27 Ağustos 2010 Cuma

Gündem Ağustos 2010/5

.
İlker BAŞBUĞ
Artık gündemde olmayacak.
"Zor bir dönemde görev yaptığını" ve o bildik tekrarları yineleyerek veda konuşmasını yaptı.
Kendisine devlet şeref madalyası verilmemiş olması da ayrı bir lakırdı konusu oldu.

Görevi devralan Işık Koşaner de hemen aynı tondan start verdi:
"TSK'ya karşı yürütülen Asimetrik Psikolojik Harekat". "Bir an önce tek tip askerlik uygulamasına geçilmesi gerektiğini" de muştuladı.
(Tek tip askerlik: -Kısaca- 9 ay zorunlu askerlik ve herkes aynı rütbede.)

sanırsam kulağına; "paşam askerde üniversiteliler teklif ediyormuş" diye fısıldanmış kişi. nerden çıktı bu üniversiteli sevdası, okumuştan daha fazla yararlanma hevesi?
(malimmenalim - 26.08.2010, Ek$i)

ışık koşaner, genelkurmay başkanlığı'nı devralırken yaptığı konuşmasına "günümüz bilgi ve teknoloji çağında....." diyerek başlamıştır. (sonrasında) tek tip askerlik, asker açığı, savaş, silahlar, hava çok güzel.
(anarsist kuzu - 27.08.2010, Ek$i)





Hayatımız sınav
Soru: KPPS'de sorular çalındı mı?
A) Evet
B) Neden olmasın?
C) Burası Türkiye
D) Devlet gerekeni yapsın
E) Ben bilmem beyim bilir





Yangınlar ve Felaketler
Antalya'da ve yurdun çeşitli yerlerinde yine bir dolu yangınlar çıktı, yüzlerce hektar ormanlık alan telef oldu. Bir gazete sitesinde yaptığım yorum şöyleydi:
Her sene aynı şeyler
Türkiye'de İlkbaharın geldiği, haberlerde çıkan "boğulma" kaynaklı ölümlerle kendini belli eder. Gene bir yerlerde çocuklar denize, nehire, bi su birikintisine girmiş ve gene birileri boğulmuştur. Veya biri boğulurken diğerleri de yardım edince hep beraber boğulurlar filan... Haberin sonlarına doğru da bir not geçer, "Geçen sene de aynı yerde boğulanlar olmuştu".
Ülkemizde yaz mevsiminin geldiğiniyse orman yangınları ile anlarız. Ve her sene olduğu gibi, bu sene de yaz başından beri orman yangınları devam ediyor. Kış olduğunda da "soba ve karbonmonoksit zehirlenmesi" ile gelen ölüm haberleri ile karşılaşacağız; zira gene birileri Lodos'ta soba yakacak filan filan...


Rize'de heyelan
Rize-Gündoğdu beldesinde sağanak yağış sonucu oluşan heyelan ve göçükte 12 kişi hayatını kaybetti, evler yıkıldı. Rize Belediye Başkanı "Karayolunda 70-80 santimetre yüksekliğinde su vardı" derken, aklıma Pakistan'daki sel felaketi geldi. (bkz: Ağustos 2010/4)






Cemil Çiçek'le Kürt açılımı
Osman Baydemir'e yönelik "Organları yer değiştiren bir adam yerli yersiz konuşmuş yine" çıkışından sonra Cemil Çiçek bu kez de, daha önce dile getirdiği bazı görüşlerini kamuoyu ile tekrardan paylaştı: "Sünnetsiz teröristler çok şeyi ifade ediyor." (Ermeni PKK'lılar iddiası)

BDP (Barış ve Demokrasi Partisi) Genel Başkanı Selahattin Demirtaş bu açıklamalar karşısında şöyle tavır aldı:
"Bu halkın dil, kültür, inanç sorunu yok; mesele birkaç PKK'lının sünnet sorunu. Eğer sorun buysa ve sen de çok meraklıysan, seni 'hükümet sünnetçisi' yapalım, Kandil'e gönderelim git bu sorunu çöz."


(Kişisel yorumum: "Demokrasi demokrasi" diye davul dövdüren çevreler bizimle alay edip halimize gülüyordur ya neyse... Başkalarına Nazi benzetmeleri yapıp meydanlarda esip gürleyenler, dönüp kendilerine de bir baksa belki lafımızın kıymeti olurdu. Şu halde: "Tencere dibin kara/ Benimki senden kara")






Konuşulan Bir Kitap
Hanefi Avcı - Haliç'te Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat.

Nur Cemaati'nin Emniyet, Yargı ve ilgili makamlarda örgütlendiği ve soruşturmalara yön verdiği iddiaları...
Mevzu detaylı olduğundan, bu kitapla ilgili çıkan bazı yazı ve yorumlara da ilerleyen günlerde yer vericem.






Güneydoğu için Demokratik Özerklik
BDP'nin dile getirdiği ve Kürt sorununa bir çözüm yolu olarak öne sürülen "Demokratik Özerklik", birlikte yaşam için bir formülasyon mu yoksa bir bölünme/ayrılma provası mı?

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in bu ay içerisinde yaptığı bir konuşmasında, "Türk bayrağının yanında Kürt bayrağının dalgalanmasını talep etmesi" de bu haftaki bir diğer tartışma konusu idi.

BDP'nin 12 Eylül Anayasa Değişikliği Referandumu'ndaki tavrı önce "Boykot" iken, şimdilerde (bir anlamda sanki) "Şartlı Evet"e dönmüş gibi gözüküyor.



PKK Ateşkes 2010
PKK, Ağustos ayı içerisinde ateşkes ilanında bulundu. (13.08.2010'dan 20 Eylül'e kadar deniyor.)

Ertuğrul Özkök'ün birden bire, "Biz Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız' diye bir yazı yazması, sadece bir tehdit değildir. Bu, aynı zamanda yeni bir politikanın da işaretini veriyor.
_Yeni plan nedir sizce?
Eğer Kürtlerle başa çıkamazsak ve Kürt hareketini bastıramazsak... Federasyon veya özerklik türü formüllerle eşitlik temelinde hak tanıyacağımıza; onlara belli bir bölgeyi verelim politikasıdır bu.

(Neşe Düzel-Kemal Burkay Taraf röportajından... Kürdistan'ı İstanbul'da kurmayız)







CHP'den bir milletvekili, Referandum tercihinin 'Evet'ten yana olduğunu söyleyerek partisinden istifa etti.
(CHP Ankara milletvekili Eşref Erdem, 1 Ağustos 2010 Pazar tarihli Sabah gazetesinin manşet haberinde yer alan "35 yıllık bir CHP'li olarak darbe anayasasının değişmesine açıkça 'Evet' diyorum" sözleri nedeniyle ihraç istemiyle CHP parti disiplin kuruluna sevk edilmişti.)

Ve CHP'de yeni bir kaset vakası daha... Grup Başkanvekili Mehmet Akif Hamzaçebi hakkında kaset iddiaları mevcut.
Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi'ye ait olduğu iddiasıyla bazı internet sitelerinde yayınlanan görüntülerle ilgili bir gazetecinin sorusu üzerine, ''Özel hayat siyasetin konusu değildir'' şeklinde cevap verdi.






...
19 Ocak 2007 tarihinde vurulmuştu, "milliyetçi hassasiyetler" ayağına... Bir "faili belli faili meçhul".

Ermeniler için "Hristiyan Türkler" denmiş olması, "Türkçe'yi Türklerden daha iyi bilirler" denmiş olması, meğerse sadece eskilerde kalan bir durum değilmiş; son yıllardaki Türk vatandaşı olan Ermeni düşünürlerden bu anlaşılıyor. Ki Hrant Dink içlerinde ipi göğüsleyendi.

Çok şey söylenebilir, oysa bu Gündem başlığında (gündem denen gel-geç popülaritede) sadede gelelim: AİHM/Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi suçlu bulmuş, şu açılardan:
"İfade özgürlüğünün ihlali", "Devletin istihbarat bilgilerine rağmen şahısı suikastten korumaması ve öldürüldükten sonra da etkili bir soruşturma yapmaması", "(Yüce) Yargıtay'ın, 'Türklüğe hakaret' suçundan mahkum edilmesine ilişkin kararın henüz teknik hukuk açısından kesinleşmeden mahkumiyeti fiilen netleştirmiş olması" ve benzeri, ve benzeri...
Yani malumun ilamı.

Olayın asıl ilginç yanı ise bence şu: Türkiye, Hrant Dink'in ne anlattığı son derece açık olan, ancak kaz kafalıların anlayamayacağı yazıları yüzünden, hukuk mercilerimizin kararıyla aldığı "Türklüğe hakaret" mahkumiyetini; -üstelik de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde- savunmuş ve Almanya'nın bir Nazi liderine verdiği cezayı emsal (örnek) göstermiş.
(İçimiz dışımız Nazi oldu ya neyse. Laf ola beri gele...)

Şimdilerdeyse Türk makamlarının ailesi ile dostane çözüm arayışları var gibi...
(Şaka gibi.)


  • Ağustos'taki tüm güncel gelişmelerin toplu bir değerlendirmesi için: AĞUSTOS 2010
.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Gündem Ağustos 2010/4

.
Türk Silahlı Kuvvetleri
Ağustos ayı gündeminde TSK haberleri önemli bir yer kapladı. Temmuz'dan beri peşpeşe gelen "Heron rezaletleri" ve ilgili makamların suskunluğuna; YAŞ'taki Balyozcuların terfi sorunu ve makam paylaşımları eklendi önce... Ardından Hantepe, Gediktepe baskınlarındaki ihmaller gündeme geldi. (Kısaca, her iki baskının da önceden istihbaratı alınıp ilgili makamlar uyarılmasına rağmen hiçbir tedbir alınmamış ve gerekenler yapılmamış.)

Baskında sızma yapan PKK'lıların dakika dakika görüntüleri yayınladı ayrıca. Mehmet Baransu'nun hazırladığı, Heron kayıtlarını gösteren videoları da içeren ilgili Taraf haberi için: (bkz: Generaller askerlerin ölümünü seyretti)
İnternethaber sitesindeki fotoğraf arşivi için: (bkz)

(Bu konu ve iddialar, bir Gündem başlığına sığmayacak kadar uzun, ayrıntılı ve sıkıcı olduğundan; önümüzdeki günlerde yayınlanmak üzere bir TARAF yazısı hazırlıyorum. Çeşitli okur yorumlarına da yer vereceğim.)





Pakistanda sel felaketi
Pakistan'da şiddetli yağışlar ve muson yağmurlarının neden olduğu sel felaketinde ölü sayısının 800'ü geçtiği bildirildi. Kayıpların aranmasına devam ediliyor, şartlar el verdiğince...

Batı ülkelerinin Pakistan'a yardım konusundaki duyarsızlıkları hakkında medyada dile getirilenleri duyuyoruz. "İslami terör"ün faturasının bu insanlara kesildiğini de görmek lazım... Ve "20 milyon kişiyi mağdur bırakan tarihinin en büyük sel felaketiyle boğuşmasına dünya seyirci kalırken", yine yitirilen zayıflar (çocuklar) oluyor. BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, bölgedeki gözlemleri sonrasında, "Dünya çapında çok sayıda doğal afete tanık oldum, ancak hiç böylesini görmemiştim" dedi.



İslamcı vahşeti
"İslami terör" demişken... Türkiye gündeminde ne kadar yer işgal ettiğinden şüpheliyim, ancak iki haber (iki İslamcı vahşeti haberi) dikkatimi çekti bu ay. Biri Türkiye'den, diğeri Afganistan Taliban'dan. Bir kez daha, "önümüzdeki günlerde" diyorum; bu konu hakkında da ayrı bir yazı yazıcam ve sonrasında linklerini buraya ekleyeceğim.





Devlet politikası
Atilla Kıyat. Bir asker. 1999'da Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'ndan emekli oldu (koramiral).
Katıldığı bir televizyon programındaki "Faili meçhuller devlet politikasıydı" sözleriyle gündem oldu. (Yani malumu söylemek bu ülkede gündem olma sebebi, varın ülkedeki gerçeklik/hakikat ile olan bağımızı siz düşünün.)

"1993-1997 yılları arasında yüzbaşı ve üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini" savundu. "Dönemin cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının ve genelkurmay başkanlarının, OHAL valilerinin hesap vermesi gerektiğini", "yapılanlar devlet politikası olmasına rağmen bölgede ülkesine karşı kin kusan bir neslin yetişmesine sebep olduğunu" söyledi ve bu olaylar için şahitlik yapabileceğini belirtti Atilla Kıyat. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, yaptığı açıklamaları üzerine ifadesinin alınmasını istedi.





AKP-YARSAV Hattı
YARSAV, geçen yıldan beri gündemde adını sıklıkla duyduğumuz bir yapılanma. Halkın çoğuna sorsanız, açılımının "Yargıçlar ve Savcılar Birliği" olduğu dahi bilinmemekte, eğitimli çevrelerde dahi... Adının ne olduğu bilinmediği gibi, kuruluş ve varlık nedenleri de aynı şekilde... Ancak sıradan vatandaş olarak ne olduğunu bilmediğimiz bu kurum ve başkanları (Emine Ülker Tarhan ve öncesinde Ömer Faruk Eminağaoğlu) son dönemde adeta bir siyasi parti genel başkanı havasında her gün basın açıklaması yapıyor ve iktidarı eleştiriyor. İktidardakiler de sağolsun işte karşılıklı atışmaya devam... Bir devlet, bir vücut düşünün ki organları alenen birbiriyle çatışıyor. İşte halimiz bu.

Daha önce Haziran 2010 gündeminde "Türkiye'de Hukuk" başlığıyla yazdığım kısımdan bir alıntı: "Türkiye'de yargı ve hukuk alanı da siyasi kamplaşmadan fazlasıyla nasibini almakta. Hani zaten kamp tarzının en egemen olduğu alanlardan biriydi hep buralar ama, uzun yıllardır bu kadar indirmemişti hiç maskesini...Statükonun siyasi kanadı olan CHP, beklenen muhalefeti yeterince yapamıyor olacak ki, boşluğu doldurması için Yargı kurumlarına emir-demir verilmiş gibi."


Süleyman Demirel devrede
Bu zıtlaşma hattında, YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan ve YARSAV yönetim kurulu üyeleri, Demirel'in Güniz Sokak'taki evine ziyarette bulundu. Zat-ı âlileri "YARSAV'a tam destek verdiğini" beyan etmiş.

Bu arada bir diğer adı konmamış güncel siyasi partimiz HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) da Referandum için 'Hayır' gerekçesini basın açıklaması ile duyurdu: "Bizi Fransa, Almanya, İtalya'yla karıştırmayın. Bizde demokrasi az!"

Ne güzel günler yaşıyoruz. YARSAV gider Demirel'i ziyaret eder o da onları destekler, geçenlerde de Şevket Kazan gidip Önder Sav'ı ziyaret edip akıl alır, Dörtyol'da PKK'lıların polisleri şehit ederken kullandığı araç MHP İlçe yöneticisinin çıkar, Heron Ses Kayıtları'ndan sonra bir de görüntü kayıtları gazetelere düşer, Genelkurmay susar... Sonra çok okumuş olduğunu iddia eden bazı arkadaşlar da der ki "Egenekon mu! Haşa ne Ergenekon ne de Derin Devlet diye bir yapılanma yoktur". Biz de günlerimize neşe katan bu yorumları , -boş yere- şehit edilmesine (birileri tarafından) göz yumulan vatan evlatlarının içimizde bıraktığı burukluğu hissederek, acı bir tebessümle karşılarız.
(levendesat - 12 Ağustos, Radikal Online)





RTE-TÜSİAD Hattı
Kod adı RTE olan sayın başbakanımız, 12 Eylül Referandumunda 'Evet' kampanyasına katılmadıkları için TOBB ve TÜSİAD'a "Taraf olmazsanız bertaraf olursunuz" diye seslendi.
"Sözü söyleyenin konumu dikkate alındığında yaklaşımın son derece vahim olduğunu; hatta siyasi konulara karışmanın bu grupların işi olmadığını sık sık dile getiren RTE'nin, bu tavrıyla siyaset alanına kimin ne zaman ve nasıl müdahil olacağına karar verme tekelini eline almaya çalıştığına ve otoriter eğilimini ortaya koyduğuna" işaret ediyordu Ahmet İnsel, Taraf olma veya olmama hakkı başlıklı Radikal yazısında.


RTE'nin rutinleşen bu üslup ve çıkışları hakkında, kimi "Obama gibi geldi, gücü eline geçirince Putinleşti" derken (patriot66); benim yorumum yine aynı:
"Demokrasi demokrasi" diye davul dövdüren çevreler, bizimle alay edip halimize gülüyordur ya neyse...

Doğrudur. TÜSİAD yahut İstanbul Burjuvazisi, tarihi boyunca Milletle ve Düzen Muhalifleri ile kedi köpek gibi oynamıştır. Milletle ve Düzen Muhalifleri ile Kedi Köpek gibi oynama sırası şimdi Başbakan Recep Tayyib Erdoğan Bey ve arkasındaki MÜSİAD'dadır. Hoş Başbakan Recep Tayyib Erdoğan Bey'in iktidara giden yolunda epey yardımları olmuştu TÜSİAD çevresinin. Biliriz ki sermaye birbiriyle savaşmaz, uzlaşır. Millet ise koyun misali.
(blueknife - 18 Ağustos, Radikal Online)

ne oluyoruz?
"Bitaraf olan bertaraf olur" da ne demek? Savaş mı yapıyoruz yoksa Anayasa değişikliği mi?
(a.e.yusufoğlu)

...Türkiye ne zaman huzura ermeye çalışsa, bu güruhlar hemen devreye girer. Uçurumcu gurubların (TÜSİAD, BASIN, TSK, CHP, MHP, HSYK) tamamının saltanatı yıkılacaktır. Sabırla bekliyoruz...!
(bruskdaglar)

TÜSİAD siyasi kurumdur
Ben yurt dışında yaşıyorum. Burada orta büyüklükte bir şirketi olan bir arkadaşım bir gün TÜSİAD yöneticilerinden birisi bizim şehre geldiğinde kendisiyle görüşüp buradaki Türk işadamları ile TÜSİAD arasında nasıl bir iş birliği yapılabilir gibi bir soru sormuş. TÜSİAD yöneticisinin cevabı şöyle olmuş: TÜSİAD bizim işlerimizle ilgili olarak kurduğumuz bir dernek değildir. Biz Türkiye'nin zengin ailelerinin temsilcileri olarak kendi aramızda toplanıp siyaset yapıyoruz, o yüzden size işlerinizle ilgili yardımcı olmamız mümkün değil.
Nitekim 12 Eylül öncesinde verdikleri ilanlarla hükumet devirmeleri vs. herkesçe bilinir. Yani TÜSİAD siyasi bir kurumdur, siyaset yapmaktadır ve hükumetin karşısındadır. O halde siyasetin içine çekilmesi de, başbakan tarafindan siyasi rakip gibi görülmesi de doğaldır. Hamama giren terler.
(aseke)




ABD askeri Irak'tan çekiliyor
Amerikan ordusunun 20 Mart 2003'te 250 bin kadar askerle işgal ettiği Irak'tan çekilme süreci başladı. Başkan Obama, 31 Ağustos'a kadar Irak'taki Amerikan askerlerinin muharip güç olma durumuna son verileceğini açıkladı. Irak'ta bu tarihten sonra sadece güvenlik güçlerini eğitip yetiştirecek, Amerikalıları koruyacak birlikler görev yapacak.
Bu durumdan rahatsız olan Iraklılar da var. Bunlar arasında Irak yönetimindeki Zebariler dikkat çekiyor. Irak Genelkurmay Başkanı olduğu söylenen Babekir Zebari bir konuşmasında, "ABD ordusu, Irak güvenilk güçleri hazır olana kadar, yani 2020 yılına kadar kalmalı" derken; Irak'ın Saddam dönemlerinde Başbakan Yardımcılığı da yapmış olan eski önemli adamlardan hapisteki Dışişleri Bakanı Tarık Aziz, "ABD'nin Irak'ı kurtlara terk ettiğini" ve "Obama'nın ikiyüzlü olduğunu" söyledi. "Ülkemizi birçok farklı yönden öldürdüler. Hata yaptığınızda o hatayı düzeltmeniz gerekir; Irak'ı öldürerek çekip gitmek değil."




WikiLeaks
Son zamanlarda bu internet sitesinin adını sıkça duymaya başladık. Amerikan istihbaratının gizli belgelerini mi paylaşıyormuş ne? ABD'nin Afganistan'da Taliban'a karşı yürüttüğü haklı mücadelesinde, bilerek masum halkı öldürdüğünü ve gerçekleri örtbas/hasıraltı ettiğini ortaya koyan belgeler sunmuşlar.
Amerikan vatandaşlarının bazı şeyleri anlayabilmesi için illaki belge mi sunmak gerekiyor ki?

Sonrasında Pentagon ile araları açılmış tabi bu sitenin... Sitenin kurucusu Julian Assange ile ilgili bazı yüz kızartıcı iddialar da bu ayın gündemindeydi.

Bu arada bir Amerikan gazetesinin haberine göre, 2008'de ABD ordusunun bilgisayar sistemine takılan bir taşınabilir bellek üzerinden yapılan saldırı (virüs saldırısı?) ile bazı gizli belgelerin yabancı istihbarat kurumlarının eline geçtiği düşünülüyormuş. (The Washington Post)





Adı 'Pamuk' olan gündemi bombalıyor
Hak ve Eşitlik Partisi (HEPAR) Başkanı Osman Pamukoğlu yine gündemi bombaladı. Önce bazı yeni açıklamalarına bakalım:

_"Dersim, birkaç kere ayaklanma teşebbüsünde bulundu. Atatürk sağdı, her şeyi yaptıran Atatürk'tü. O kadar Atatürk'tür ki, Trabzon'da kaldığı bir ev var, o evde Atatürk bu Dersim isyanında Karadeniz bölgesindeydi. Bizzat haritaya kırmızı ve mavi, kendisi işaretlemiştir; bizim kuvvetlerimiz ve isyancıların kuvvetleri diye. Kendi el yazısı ve farklı askeri şekiller çizmiş, oklar çizmiş ve harekatın nasıl yapılacağını ve ortadan kaldırılacağını bizzat kendisi eli ile yazmış ve şekillendirmiştir. Harita Trabzon'dadır. Hatta doğuda görevliyken, isyanlarda bulunan çok yaşlı bir Kürt vatandaş ile sohbet ettim. O isyanları bana anlattı. Söylediği söz, 'Mustafa Kemal Paşa başımıza taş yağdırdı'. İsyanları devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk de öyle bastırdı. Bundan sonra olacaksa yine aynı şekilde bastırılacaktır."

_"AKP kurulurken Erdoğan, Genelkurmay'dan icazet aldı."

_(Atilla Kıyat için diyor:) "Ne alakası var amiralin? Hangi dağı görmüş? Şırnak, Şemdinli, Yüksekova'yı bilir mi? Hiç 3800 yüksekliğe sırtında 40 kilo yükle Ocak ayında eksi 40'ta çıkmış mı? Hangi karakollarda, vadilerde, ormanlarda, bataklıklarda bulunmuş. Allah akıl fikir versin dememle olmuyor ama söylemiş olayım. Ne ilgisi var, tutturmuşlar '17 bin faili meçhul var'. Kimmiş 17 bin faili meçhul?"


(Kişisel Yorumum: Osman Pamukoğlu'nun açıklamalarında bariz çelişkiler göze çarpıyor. Bunlardan biri de şu: Hem demiş ki, "İsyanları devletler nasıl bastırdıysa, Atatürk'te Dersim'i öyle bastırdı. Bundan sonra olursa yine aynı şekilde bastırılacaktır." Hem de Atilla Kıyat'ın "Faili meçhul cinayet methodunun bir devlet politikası olduğu" yönündeki açıklamalarını eleştiriyor, hatta karşı çıkıyor. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu hesabı. Ayrıca haberdeki açıklamalarına göre Pamukoğlu'nun mantalitesi şu: Bir insanın bir şeyi bilmesi için illaki onu görmesi gerekir. Atilla Kıyat isimli general Doğu'daki hiç bir dağı görmediğinden, terör sorunu hakkında da konuşamaz. Öyle mi gerçekten? Bu mantığa göre sürekli Ortadoğu'ya karışan ABD yetkililerine de başbakan olduğunda der artık, "Hangi dağı gördünüz ki" diye... Pes!)

20 Ağustos 2010 Cuma

Gündem Ağustos 2010/3

.


Ergenekon Davası Bölüm:II Perde:71

Emekli Orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur'un sanıkları arasında yer aldığı İkinci Ergenekon Davası'nın 71. duruşması olaylı başladı.

Tuncay Özkan, "İnsanları mezbahaya gelmiş danalar, kuzular gibi tutmuşsunuz burada. Arkamda ordu yok diye beni burada tutuyorsunuz. Benim suçum ne? Yeter artık! Ya bana suçumu söyleyin ya da bu yargılamayı bırakın. Ben kurbanlık koyun değilim. Bu bize yapılan zulümdür" diyerek tepki gösterdi. Geçtiğimiz günlerde serbest yargılanmaları kararı çıkan Balyoz sanıkları örneğini de veren Özkan, "Onların yargıçları yargıç değil mi? Böyle tutuklama olur mu diye karar veriyorlar!" diye bağırınca mahkeme salonundan uzaklaştırıldı.

Tutuklu yargılanan bir diğer gazeteci Mustafa Balbay ise: "Bu nasıl terör örgütüdür ki yöneticileri dışarıda, üyeleri içeride. Eşitsizlik zulümdür" dedi ve "Biz burada bağırınca basında haber oluyoruz. O zaman 'Bağır Ceza Mahkemesi' mi diyeceğiz?" diye sordu.
(Aslında yaptığı hukuk eleştirisinden çok bir medya eleştirisi ya neyse...)



Soru: Bir zamanlar bir Hurşit Tolon bir Şener Eruygur vardı, n'oldu onlara?

(Ergenekon'da zanlı askerler dışarıda, gasteciler içerde.)


Radikal'in internet sitesinde yapmış olduğum bir yorum:
"Yuh!", hatta "Oha!" demek istiyorum. "2. Ergenekon Davasında 71. Duruşma" mı? Bu gidişle 171'i de görücez gibi geliyor bana. Yahu bu nasıl geç gelen adalet? Gazetecilerin mahkemede söylediği, burada da bazı yorumcuların yazdığı gibi, "Asker her zaman kendini kurtarır. Onları kışkırtmaya çalışarak darbe olmasını bekleyen sevdalı siviller ise açıkta kalır."


Bu arada Bülent Arınç, ilgili gazetecilerin feryadına kulak verilmesi gerektiğini belirterek şunları söyledi:
"Tuncay Özkan ve diğer tutukluluların, 'Komutanlara darbe yapmaları emrini biz mi verdik? Asıl sorumlular neden dışarıda ve biz neden hala içerideyiz?' şeklindeki feryatlarına kulak vermeliyiz. Olayın asli failleri vardır; bir de yardım etmek, suçu övmek gibi unsurlar vardır. En sondaki insanların ilk baştakilere bakarak ben haksızlığa uğuruyorum demesini ben önemsiyorum."
Sözleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti:
"Orada günahım kadar sevmediğim gazeteci bir insan var. Ama burada adaletsizliğe tahammül edemeyiz."

Arınç'ın ardından, konu hakkında konuşan Adalet Eski Bakanı Mehmet Ali Şahin ile şimdilerde Devlet Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Hüseyin Çelik, "Uzun tutukluluk süresinin haksızlığa neden olduğu" noktasında hemfikir oldu.


(Tuncay Özkan'ın, ve art televizyon kanalında Emin Çölaşan'la program yaptığı dönemlerde Mustafa Balbay'ın kibrini ve "Küçük dağları ben yarattım" havalarını görenler için bu tablolar ayrıca bir ibretlik oldu ya, anlayana! Bugün Bülent Arınç'ın merhametine düşmüş durumdalar. İçi boş bir kibir, ivedilikle utanç getiriyor sahibine.)






Kadın-Erkek ilişkileri (K+E) üzerine yurt çapında cinnet ve vahşet haberleri
İzmir'de bir polis memuru, yasak ilişki yaşadığı kadını çalıştığı karakolda yaraladıktan sonra beylik tabancasıyla başına ateş ederek canına kıydı.
Manisa'da evli bir adam, ilişkiye girmek istediği genç kız (patronunun kızı) kendisini reddedince, kızın boğazını kesti.
Mersin'de bir adam, boşanmak isteyen eşini onuncu kat balkonundan aşağıya attı.
İstanbul Cihangir'de, eski gazeteci olduğu söylenen 76 yaşındaki bir adam (Burhan Tekinliğ), birlikte yaşadığı 61 yaşındaki N.D.'yi elektrikli testereyle kesip parçalarını buzdolabına yerleştirdi. Bedenin dolaba sığmamasından şikayetçi olan adam, küçük parçalara ayırdığı ceset parçalarını akşamları poşetle taşıyarak çöp konteynırına atıyordu. (Yine de apartmanı kaplayan kötü kokular ev sahiplerini işkillendirmiş.)
Muğla Fethiye'de 25 yaşında bir kadın (Güler Eridici), boşandığı ve --çocuklar sebebiyle olduğu söyleniyor-- tekrar yaşamaya başladığı, işsiz ve iş arama gibi bir niyeti de olmayan kocası ile kavgaya tutuşup bıçak darbeleriyle adamın icabına bakmış. Sonra da cesedi parçalayıp derin dondurucuya yerleştirmiş. Sonradan gittiği kardeşinin evinde sinir krizi geçirip götürüldüğü hastanede işlediği cinayeti doktora anlatmış.

Geçmişte bir dönem polis-adliye muhabirliği de yapmış olan Hakkı Devrim bu ayki bir yazısında şöyle diyordu:
"Ben, kadın adamı kesip doğramış ve parçalarını dondurucuya yerleştirmiş, diye bir cinayet haberi yazmadım. Bizi bırakın da ileride sizden eski günlerin hikâyelerini soran çocuklara neleri anlatmak zorunda kalacaksınız ve bu akıl almaz hikâyeleri geleceğin çocuklarına nasıl anlatacaksınız, asıl onu düşünün. Onların sizi de dehşete düşürecek hikâyeleri olmazsa demek istiyorum. Gidişat hiç iyi değil."





Hayvanlar ve Mucizeler

Rusya'da dünyaya gelen dört kulaklı bir kedi ilgi çekiyor.
(Vladivostok)







Türkiye-İsrail ilişkileri
Ağustos Gündemi bünyesinde, İsrail'in 31 Mayıs'ta gerçekleştirdiği Mavi Marmara gemi baskını hakkında başlatılan İsrail ulusal soruşturması, BM Paneli ve komisyon ifadeleri sıklıkla yer alıyor. Bu konu ve hakkında gelen haberleri şu başlıklar altında yayınladım, eklemelerim devam ediyor. Önümüzdeki günlerde üçüncüsü de gelecek:
Türk gemisine İsrail saldırısı
Mavi Marmara Baskını'nda yeni perde


Ramazan sebebiyle düzenlenen AKP iftar yemeğine davet edilen bir çok büyükelçi arasında İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin bulunmaması, iki ülke arasındaki bir diğer hizipleşme konusu oldu. Yedioth Ahronoth gazetesi internet sitesi, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda bir kaynağının "Erdoğan yine bir kızışma yaratıyor. Biz ise, sorumlulukla hareket ederek Türk kılıç dansına sürüklenmeyeceğiz" tepkisini aktardı.





Obama'nın değişen yüzü
İngiltere'de yayımlanan Financial Times gazetesinin manşete taşıdığı bir haber dikkat çekici idi. Obama'nın\ Türkiye'ye silah satışları konusunda Erdoğan'a ültimatom verdiği iddiası. ABD'nin bu yaklaşımında, Türk dış politikasında İran ve İsrail noktasındaki tutumların etkili olduğu sanılmakta.
Çeşitli İsrail gazeteleri konuyu duyururken, Erdoğan'ı tavırlarına dikkat etmesi konusunda uyarıyordu adeta. Jerusalem Post, "Türkiye-İsrail ilişkileri iyileşmezse; ABD, Türkiye'ye silah satışlarını yasaklayabilir" çıkışını yaptı (bkz).
"Obama Ankara'yı; İsrail Silahlı Kuvvetleri'nin (IDF), ablukayı kırmayı amaçlayan Türk gemisi Mavi Marmara'ya yaptığı baskına ilişkin söylemini yumuşatmaya çağırdı. Washington bir süre önce Birleşmiş Milletler'in İran'a yönelik yaptırımlarına karşı oy kullandığı için de Türkiye'yi eleştirmişti" diye not düştü.
Yedioth Ahronot gazetesinin internet sitesinde ise "Financial Times, ABD Başkanı'nın Erdoğan'a, Ankara'nın İsrail ve İran ile ilgili yaklaşımının, Türkiye'nin Kürt asileriyle mücadelesinde Amerikan silahları sağlama şansını azaltabileceğini söylediğini bildirdi" diye yazdı. (bkz)


Bu haberlere şu açıdan bakanlar da yok değil:
Doğrusu İsrail panikte
Doğrusu M.Marmara sonrasında İsrail'in karizması ciddi çizilmiştir. Tüm bu İsrail basınını dikkatlice okuyun, uluslararası yenilginin sancılarını ince ince okursunuz. Doğrusu İsrail panikte.
(galaksi - 16 Ağustos, Radikal Online)





RTE
Tayyip Erdoğan, RTE markasını tescil ettirmek için Türk Patent Enstitüsü'ne başvurdu. Üzerinde RTE harfleri olan mavi fonlu bir şekil de başvuruda yer aldı. Koruma altına alınması istenen bu marka; halkla ilişkiler, dergi ve kitap yayımı, televizyon programı yapım hizmetlerinde kullanılabilecek.

Ayrıca bu ay içerisinde Erdoğan, "Ak Parti olarak milletvekillerinin en fazla üç dönem seçilmesi konusunda karar aldıklarını, kendisinin de 2011'deki genel seçimde milletvekili adayı olacağını ancak daha sonraki seçimde aday olmayacağını" bir kez daha yineledi.

Ve Kılıçdaroğlu ile aralarındaki söz düelloları -yine- son sürat devam etmekte...

Hakkı Devrim'den bir başka alıntı ile noktalayalım:
"CHP'nin oy tahminleri kıpırdanır gibi olmuştu Kılıçdaroğlu'nun son başkanlığından sonra. Son günlerde Deniz Baykal zamanından da aşağıya inmiş, diyorlar. Kürsü bülbülleri hiç oralarda değil, zevzeklenmekte berdevam. Ben, siyasette meydan hitabeti seviyesinin bu kadar düştüğünü hatırlamıyorum. Üstelik o ikisi, hallerinden, marifetlerinden pek de memnun görünüyorlar."
(İki lidere de kulak asan yok. 17 Ağustos 2010, Radikal)

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Mavi Marmara Baskını'nda yeni perde

[31 Mayıs'daki malum olay ertesinde yazmış olduğum Türk gemisine İsrail saldırısı yazısının devamında gelişen olayları anlattığım bölüm.]


İsrail, Türk hükumetinin kanlı baskını soruşturmak amacıyla "Uluslararası mahkeme kurulması" yönündeki talepleri sonrasında (Türkiye-İsrail ilişkilerini normalleştirmek ve saldırıyı legalize ederek kendi meşruluğunu pekiştirmek doğrultusunda) Birleşmiş Milletler soruşturmasını kabul etti.
Önce İsrail'in kendi kurmuş olduğu ulusal komisyon haberleri medyaya yansımaya başladı. Böylece Ağustos Gündemi sürecinde tekrar Mavi Marmara gemi baskını (Gaza flotilla raid) ve tarafların farklı argümanları ile karşı karşıya kaldık.


Toplam 8 gemiden oluşan Gazze'ye yardım filosu, Free Gaza Movement (Özgür Gazze Hareketi) ve İHH (İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı) tarafından düzenlenen bir organizasyon ile, Gazze Şeridi'ndeki ablukayı kırmak hedefiyle tıbbi malzeme, insani yardım ve inşaat malzemelerini Gazze Limanı'na taşıyordu.

2008'den beri çeşitli kereler düzenlenen bu girişimde, (bu seferki 9. veya 10. imiş) bu kez 31 Mayıs 2010 sabahında İsrail saatiyle sabah 4 gibi (4:30 da diyen var), sonu kanlı biten ve tartışmalara gebe bir karşı tepki ile karşılaşıldı: "Hamas'a silah sevkıyatını önlemek ve Filistin'den yapılan roket saldırılarını kısıtlamak için gerekli olduğu" argümanıyla...

Gemiler Kıbrıs yakınlarında açık sularda durduruldu.


Şimdi bu konuda takdir edersiniz ki çok farklı argümanlar ve bilgiler medyada yer alıyor, bir dolu dezenformasyon şemsiyesi altında. İlk yazımda Türk Basını'ndaki ucubeliklerden merkez medyanın payına düşenlerden bahsetmiştim. Oysa bu konu uluslararası bir mevzu olduğundan yelpaze genişliyor.
Bazı kaynaklar, İsrail'in Aştod (Ashdod) Limanı'nda kargoları alıp inceledikten sonra dağıtılmasını uygun gördüğü yardımları karadan iletmeyi önerdiğini; ancak IHH Başkanı'nın "Gemiye İsrail askerlerinin inmesini istemedikleri" yönünde görüş bildirdiğini söylüyor. İHH'nın İslami bir yardım kuruluşu olması ve Hamas ile bağlantılı olduğu iddiaları da bir zıtlaşma unsuru olarak ışıl ışıl parlamakta.


Yardım filosundaki en büyük yolcu gemisi olan Mavi Marmara'da güvertedeki aktivistler ile İsrail Shayetet 13 özel kuvvetleri arasında, komandolar güverteye inerken çatışmalar yaşanmıştı hatırlayacağınız gibi.

Operasyon 9 kişinin (hepsi Türk) ölümü, pek çok yaralı ve geri kalanların gözaltına alınması ile sonlanmıştı. (Bu sebeple İsrail karasuları dışındaki bu orantısız güç gösterisi şeklindeki İsrail müdahalesi, "korsanlık faaliyeti (pirate military operation)" şeklinde değerlendirmelere de yol açtı.) İsrail Güvenlik Kuvvetleri'nin (Israel Defense Forces/IDF) ikisi daha ağır olmak üzere 7 komandosunun yaralandığını açıkladığını da ekleyelim.


...
Gemideki Amerikan deniz eski komandosu olan bir aktivistten de bahsetmiştim geçen yazımda. (Kenneth O'Keefe)
Sonuçta bu olay hakkındaki karşılıklı suçlamalar devam ediyor. Dezenformasyonun yoğun olduğu noktalardan biri de "silah kullanımı" noktasında.

Gemidekiler, askerler henüz güverteye inmeden ve henüz daha botlarla takip aşamasında iken gerçek mermilerle operasyona başlandığını; bunun üzerine kendilerini savunmak için gemiden parçalar sökmeye başladıklarını söylerken; İsrail resmi kaynakları gerçek silah kullanım başlangıcını daha geç bir zaman olarak ortaya sürüyor. Geminin güvertesine askerlerin inişi sırasında gerçekleşen vahşet hakkında her iki taraf da "önce diğerinin başlattığını" iddia etmekte. (Sonuçta canlı yayın yapılan bir gemide bile bu kadar çelişkili bilgi varsa...)


...
İsrail, baskın sonrası gemilere ve içindeki kargolara el koydu; günlerce inceledi. Gözaltına aldığı gemideki yolcuları ise 6 Haziran'da iade etti. Ve sonunda meşhur gemi de bir kaç gün önce İskenderun Limanı'na yanaştı. Fakat bu olay Türk-İsrail ilişkilerini oldukça zedeledi. (Kapalı kapılar ardındaki ticari, askeri ve diğer anlaşmalar devam etse de; halk nezdinde durum gerginlik-nefret arasında bir noktada. Zaten İslami çevrelerdeki Anti-Semitizm, yani Yahudi düşmanlığı her daim belirgin bir unsur. "Terör" ve "İnsan hakları" noktasında akıllarına sadece Filistin'in gelmesinden de anlaşılacağı üzre...)



İki yabancı gözlemcinin de bulunduğu, emekli Yüksek Mahkeme Yargıcı Jacob Turkel'in başkanlık ettiği İsrail komisyonunda ilk ifade verenlerden biri Benjamin (Benyamin) Netanyahu idi.

İsrail Başbakanı Netanyahu, "Türk hükümetinin en üst düzey makamlarıyla temas kurduklarını; tüm girişimlerime rağmen Türkiye'nin bu eylemi engellemediğini" söyledi. Operasyonun "tamamen yasal" olduğunu ve İsrail devletinin ablukanın ihlâl edilmesine izin veremeyeceğini tekrarlayan İsrail Başbakanı şöyle devam etti:
"Eminim ki bu komisyon, İsrail'in tamamen uluslararası hukuka uygun hareket ettiğini ortaya çıkaracaktır. Mavi Marmara güvertesindeki İsrail savaşçıları görevlerini yerine getirirken ve hayatları tehlikedeyken, dikkate değer bir cesaret gösterdiler. Ben İsrail askerlerine güveniyorum ve tüm İsrail devleti de onlarla gurur duyuyor."

Netanyahu'nun, "Baskının sorumluluğunu Savunma Bakanı Barak'a verdiği, kendisinin baskın sırasında yurtdışında olduğu", "İsrail askerlerini sorgulamak isteyen hiç bir kurul ile İsrail'in işbirliği yapmayacağı, böyle bir kurulda yer almayacağı" yönündeki açıklamalarını da ekleyelim.



Ardından, mevcut Dış İşleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu "Türkiye'nin bu konuda hiçbir sorumluluğunun söz konusu olmadığını" söyledi derhal.



Savunma Bakanı Ehud Barak: "Yaşanan herşeyin sorumlusunun kendisi" olduğunu, "Filoyla ilgili verilen askeri talimatların tüm sorumluluğunu üstüne aldığını" söyledi ve ekledi:
"Harika bir ordumuz, genelkurmay başkanımız ve askerlerimiz var."



İsrail Genelkurmay Başkanı Gabi Ashkenazi (Eşkenazi).

Gazze'ye yardım götüren Mavi Marmara gemisine baskın düzenleyip 9 Türk'ün ölümüne yol açan İsrail askerlerinin ateş açmasını savundu ve şöyle dedi: "Mavi Marmara'da ölmesi gerekenler öldü."
"Askerlerimiz, gerekli olan kişiye ateş açıp gerekli olmayan kişiye ateş açmayarak, haklı biçimde ateş açmıştır. Operasyon ölçülü ve haklıdır. Askerler soğukkanlılık ve cesaret örneği göstermiştir. Komando timi üyelerinin
hayatı tehlikedeydi ve istisnai biçimde hareket ettiler."


Görüldüğü gibi, uzun lafın kısası "Güçlü olan zayıfı ezer". Ve "Güçlüler her zaman haklıdır".
("Haklı biçimde ateş açmak" da ne ola ki yahu!)
("Ölmesi gerekenler öldü"ye hiç girmiyorum bile.)
(Harika bir orduları ve harika insanları varmış gerçekten, bilememişiz.)
["Yurt dışındaydım, sorumluluk bende değil; top savunma makamında. (Pardon bakanında)" da ne ola yahu?]
(Al birini, vur ötekine! Bizimkiler de topu/sorumluluğu İsrail'li yöneticilere atıyor.)


İsrail, diğer devletlerin ve Birleşmiş Milletler'in baskın hakkında uluslararası bir soruşturma açılması yönündeki çağrılarını reddetmiş; sadece kendi kuracağı ulusal komisyona ifade vermeyi kabul edeceğini söylemişti, daha önce dediğim gibi. Olay hakkında yapılan askeri inceleme sonuçlarının Gabi Ashkenazi'ye sunulduğunu öğrendik 12 Temmuz'da. (bkz: Askeri rapor İsrail ordusunu akladı)
Ağustos 2010'da ise BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon, BM'nin olayla ilgili inceleme/soruşturma paneli başlatacağını söyledi. Türkiye'yi deneyimli diplomat (Dışişleri Eski Müsteşarı) Özdem Sanberk'in, İsrail'i ise İsrail Dışişleri Bakanlığı'nda Genel Direktörlük yapmış olan (ve Hamas lideri Halid Meşal'e yapılan suikast girişimi soruşturmasında, suikast için MOSSAD'a yeşil ışık yakan Netanyahu'yu aklayan komisyonun başkanı olduğu belirtilen) Joseph Ciechanover'ın temsil edeceği panel hakkında; "Türkiye ve İsrail'in sunduğu bu iki isim bile, tarafların Paneli önemsediğini ve propaganda zemini olarak kullanacağını gösteriyor" diyordu Deniz Zeyrek, 10 Ağustos tarihli BM'nin Mavi Marmara panelinden ne çıkar yazısında.


15 Eylül'de ön raporunu yayınlayacağı bildirilen soruşturma paneli ile ilgili ABD'nin BM Büyükelçisi (U.S. Ambassador to the U.N.) Susan Rice'ın açıklamaları zaten bu panelin hiçbir caydırıcılığı olmayan ne menem bir şey olduğunu ortaya koyar nitelikteydi:
"Bu panel, İsrail ve Türkiye'nin kendi soruşturmalarının sonuçlarını uluslararası topluma sunmasına vesile olacak. Panelin odağı, benzer olayların tekrarlanmasını önlemek olacak. ABD, ayrıca panelin Türkiye ile İsrail'in yaşanan son gerilimleri geride bırakmasına ve güçlü tarihi bağlarını onarmasına hizmet edebileceğini umuyor."

BM'nin Mavi Marmara panelinden ne çıkar
Suya düştüğünüz için değil, sudan çıkamadığınız için boğulursunuz. (Edwin Cole)
Yoksulların savaşına terörizm, zenginlerin terörizmine savaş denir. (P.Ustinov)
Devlet kimdir? _Helvadan yapılmış bir puttur. (Türkiye'den)
Anneler ağlamasın, verin Diyarbakır'ı. (S. Önkibar)

Ulus İsrail devleti örgütlenmiş millettir. Devletini küçülten milletini küçültür. İsrail devletini kimse küçültemez. Ne Başbakanı, ne reisicumhuru, ne de genelkumay başkanı... O nedenle bizler kesik görmek istediğimizi önce öperiz. (İsrail atasözü)
Son söz. Bu komisyon sonrası, İsrail devleti haklı çıkacaktır. İHH terör örgütü olarak tescillenecek ve Türkiye özür dileyecektir. Ben değil, Obama dedi... (Shalom).
(Shlomo Hayim - 10 Ağustos 2010, Radikal Online)





Miscellaneous:
  • Bu sene Haziran ayında yaptığı bir açıklamasında Kızılhaç, Gazze Şeridi'ndeki tablonun hayli karanlık olduğuna dikkat çekiyor; yeterli malzeme bulamayan hastanelerin, bölgedeki elektrik kesintilerinin ve içme suyu sıkıntısının altını çiziyordu. Kuruluşun açıklamasında "Gazze'nin sivil nüfusunun tamamı, hiç bir sorumlulukları olmayan eylemler dolayısıyla cezalandırılmaktadır. Bölgenin (giriş-çıkışa) kapatılması, İsrail'in uluslararası insani hukuk uyarınca bağlı olduğu yükümlülüklerini ihlal ederek uyguladığı bir toplu cezalandırmadır" deniliyordu.
    Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Gazze Şeridi'ndeki yokluk ve sıkıntıların bir sebebi olarak da Filistin'in denetimi altında olduğu Hamas ile El Fetih arasındaki görüş ayrılıklarından kaynaklandığını belirtiyor. Kuruluşun vurguladığı ana mesaj, bölgedeki ablukanın kaldırılması ihtiyacı. Bu da Gazze Şeridi'ndeki koşullar konusunda uluslararası toplumun endişesinin giderek arttığının bir diğer göstergesi. ABD Başkanı Barack Obama ise bölgedeki durumu "sürdürülemez" diye ifade etmişti.


  • Mavi Marmara gemisinin kaptanı Mahmut Tural, kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle dedi:

    _Bu sefere çıkarken her türlü ihtimali değerlendirmiştik ama İsrail'in uluslararası sularda böyle bir saldırı yapabileceğini beklemiyordum. Müdahale saat 04.30'da başladı, etrafımızı silahlı askerlerle dolu avcı botlar (zodyaklar) sardı, en üst güverteye helikopterden İsrail askerleri indirilmeye başlandı. Askerler inmeye başlamadan önce gaz bombaları attılar ve ateş etmeye başladılar. Güvertelerde tamamen silahsız sivillerin bulunduğu bir yolcu gemisine helikopterden ateş açılması ve gemiye çıkan askerlerin sergilediği vahşet nedeniyle kayıplar yaşadık. Üzerine ateş açılan her insanın yapacağı gibi gemideki yolcularda sadece kendini korumaya çalıştı.

    _"Biz direniş nedeniyle ateş açtık" açıklamaları tamamen yanlıştır. Daha ilk indirme yapılırken üst güverteden yaralılar olduğuna dair köprü üstüne rapor veriliyordu. İlk inen 3 İsrailli askerin yukarda yaşanan arbedede silahları yolcular tarafından ellerinden alınarak etkisiz hale getirilmiş olmasına rağmen bu silahlar kesinlikle kullanılmamış denize atılmıştır. Zaten İsrailli yetkililer de silahla yaralanmış hiçbir askerlerinin olduğunu iddia edememiştir.

    _Can kaybı ve yaralanmaların çoğu askerlerin ilk girişi ve üst güverteden aşağı açtıkları ateş esnasında gerçek mermiler kullanılması nedeniyle oldu.

    _Gemimizin içinde her türlü tıbbi imkân mevcuttu. Fakat bunların kullanılmasına, doktorlarımızın yaralılara müdahale etmesine engel oldular.


  • İsrail askeri polisi, Gazze filosu gemilerinden dizüstü bilgisayarları çalıp sattıkları suçlaması ile bazı İsrail askerlerini gözaltına aldı.


  • Temmuz ayının ilk haftasında İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ABD'ye giderek Obama ile görüşmüştü. Obama Netanyahu'yu, Gazze ambargosunu hafifletmesi nedeniyle övmüş; ülkesinin İsrail'in güvenliğini tehlikeye atacak hiçbir şey yapmayacağını söylemişti.


  • "El Kaide'nin iki numaralı ismi" diye bahsedilen Eymen El Zevahiri, "Türk hükümeti gönderdiği yardım gemileri ile bir yandan Filistinlilere yakınlık gösterirken, diğer yandan İsrail askeri ile işbirliği yapıyor. Gazze'nin işgalinden ABD, İsrail ve hain Müslüman hükümetler sorumludur" dedi.
    Türkiye'nin Afganistan'da Müslümanların öldürülmesine ortak olduğunu da iddia etti ve Türk halkının, "Hükümete Afganistan'daki güçlerini geri çekmesi yönünde baskı yapmasını" istedi.


    (Faik Bulut'un bir açık oturumda söylediği, ilgimi çeken bazı sözleri aklıma geldi şimdi. "Davutoğlu'nun iyimserliği ve enerjisini olumlu bulduğunu, ancak ekip olarak Ortadoğu dosyasına yeterince hakim olmadıklarını; Davutoğlu'nun pek çok şeye başlayıp yarım bıraktığını ve bir sonuç alamadığını, oysaki diplomatik ilişkilerin girişim-sonuç şeklinde geliştiği" gibi şeylerden bahsetmişti. Şimdi galiba "monşerleşmeyelim" derken, "monşerleri bile aratacak özensiz çıkışlar" yapılmakta dış ilişkilerde...)

    Faik Bulut'un bu baskın meselesini içinde barındıran bir röportajını buldum, paylaşmak istedim: Biz Solcular Filistin için ölürken, İslamcılar bize 'Terörist' diyordu!


  • Kıbrıs savaşı sırasında Rumlara insani yardıma giden İsrail vatandaşı dindar Yahudilerden oluşan bir konvoy olsaydı (olmazdı deme, diyelim ki oldu böyle bir şey) ve Türkiyeli komandolar uluslararası sularda (yani Türkiye'nin egemenliğinin olmadığı sularda) bu konvoya baskın düzenleyip 9 İsrail vatandaşı silahsız sivili öldürse idi ve sonra da "göndermeseydiniz kardeşim, biz bu adamlarla savaş halindeyiz" dese idi İsrail ne yapardı? Dünya ne yapardı?
    (İtaatsiz - 3 Aralık 2010, Radikal Online)



  • "Prestij, stratejik bir değerdir (Prestige is a strategic asset)" - Başbakan Yardımcılığı gibi görevler de yapmış olan İsrail Genelkurmay eski başkanı Moshe Ya'alon (Moşe Yaalon). O da özrü kabul edilemez bulanlardan.



  • *Medya bize gerçekleri ne kadar iletiyor? 'Verilen bilgiler' diyorum ('Yorumlar' demiyorum bakın) ne kadar taraflı geliyor?

    *"Filistin bir emperyalizm meselesidir, din meselesi değil."
    Roni Margulies

    *Bugün Nazi Almanyası'ndan bile daha tehlikeli bir yere doğru giden anti-semitizm ile karşı karşıyayız, çünkü bu kez düşmanlık DİN merkezli.




Yazıda kullandığım bazı kaynaklar:
  • Wikipedia (bkz)
  • Kaptan'ın açıklamaları (bkz)
  • BBC Türkçe (bkz1) (bkz2)
  • ntvmsnbc (bkz)
  • Radikal, Milliyet, Akşam haberleri vb.



Son olarak bu videoyu, barışı çok basit gören, oturduğu yerden tembelce gelecek olan bir şey olarak gören gençliğimize ve halkımıza ithafen koyuyorum:

12 Ağustos 2010 Perşembe

Gündem Ağustos 2010/2

(Ağustos ayı içerisinde o kadar gelişme yaşandı ki, yazmakla bitmiyor doğrusu.)


2010 YAŞ gerginliği şu tabloyla sonlandı/sonlandırıldı:
Kara Kuvvetleri Komutanı Işık Koşaner (ortadaki resim), beklendiği üzre Genelkurmay Başkanı oluyor. Bu demektir ki ortadaki adam önümüzdeki üç senenin gündeminde bizimle birlikte olucak. 1. Ordu Komutanı olan Erdal Ceylanoğlu ise Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK) yapıldı (Hasan Iğsız için bu makamın hükümet tarafından uygun bulunmaması ile...) Boş kalan 1. Ordu Komutanlığı'na ise 1998-2002 döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun yeğeni, Ege Ordusu komutanı Orgeneneral Hayri Kıvrıkoğlu (sağdaki resim) getirildi.
Orgeneral Necdet Özel ise Jandarma Genel Komutanlığı'na atandı. (Bir sorun çıkmazsa, kendisine üç yıl sonra Genelkurmay Başkanı diyeceğiz.)





Balyoz'da 'yakalama kararı' kaldırıldı
Balyoz Harekât Planı davası kapsamında, 101 emekli asker ve muvazzaf hakkında çıkarılan yakalama kararlarına yapılan itirazlar kabul edildi ve gözaltına alınanlar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

(Kişisel yorumum: Son bir kaç yıldır birileri halk ile adeta dalga geçiyor. İçeri girenler bir giriyor, bir çıkıyor... Dursun Çiçek hapishaneye üç kere girip çıktıktan sonra, İrtica ile Mücadele Eylem Planı ile ilgili haberleri takip etmemeye başlamıştım. Sonrasında bir kaç kez daha sorgulama geçirmiş meğerse... Şimdi bu insanlar suçlu ise neden serbest; masumlarsa neden herkes isimlerini belleyecek kadar bu kadar Gündem'deler ve ikide birde içeri-dışarı halindeler?
Bu ülkenin insanına olan inancım zaten seneler önce bitmişti. Meğer insanlar bitince -doğal olarak- kurumlar da bitmiş, haberimiz olmamış.)

Balyoz zaten amacına ulaştı. Amaç Yüksek Askeri Şura'da atamalara yön vermekti. Koca hukuk sistemi bunun için hükümet tarafından idare edildi. Şura tamamlandı, anlaşmalara varıldı belli oluyor. Balyoz tutuklamaları gereksizleşti ya da anlaşama gereği kaldırıldılar. Açıkça yargının bazı kanatlarının hükümetin emrinde olduğu görülüyor. Ülke yine hukuk devleti değil. Geçmişten farkımız yok. Türkiye ne zaman hukuk devleti sıfatına gerçekten sahip olur, o da belli değil.
(serversev - 7 Ağustos, Radikal Online)

AKP YİNE ÇARK ETTİ
Bu ülkenin acil olarak demokratikleşmesi lazım ama anlaşılan bu iş AKP ile olamayacak. Çünkü bu parti demokratikleşmenin önündeki daimi engel olan askeri her köşeye sıkıştırdığında, kendisi için bir şeyler kopararak üzerlerine gitmedi ve yine aynı şeyi yapıyor. Benim bu karardan anladığım Erdoğan'ın Başbuğ ile anlaşmasıdır. Kimse bana bağımsız yargı falan demesin, T.C.'de bu işlerin farklı yürüdüğünü hepimiz biliyoruz!
(HISEYN - Radikal Online)

Hala sanıklar ve dava devam ediyor.
Yakalama kararının kaldırılması bu adamları temize çıkarmıyor. Dava devam ediyor ve 5 ay sonra duruşmaları var. Ama asıl mesele bir mahkemenin niye sürekli tutuklaması ve diğerinin salması... Adamlar günlerce saklandılar ve saklatıldılar. TSK'nın imkan ve kurumlarını kullanarak hukuktan kaçtılar. Bu dikkat çeken bir nokta. Diğeri ise böylesine ciddi bir davada tutuklanmaları zaten normal. Tutuklu yargılanmaları zaten normal. Çünkü darbe teşebbüsü yapmakla suçlananlardan her türlü Ali Cengiz oyununu beklemen lazım. Şimdi bunlar serbest yargılanacaklar. 5 ay sonra emin olun yine hepsi ya hastlanacak, ya rapor alacak, bir şekilde davayı sürüncemede bırakacaklar. Bu yüzden böylesine ülke kaderiyle oynamak isteyen darbe teşebbüsü ile suçlanan sanıkların serbest bırakılması çok garip. Yok efendim bunlar kaçmazlarmış, niye tutuklu yargılansınlarmış. Adamlar asker olunca yalakası da, emir kulu da çok oluyor. TSK'yı ve askerleri bu kadar tanrılaştıştırıp toplumdan ayrı bir yere koyanları günlerdir izliyoruz. "Komutan atamaları krize dönüştü" diyenleri, günlerdir Genelkurmay önünde yatıp kalkan basını izledikçe daha bir nefret edesim geliyor. Seçilmişler her zaman atanmışlardan önce gelir. Başbakan ve hükümet bu askerleri atar yada atamaz. TSK'ya komutan seçip atamayı ülke sorunu haline getirenlerin çıkarı nedir acaba?
Ayrıca keşke gidip bu kadar okuyacağımıza ve risk alıp ticaret yapacağımıza, gidip asker olsaymışık. Ne hesap sorabilen var ne alabilen. Yargıya da rest, hükümete de rest! Oh ne güzel hayat be.
(ozkulas - Radikal Online)




Saçmalardan Seçmeler Siyaseti (SSS)

RTE: "Baban sağ olsaydı derdi ki; Başkan olmuşsun amma..."

Kılıçdaroğlu: "Dokunulmazlığa sığınana adam denmez."


Takip edenler bilir, bu blogda siyasetimizin genel üslubu ile ilgili bazı notlar da düşüyorum, sonuncusu şuydu mesela: (Ankara'nın yeni LOGOsu)
Referandum öncesi liderler arası bu atışmalar da o zincirin devamı niteliğinde... İnşallah önümüzdeki günlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili ayrıntılı bir yazı da yayınlayacağım.
"Lafın altında kalmamak bizim siyasetçilerimizin temel düsturudur, biliyoruz; ama bunu yaparken hangi üsluba teslim olduğuna da bakmaz mı insan.
Başbakan'ın üslubu hoş değil, sürekli kavga ve polemik araması hoş değil, bunu biliyoruz, öteden beri de herkes söylüyor. Ancak bu üsluba aynı biçimde cevap vermek veya aynen o üslupta kavga başlatmak doğru mu? Bunu yapmak, güreşi de Başbakanın minderinde yapmayı kabul etmek demek değil mi?"
(İsmet Berkan - 11 Ağustos 2010, Radikal)


"Siyasetin üslubu"ndan laf açılmışken...
SSS devam (to be continued...)
BDP'li Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, "Türk bayrağının yanında sarı-kırmızı-yeşil bayrak da belediye önlerine asılsın" önerisinde bulununca, karşı tepki Cemil Çiçek Bey'den geldi:
"Organları yer değiştiren bir adam yerli yersiz konuşmuş yine."


Bir de Osman Baydemir'e bombalı saldırı hazırlandığı iddiası gündeme geldi. Baydemir, geçtiğimiz hafta sonu Tunceli'de çeşitli ziyaretlerde bulunmuş, Tunceli Belediyesi'nin hizmet binasında konuşma yapmış. Binanın 4. katında, zaman ayarı yapılmamış bir bomba bulunduğu söyleniyor.





Dün: ABD-Irak
Bugünler: ABD-İran

ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Michael Mullen, ABD'nin İran'a karşı bir saldırı planı bulunduğunu, ancak saldırının pek iyi bir fikir olmadığını düşündüğünü söyledi.

(Yorumsuz)

8 Ağustos 2010 Pazar

Gündem Ağustos 2010/1

.
Memleketin gündemi YAŞ
1 Ağustos 2010 tarihi itibariyle, beklenen kritik YAŞ (Yüksek Askeri Şûra) günleri başladı. Taraflar kılıçlarını çekti ve nefesler tutuldu. Bolca koltuk kavgaları edildi, ediliyor... Bir tane makama (KKK) kimin atanacağı açmazı hala devam ediyor. Şimdi ayrıntılara bakalım:

Tartışılan mevzu: Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davaları kapsamında haklarında yakalama kararı olan general, amiral ve subayların akıbetinin ne olacağı. TSK Personel Kanunu'na göre (Yazının sonundaki EK bölümüne ilgili maddeyi koyuyorum), "Balyoz sanığı 11 general ve amiralin Şura'da terfi ettirilemeyeceği" zaten söyleniyordu. Asıl sorun Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atanması istenen 1. Ordu Komutanı Hasan Iğsız çevresinde yaşandı.
Bu seneki YAŞ'ı ilginç kılan unsurlardan bir diğeri de, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'ti. Erzurum'da süren Ergenekon davasının "bir numaralı sanığı" olan ve "terör örgütü üyesi olmak" ile suçlanan Berk, YAŞ tarihinde ilk kez, yargılaması sürerken Şûra'ya katılan üye oldu. Bunda, "Berk hakkındaki iddiaların 61 sayfalık iddianamede yalnızca bir sayfa tuttuğu, hakkındaki üç iddiayı inceleyip yanlış olduğu kanaatine vardıklarını söyleyen İlker Başbuğ'un tavrı etkili oldu" diyor bir gazete haberinde.

"Eğer bu satırlar doğruysa, Cumhuriyet tarihimizin 'en büyük hukuksuzluk' manzaralarından biriyle karşı karşıyayız demektir. Türkiye Cumhuriyeti'nde savcılara, mahkemelere, iddianamelere, yargıç kararlarına ihtiyaç kalmamış demektir.
Herhangi bir asker kişiyle ilgili iddianameyi Genelkurmay Başkanı'na gösterin, hükmü o ve yakın çalışma arkadaşları versin; olsun bitsin. Eğer Genelkurmay Başkanı, bir davada bir numaralı sanık konumunda bulunan bir asker kişi hakkındaki iddiaların sadece bir sayfada yer aldığı ve hakkındaki iddiaları inceleyip 'yanlış olduğuna' hükmederse, iş bitmiştir. Mahkemeye gerek kalmamıştır. 'Sanık' beraat etmiş sayılır. Bu, budur.
...
12 Eylül referandumunun önemi, 12 Eylül 1980 ile hesaplaşmaktan ziyade, ondan daha da önemlisi Türkiye'nin önünü 'hukuk yolu' ile açabilmekten kaynaklanıyor."

(Evet'in en önemli gerekçesi... Cengiz Çandar, 3 Ağustos 2010, Radikal)



Hasan Iğsız'ın akıbeti ne olacak?
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün, tam da YAŞ toplantısı günlerinde, iktidarı yıpratmaya yönelik internet andıcı soruşturması kapsamında şüpheli sıfatıyla ifadeye çağırdığı Orgeneral Hasan Iğsız, hükümet ve kanun engeline takılarak Kara Kuvvetleri Komutanı (KKK) olamadı.
(En azından şu tarih itibariyle son durum böyle. Iğsız hakkındaki bir diğer iddia ise: Ergenekon savcılarına gönderilen isimsiz bir ihbar mektubu ile "İrticayla Mücadele Eylem Planı"nın kendisinin emri ile Kıdemli Albay Dursun Çiçek tarafından hazırlandığı idi.)

Gelişmeler bu yönde olunca ve TSK olup bitenlere -bir anlamda- karşı tepki verince, Genelkurmay Başkanı olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Işık Koşaner'in ataması da yapılamadı.
KKK koltuğuna Hasan Iğsız seçeneği yerine, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Atilla Işık'ın atanması ihtimali medyada yer aldı önce... Derken, bu general aniden emekliliğini istedi.
Bakalım ay sonuna kadar daha neler olacak?

"İsabetle karar alıp, basiretle harekete geçmekte GECİKİYORUZ. Başta gelen zaafımız bu. «Sıkışık durumlarda geçici askerî yönetim» diye bir devlet ve siyaset anlayışı yok. Ama neylersiniz ki, bizde de defalarca denediğimiz bu olmayacak duaya âmin demekten vazgeçecek basiretten eser yok.
Son Askeri Şûra vesilesiyle bir kere daha apaçık ortaya çıkan gerçeği bu sefer de idrak edemez, siyaset-ordu kargaşasından derhal ve kesinlikle kurtaramazsak paçamızı, geriye kahrolmaktan gayri bir çıkış yolumuz ve ümidimiz kalmayacak."

(Veyl deresinin kıyısındayız. Hakkı Devrim, 6 Ağustos 2010, Radikal)





YAŞ ve Türk Medyası
YAŞ gerginliği ile, zaten tarafı belli olan basın yayın organlarımız yine kendi doğrultularında haberler yapmaya devam etti. Bir taraf "Ülke elden gidiyor!"dan "Sivil vesayet"e incilerini saçarken; diğer taraflarsa "demokrasi" üzerine oynuyordu.

Bu arada pek çok köşe yazısı ve manşet haberinde, gizemli "emekli general"lerin yorumlarına maruz kaldık. Taraf gazetesi yakışıksız bir üslupla attığı manşetlerle dikkat çekti. Acar muhabirlerinden Mehmet Baransu, "Karargâh'ı çok yakından bilen bir haber kaynağını" refere ederek yaptığı haberinde, İlker Başbuğ'un gelecekte hukuksal yargılamalardan kendisini korumak amacıyla kendine uygun bir komuta kademesini geride bırakmak (KKK'ya getirmek) için direttiğini yazdı. Generallerin makam yarışları Genelkurmay-Başbakan-Cumhurbaşkanı üçgeninde son sürat sürerken Ahmet Altan şöyle yazdı:
Sonunda bu generalleri uyarmak bize düşecek herhalde.
"Orduyu da bu kadar yıpratmayın artık."

(Bir koltuk için ya Rab... 6 Ağustos 2010, Taraf)





Referandum Günlüğü
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 12 Eylül Anayasa Referandumu için "Hayır'da hayır vardır" sloganıyla referandum turlarına ülke çapında devam ederken, ara ara Başbakan ile aralarındaki atışmalarına da şahit olmaktayız.
Erdoğan "Memur Kemal Efendi" diye kendisini ti'ye alırken, Kılıçdaroğlu da "Kimse bana kalpazan demedi" diyerek atışmayı sürdürdü.
RTE: "Memur Kemal Efendi'ye bir SSK görevi verdiler. SSK'yı batırdın be! Her yıl zarar, zarar... Sırası geldiğinde onu da açıklayacağım. Kendisi ne diyor iktidara geldiğimizde görürsünüz diyor. Gelemeyeceksin ki iktidara zaten! Bu millet CHP zihniyetini bir daha getirmez."



Fethullah Gülen: "Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları; imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır."


(Ruşen Çakır'ın, 6 Ağustos 2010 tarihli "Fethullah Gülen neden kendini riske atıyor?" makalesini okumanızı tavsiye ederim.)


MHP lideri Devlet Bahçeli, Fethullah Gülen'in referandum için "Mezarda bulunanlar dahi kalkıp 'Evet' oyu kullansın" şeklindeki açıklamalarına karşın: "12 Eylül'de ABD'den gelip oy kullanması daha hayırlı olur" sözleriyle yanıt verdi ve ekledi:

"Bu üç bilinmeyenli denklemin birincisi, Sayın Başbakan ile eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın İstanbul'da, Dolmabahçe görüşmeleri olarak siyasi hayata girmiş görüşmeleri açıklanmalıdır.
İkincisi değerli siyaset adamı olarak bilinen Bülent Arınç beyefendiye yapılmış olan suikast ve kozmik alanda ne tür sonuçlara ulaşıldığı açıklanmalıdır.
Sonuncusu Sayın Başbakan'ın 'açılım' diye nitelendirdiği, bizimse 'yıkım' diye adlandırdığımız projenin hangi aşaması demokratik özelliktir, bu aşamaya nasıl gelinmiştir, bunun açıklanmasını istiyoruz.

Üç bilinmeyenli denklemin çözümü AKP'nin de çözümü olacak, 12 Eylül'den sonra sarsılmış hükümet, seçimlerde tepetaklak aşağı gidecektir."





Yaşayan Ölüler huzur vaat ederse...
Necmettin ERBAKAN yeni bir parti kurma arefesindeymiş. Yeni ad "Huzur Partisi" olacakmış. Saadet Partisi'ni artık rahatlıkla parmağında oynatamıyor olması hasebiyle bu kararı aldığı ortada. "40 yıldır siyasetin içinde yer alan Erbakan, Milli Görüş çizgisindeki 6. partiyi kurdurmuş olacak" diyor bir medya sitesinde.

Gelişme ile ilgili Radikal Online'da da paylaştığım bir yorumum:
"Bu yaşta hırsın böylesine ancak şapka çıkartılır. ERBAKAN suçları nedeniyle önce hapse mahkum edilmişti biliyorsunuz, sonra siyasi idarenin de teveccühü ile cezası ev hapsine çevrildi, sonra Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL tarafından, sağlık sorunları sebebiyle ev hapsi cezası da tamamen kaldırıldı. Ve bu "serbest kalış"ın hemen ertesinde kendisi İran'a gitti (bkz: Nisan 2009). Yaklaşık bir buçuk sene oldu olmadı, şimdi de yeni parti kuruyormuş. Akıl fikir..."


"Ne güzel şu ABD. Bir başkanı 2 sezon görebiliyorsun. TC'de ise zombi gibiler dirilip tekrar iktidar çığlığı atıyorlar. Bırak şu işleri git bir kasabaya yerleş ne işin var ceset gibi hala uğraşıyorsun parti ile falan."
(Anaxi - 2 Ağustos 2010, Radikal Online)




Ağustos 2010'daki diğer gelişmeler için::




EK:
Askeri Personel Kanunu'nun 65. maddesi:
Açığa alınan veya tutuklanan subay ve askeri memurlar hakkında aşağıdaki esaslara göre işlem yapılır:
Terfi sırasına girenlerden;
1. Açıkta bulunanların,
2. Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ilişkilerinin kesilmesini gerektirmeyecek şekilde hürriyeti bağlayıcı bir cezaya mahkûm olmaları nedeniyle veya (c) bendinin (2) numaralı alt bendine göre açıkları kaldırılmış olup da henüz hükümleri kesinleşmemiş olanların,
3. Tutuklu bulunan ya da tahliye edilmekle beraber kovuşturma veya duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların,
4. Kısa süreli kaçma ve izin süresini geçirme hariç, firar veya izin tecavüzünde bulunmuş olanlar ile firar veya izin tecavüzüne devam edenlerin,
Terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz.