru için bir dakika saygı duruşu lütfen. Normal hayatında esamesi okunmayacak bir "çingene" çocuğunu bu yüzden ödüllendirdiğini sanan zeka, hayatiyetini en başından itibaren sorgulamak zorunda.
(bozkırın tezenesi)

SIRADAN FAŞİZM
Sıradan faşizm böyle bir şey işte, herkesi hazırola geçirmekle yetinmez, bir de bunu övünç kaynağı yapar hele bir de hazırolda duran her zaman başını ezdikleriyse, deyme keyfine faşizmin.
(cengizkahn)

Hizaya gelin
Cocuk hazirola gecmis gecmesine de karsisindaki ihtiyar da hizaya gecmis. Yaslisindan gencine tum vatandaslarin zihinlerine kodlanan bir diktatorluk ve ona biat etme sekli... Ilkokul bir'den terk bile olsan bunu buyuk bir basariyla gerceklestismislerdir artik uzerinde. Istiklal marsi okunurken, Ata icin siren calinirken yahut rejimi kutsayan herhangi bir rituel gerceklesirken ellerini kollarini sallayarak gez de goreyim seni. Alimallah adamin alnini karislarlar..
(deryadeniz79 - Radikal Online)






Bu ay dikkat çeken bir diğer haberse, Almanya'da yayınlanan Der Spiegel dergisindeki bir yazı idi: "Dünyanın en büyük gay porno arşivi TSK'da olmalı".
Haberde, askerlik çağı geldiğinde göreve çağrılan Türk erkeklerinden eşcinsel olanların, durumlarını kanıtlamak için video görüntülerini de itirazlarına sunmaları gerektiği gibi bazı detaylar var.



Trafik canavarına pozitif bakabilmek
9 günlük Kurban Bayramı tatilinde ülke genelinde 147 kişi trafik kurbanı olmuş! Nüfus planlaması bizde böyle sağlanıyor kuzucuklarım. Senin kendine koymadığın sınırı ya doğa sana çiziyor (deprem, sel, heyelan, kene...) veya terör/savaş oluyor veya trafik devreye giriyor bu şekilde fazla nüfus atılıyor.
İnşallah herkes "en az 3" çektiğinde, daha güzel bir ülkede yaşıyor olacağız yani.
.

16 Kasım 2010 Salı

12 Kasım 2010 Cuma

TÜRBAN

.
Türkiye'de türban konusu tartışmaya açıldığında, illaki birileri çıkıp bunun "siyasi bir sembol" olduğundan, "aslında ülkenin mevcut düzenini yıkmak için kullanıldığı, gerçek amacın inanç ve din olmadığı" gibi temcit pilavlarından bahseder. Hatta "her cemaatin/tarikatın kendine özgü bir örtünme şekli olduğunu" da not düşen olur.
Bütün bunların hepsi doğru olabilir ancak tüm bunlar türban meselesinin cinsellik veya cinsiyet boyutunu -bu derece- görmemezlikten gelmeye yol açabilir mi? Yani işin bu yönü siyasetten veya "siyasi tarafını bir sembolle belli etmek" maddesinden daha mı önemsiz? Cinsellik toplum üzerinde daha mı sıradan acaba?
Kendimce, şu an becerim yettiği ölçüde bu bakış açısından örnekler verip mevzuyu açmaya çalışıcam bu yazımda.


Örneklerimden ilki, üniversiteye gittiğim dönemde sınıfımızın en marjinal kızıyla aramızda geçen bir sohbet üzerine.
Biraz ön bilgi vereyim. Kendisi genellikle uyumsuz giyinen, özellikle saçlarına çocuk tokaları veya çocuksu şeyleri takmayı seven bir kızdı. Bildiğimiz balon ağızlıklarını kesip toka niyetine kullanırdı. Saçlarından küçük perçemler alıp her birini bunlarla toplar, üzerine de günlük mor-yeşil spreylerden sıkardı.
Bir gün beraberken ve hiç alakası yokken durup bir anda: "Bir tek sen sormadın neden böyle olduğumu, bunları taktığımı?" diye sordu.
Şaşırmıştım. Hem aniden konuyu değiştirmesine hem de sorduğu soruya. Üstelik insanları didikleyen ve tarzları konusunda hesap sormayı seven biri de değilim (kendilerine ciddi biçimde zarar verdiklerini fark etmediğim sürece).
Olduğu gibi kabul ederim yani arkadaşlarımı. Kabul edemiyorsam da öyle bir insanla arkadaşlık etmem. Kendisine de çevreme böyle bakmadığımı söyledim ancak ısrar etti. Sonunda pes edip sormamı istediği soruyu kendisine sordum: "Evet, neden böyle tokalar takıyorsun?"
Daha ben soruyu sorarken cevabı geldi: "Çevrendeki herkes daha sen kendin bile farkına varmadan sana kadın olduğunu hissettiriyor da ondan" dedi. "Daha aybaşın yeni başlarken, hatta göğüslerinin gerçekten yeni farkına varmaya başladığın zamanlardan bile önce insanlar, çevrendekiler pislik gibi sana bakmaya başlar. Kendi anan baban bile yapar bunu, artık farklı olduğunu hissettirir. Ben işte bu saçmasapan tokaları, bu tüyleri, tüm dünyaya karşı çocukça bir tepki olarak takıyorum. İş hayatıma başlayana kadar da bunu gittiği yere kadar sürdürücem" dedi.

Şaşırmıştım. O an düşündüğümde aslında geçmiş ile aramızda ne kadar ortak noktayı paylaştığımızı fark ettim. Aslında sınıfın en marjinal kızıyla aramızda pek bir fark yoktu. Bizim gibi ortalama tiplerden farklı olarak, tepkilerini de marjinal ve farklı bir şekilde dışavurmayı seçmiş olmasından kaynaklanıyordu aramızdaki fark. Genel olarak bu konular ve Türkiye'de kadına bakış üzerine konuşurken ikimizin bir başka ortak yönünü daha fark ettim. İkimiz de türbana karşı değildik, türbanlı kızlara hamamböceği gibi davranmıyorduk. Üstelik farklı inançlarımız olmasına rağmen... Çünkü ikimiz de Türkiye'de kadın noktasında ele alınması gereken asıl sorunun türban olmadığını biliyorduk. Ve dahi bu toplumdaki cinsiyet eşitsizliğinin ve tacizlerin de farkındaydık.


Bunu yeri geldiğinde söylemekten yılmayacağım: Milli eğitimdeki ders kitaplarımızda, "Türk milleti kadına değer veren bir toplumdur" der. Sanırım bu kısım da Cumhuriyet sonrası millet inşası sırasında icat edilmiş palavralardan birisi. Kemalist palavralardan bir diğeri yani... Gerçek olan şu ki, bu toplumda halkın içerisine karışarak yaşayan her kadın, Türk toplumunun kadınlara köpeklerden sadece biraz daha fazla değer verdiğini bilir, o da canı isterse...
Kadına karşı orantısız şiddeti normalleştirme, her gün haberlerde salıverilen bir tecavüzcü, bitmeyen taciz-tecavüz furyalamalarında birbirini kollayan evli barklı tayfasından müdürü, öğretmeni, esnafı, askeri, memuru... Hepsi sürekli salıverilmede... Hem sistem hem de müstakbel eşlerince şemsiye altına alınmış gibiler.
İşte böyle bir toplumda, bu "koruyup kollanma hali" ve "Türkiye'de hukuk'un camekandaki biblo muamelesi ile tepeden getiriliverdiğini" bilenlerin; kendi evlerindeki eşlerini, çocuklarını kapatmak istemeleri; onları siyasi bir tarafı da olan bir sembol üzerinden korumaya çalışmaları mantıksız mı? Veya kızlarının başını kapatarak okuyabileceği tek adres olan İmam Hatipleri tercih etmesi?...



Bir örnek de lise yıllarımdan.
Üniversite hazırlık için kaydolduğumuz şehrin en ünlü dershanesinin bahçesindeyiz arkadaşlarla. Nerden geldi, orda ne işi vardı bilemiyorum ama bir anda yanımızda okulumuzun Matematik hocası Faruk Aksoy beliriverdi bir ara. Çok sevdiğim, şahane bir hocadır. Bir öğretmenin öğrencilerince bu kadar sevilmesi ancak nadir görülebilecek bir durumdur. Ayrıca yakışıklı bir adamdır da, moderndir... Veya biz öyle biliyorduk.
Neyse işte, bir anda yanımızda belirdi. Ve daha hal-hatır sorma faslındaydık ki bir anda muhabbetten tek taraflı olarak kopup karşımdaki türbanlı sınıf arkadaşımın örtüsünü herkesin içinde çekiştirmeye başladı. "Çıkar bunları, nedir bu!" filan gibi bir takım laflarla süsledi bu pespaye tavrını.
Şaşırmak ne kelime, şok olmuştum! Öylece kalakaldım. Hayatımda çözemediğim her anda olduğu gibi bunda da aptal aptal gülümsemekle yetindim. Diğerleri de ses vermedi. Arkadaşımızsa olmamış gibi davrandı ve geçiştirdi.

Ama ben bu kareyi hayatım boyunca hiçbir zaman unutmadım. Bir kadını "zorla kapatmak" ile "zorla açmak" arasında öyle sanıldığı gibi fazla uçurumlar yok. Aynı kafa yapısı aynı görüş. Kadının iradesine saygı duymayan, ona katlanamayan, onu benimsemeyen ve ondan tiksinen, üstünlük taslayan kafa. Aynı terazinin farklı iki kefesinin aynı noktadan tutulması gibi... Baskı kültürüne hizmet.

Yine de kendimi asla affedemedim. Nasıl ve ne şekilde o kadar sessiz kalmışım o an? Sanırım bu da kişiliğimdeki en zayıf ve en acı veren, en kaçmak istediğim yönlerimden birine ışık tutan bir diğer anıydı: Cesaretsizliğim ve korkaklığım. Bu ikisi bana o derece sülük gibi yapışmış ki, sanırım ancak ölümümle benden ayrılacak.



Son örneğim ise daha eskilerden, ortaokula yeni başladığım yıllardan...
Ailemin yeni görev yeri sebebi ile geldiğimiz bir büyük şehire alışmaya çalışıyordum (tamamen kendi evcil yöntemlerimle)... Gelişimden kısa süre sonra okuldaki sosyal bir kızla arkadaşlığım yavaştan başladı. Kendisinin adını daha önceden de duyuyordum başkalarından. Hatta bazı kızlardan onun erkek cinselliği ile baya ilgili olduğundan, kızlara erkekler rüyalarında ne görür filan gibi alanlarda aydınlatmalar yaptığından filan dedikodular alıyordum.
Neyse işte, ertesi sene arkadaşım kapandı. Türbana ve cemaate girdi. Şehrin en popüler okullarından birinde, çevresine karşı (ve tabi kendine karşı) türbanı seçişinin mücadelesini verdi.

Kendisine bir kez çok net bir şekilde sordum: "Neden kapandın?"
"Bunun bir sembol olduğundan, tarafını belli etmek için yapıldığından" filan bahsetti.
_Peki, Allah istediği için değil mi?
_E tabi o da var.
Sonra da: "Biliyorsun" dedi. "Bizim evin altında dükkanlar var. Aslında geri bir semtte oturmuyoruz ama ben artık giriş çıkışlarda rahatsız oluyorum adamların bakışlarından. Hani vücudum çok dikkat çekici değil çok şükür ama gene de rahatsız oluyorum bazen. Koca koca adamların arasından geçerken böyle daha rahatım" dedi.

Onu anlamıştım. Rol modeli olarak benimsediği cemaat ablasının üzerindeki etkisini bir yana koyarsak, hem erkek hem de kadınların bu bakışları nedeniyle benim de kapanmayı düşündüğüm olmadı ve olmuyor değil. (Kadınlara noluyorsa artık! İnsan bazı kadınların, kızların kılık kıyafetine markasına bakıcam diye attırdığı bakışlarına ve atraksiyonlarına şahit olunca, erkeklerinkileri mantıken normal karşılayabiliyor. Bu toplumda öyle bir haset ve süzme geleneği var yani.)

Beraber okul çıkışlarımızdan birinde (türbanını takarken), cami önünden geçen yaşlı amcalardan birinin "Bu arkadaşınızı kendinize örnek alın" demesini hatırlıyorum. Aynı arkadaşımın bazen Atatürk'e ağır eleştiriler yaptığını da hatırlayabiliyorum. "Eğitim haklarını ellerinden aldığı" gibi şeylerden bahsediyordu. Zamanla tavırlarını iyi bir izleyici gibi takip etmeye başladım. Atatürk yüzünden kafasını kapatarak eğitim hakkından faydalanamadığından dem vuran arkadaşım, mesela okuldayken iç çamaşır giymemekten, çoraplarının diğer kızlara göre daha kısa olmasından, örtüsünü çıkardığında diğer kız öğrencilerden farklı olarak saçlarını toplamamasından ise hiç rahatsızlık duymuyordu.
Arkadaşımı tanıyorum. Ne kadar hırslı ve dik kafalı bir kız olduğunu, ve sivri dilliliğini de biliyorum. O zamanlar bu çelişkiye bir anlam verememiştim; oysa şimdi anlayamadığıma şaşıyorum.
Soyut kavramların bu kadar somutlaştırıldığı bir toplumda; birileri ahlâkı kadının diktirtiledebilen bir zarında ararken, kimileri de kafasındaki baş örtüsünde arıyor. Bu insanları yargılamak, sorgulamak anlamsız. Bu değer yargıları kendilerine dayatılmış. Veya gençliklerinin en ateşli zamanlarında onlara bu değerler işlenmiş. Onlar da aktörler ve aktristler olarak sahnedeler.



Ben daha bu satırları yazarken, yan sekmede açık olan Radikal'den gözüme çarpan bir haber:
"Van'ın Erciş ilçesindeki vahşette, anne ve 4 çocuğu cumartesi gecesi öldürülmüş." (Daha doğrusu kurbanlık koyun gibi boğazlanmışlar.)
"İki kız çocuğunun öldürülmeden önce tecavüze uğradığı belirlendi." (Çocuklardan biri 14, diğeri 7 yaşında.)
Ölümle cezalandırmak yetmemiş olacak ki katil için, bir de tecavüzle cezlandırmış onları yani... Artık suçları/kabahatleri her neydiyse... "Belediye Başkanı'nın bu kanlı olayla ilgili yaptığı açıklaması ise: Hırsızlık olabilir".
İşte bu kadar! Bu kadar basit. Hani ahlaksızlığın artık sıradan kabul edildiğini biliyorduk ama, resmi açıklamalar bari aptala hitap beder gibi yapılmasa?
Sonuçta yazının başında da söylediğim gibi, "Bu topraklarda kadına verilen değer köpeklerden sadece biraz daha fazla, o da egemenlerin canı istediği ölçüde."

Baskı ile, aile öyle istiyor diye, eşim türbana girmemi istedi diye, ekonomik olarak bağımlı olduğu için vs bu yola girenlere hiç değinmiyorum bile... Ülkemizde hukuk fakültelerinden başlayarak tüm adalet mekanizmasındaki "hukuk felsefesi" ve "evrensel hukuk" temelsizliğinden de...
Ve bu ülkede gündemin değişmez üst sıralarında yerini garantilemiş şekilde yıllardır ortada duran bir TÜRBAN sorunu.
Uzun lafın kısası... Erkeklerin egemenlik mücadelelerini kadınlar üzerinden sürdürmesinden tiksiniyorum. Kadınların da bu hapı bu kadar istekle yutmasından...




(serversev adlı kullanıcının bir Radikal haber yorumundan)

Türban yasağına
karşıyım çünkü muhafazakar kesimleri kemikleştirmekten başka işe yaramayan bir saçmalık, ama türbana da karşıyım. Basitçe türbanlıların yaptığı bir eyleme baktığınızda gördüğünüz ilk tema oradaki binlerce türbanlının birbirinden ayırt edilemeycek kadar aynı olmasıdır. Neredeyse giydikleri renklere kadar, yani üniforma gibi. Bu onların prototip, tek tip olduklarının en basit göstergesidir. Ve en komik tarafı özgürlükçü olduklarını iddia etmeleridir ki özgür bireylerin olduğu bir topluluğa bakarsanız orada bir çeşitlilik görürsünüz, her konuda çeşitlilik sadece giyimde değil. Türbanlılar malesef özgürlükçü değiller onlar sadece özgürsüzlüğün özgürlüğünü savunan prototip insanlardır. Onlar erkek egemen toplumun kendilerinin kafasına taktığı prangayı kişiliklerine kadar içselleştirmiş aslında tek tip insanlardır. Ben onlara üzülüyorum çünkü bu dünyada çevre, baba, ağabey ve koca arasına sıkışmış kendi siyasal destekçilerinin bile firmalarında görünür pozisyonlarda iş verilmeyen sosyal ve ekonomik hayat dışında kalmış halde insanlardır. İşte zaten sorun budur: Sosyal ve ekonomik hayat ve bağımsızlık. Türk kadını malesef bu konuda erkek egemen topluma teslim haldedir. Muhafazakar kafa sürekli bu hayatı savunup onu dinle birleştirip ısıtıp ısıtıp sunmaktadır. Kaldı ki dinin kendisi böyledir. Biz ne zaman kadınlarımızı sosyal ve ekonomik hayata çekersek, yani kocasına karşı birey haline getirirsek o zaman bu sorunu çözeriz. Bunun yolu eğitim, meslek ve az çocuktan geçer. "3 çocuk yap, sosyal hayattan çık" işte muhafazakar siyasi temsilcilerin yeni öğüdü. (6 Kasım 2010)



Mahalle Baskısı
Bu üniversitedeki türban bekçileri ve onların sempatizanları tehlikenin farkına vardılar da, kendi cephelerini ve karşı cepheyi belirleyemediler. Türkiye'de ortalama bir başörtülü kız; ailesindeki ataerkil düzen, sokakta ona laf atan laikçiler ve rejimin bekçileri tarafından itile kakıla büyüdüğü için zaten çekingendir. Öyle kimseye baskı yapma potansiyeli yoktur. Üniversitede başı açıklara bir mahalle baskısı olacaksa, bunu yıllardır varlıklarını sorun etmediğiniz (veya en azından tali bir sorun olarak gördüğünüz) üniversite yönetimi, YÖK ve özel ve resmi güvenlik gücü destekli sivil faşistler yapacaktır. Bu bir. İkincisi, bugün başlarını örtmek zorunda olmanın en büyük kabus olarak lanse edildiği Türkiye kadınlarının her ay ortalama 100 küsürü eski koca, şimdiki koca, sevgili vs. tarafından ataerkil egemenlik kapsamında öldürülmektedir ve kimsenin gıkı bile çıkmamaktadır. Bunların evli olanlarının ülkede Batı'da bile %35 oranında dayak yemesini, tecavüzün yasal olarak koruyup kollanmasını da ekleyelim. Bütün bunlar olup biterken cepheyi kadın hakları, ataerkil terör karşıtlığı ekseninde kurmayıp "çağdaş kadını koruma" cephesi olarak kurdunuz. Netice? Cephe başınıza çöktü. Bugün mahalle baskısı karşıtlığını aşan, çok geniş bir kadın hakları mücadelesi hareketi başlatmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
(Onur Cobanoglu - 6/10/2010, Radikal Online)
.

(Bir itirafta bulunayım mı?
Ben lisedeyken, resimde soldaki metaforda betimlenen kız gibiydim.)

8 Kasım 2010 Pazartesi

a n n e


Adı: Anne.
"Ana" demek daha içimden gelir bazen oysa. Daha net, daha bana ait. Tek bir ses ile 'benden' ve benim de 'ondan olduğum'.

Anne için şöyle demiştim bir yerde: "Bedensel ve ruhsal pek çok acımızın kaynağı."

"Kızlar zamanla annelerine benzer" derler ya hani. O eleştirdikleri, tartıştıkları, kendisinin bedenine ve yazgısına tutsaklaştıkları annelerinden kurtulmaya başkaldırırlar ya hani durmadan.
Bu asilik ve başkaldırı kimisinde çok eskilere, hatırlayabildiğin en eskilere, ilk adımlara, ilk dokunuşlara kadar uzanabiliyor. Ve bu "kimisi"nden biri de ben oluyorum.

Duygularım ve ruhum; bedenimin aksine asla evcil değil. Bugün daha iyi anlıyorum ki evet, duygusal olarak kestirilemeyen biriyim ben.

..........Ana: Bir bataklık, bir yazgı. Ondan kaçmaya çabaladıkça kendisine saplandığın, daha çok Güneş'e ihtiyaç duyduğun...


Anasız kız, yolsuz bir dağ gibidir anne.
Biliyorum, KETUM olmam lazım bugün. Öyle olmam önerildi beni gerçek benliğimle hissetmiş biri tarafından. Öyleyse sadece geçmişten bir alıntı yapmakla yetineyim.

"Anneleriyle ilişkileri "normal" olanlar, duygusal nazlarına çevrelerindeki diğer insanların normal normal katlanmasını bekliyor. Normal ve sıradan kaprisleriyle yaşayıp, evlenme çağlarına gelince evlenip çoluğa çocuğa karışmak... Pahalı avizeleri olan bir evde, o muhteşem çeyizlik yemek tabakları büfede, bol televizyon izlemeli çoluk çocuklu bir aile hayatı.
Yaşam amaçları, biçimleri bu.

_"Benim neden normal bir annem olmadı ki?"

Anne acısı olanların doğabilecekleri, çocukluk ve gençliklerini yaşayabilecekleri en olumsuz kültürlerden birinde doğmuşum. Annemin karnından çıkmamak için annemi öldürmeyi bile göze almışım. (Bunun acısını sonradan fazlasıyla çıkardı gerçi, ödeştik böylece.)

Bu kadar normal anneli insanın arasında yaşamak zorunda olmak, o kadar da kolay değil be Anne!"

.