29 Haziran 2010 Salı

(Milliyetçi, Dinci, Kemalist şişinmelerden) Yorulduk!

...
Bıktık artık. Yorulduk, usandık...
Kendimizi anlatmaktan, demokrasicilik oynamaktan, insanlıktan nasibini almamışlara karşı güzel insan olmaya gayret etmekten yorulduk.

Her tarafsız lafımızda, her eleştirel yaklaşımımızda, "yalan habere, kurgu merkezli medyaya hayır!" deyişimizde "Fetocu" olmaktan, "şakirt" olmaktan yorulduk.

İslam bu toplumu yatıştırıyor, uyuşturuyor ve bu sayede huzur veriyor dediğimizde "dinci" olmaktan yorulduk. Bizi yaftalayan çevrelerin, halkın zengin-fakir uçurumuna, yok sayılmaya, hor görülmeye; askere gönderdiği oğlunun/kocasının/babasının eve gelen belki içi dolu/belki boş tabutuna kapanıp ağlarken bile İslam'ın huzur verici gölgesinde ve İslam inancına göre "şehit" olduğunu düşünerek acısına tuz bastığını bile görmezden gelmelerini görmekten yorulduk. "Kendi çıkarları ve davaları" söz konusu olunca, şehit cenazelerini adeta miting alanına çevirenleri ve ölülerin üzerinden slogan atanları görmekten yorulduk...

"Eğitim şart!" diyenlere, "Eğitimlilerin hali de ortada!" demekten yorulduk... Murat Belge'nin dediği gibi; "Sistemin okuma-yazma öğrettiklerini, aynı zamanda okumaktan ve düşünmekten nefret edecek şekilde yetiştirdiğine" işaret etmekten yorulduk...


"Milliyetçi değilim" dediğimizde, vatanını+milletini sevmemekle ve ihanet etmekle damgalanmaktan/yaftalanmaktan yorulduk.
Milliyetçiliği, "vatanını milletini sevmek" olarak tanıyanların boş laflarına maruz kalmaktan yorulduk.
İslam dini hakkındaki görüşlerimizi söylediğimizde, kendi yakın saydıklarımızdan bile gelen tepkiler ve dışlanmışlıktan yorulduk.
"İnsan hakları", "birey", "vicdan", "vicdani ret" deyince; "Dış mihrakların oyununa gelmek"ten yorulduk...
İlkokula yeni başlamış çocuklara heceleri öğretir gibi; "Bak kardeşim, aslında öyle değil. Böyleyken böyle" diye çırpınan iyi niyetli insanların çaresizliklerini ve karşılarındakilerin çirkefliğini görmekten, bizatihi deneyimlemekten yorulduk.
İnsanlığımızdan, insan oluşumuzdan yorulduk...


Kimseye yafta yapıştırmadık, kimseyi etiketlemedik; ötekini de anlamaya çalıştık, empati kurduk kendimizce... Ama onların görüşlerinden ayrıldığımız her noktada biz "saygısız" olduk; "kutsal değerlere hakaret etmiş" olduk, "dünkü çocuk" olduk...
Birinin kutsal değeri din'i, İslam'ı, şeyhi, hoca efendisi iken; diğerinin TSK'sı idi kutsal değeri, Kemalizm'i idi... Dogmalar ve putlar içinde yüzmekten yorulduk...


Bu "vatanını, milletini çok sevenler"...
APO yerinde duruyor, bu kadar kan dökmüş bir adamın mevcudiyetine bile izin verildi. Siz ve sizin büyükleriniz tarafından. Ama bir tek aydınlara katlanamadınız/katlanamıyorsunuz.
Milleti millete kırdıran Talat Paşa'ya da dokunmadınız zamanında... Mazlumun mallarına her daim kurulan üst ekabire de...
Enver paşa gibi, halkı öksüz/yetim bırakan, zaten çoktan bitmiş Osmanlı'yı bir de çekinmeden Dünya savaşında türlü cephelere sokan büyük paşalarımıza da dokunmamıştınız siz. Enver Paşa ki Yemen Harbi'nden hasbel kader kurtulabilmiş çulsuz, üzerinde fanilası belki olan belki olmayan (büyük dedem anlatırdı) askerleri karlı dağlara sürüp hayalleri ve fantazileri uğruna hem askerden hem de halktan binlerce insanı henüz savaş(a)madan kırdıran bir askeri kocaman idi. Yetinmeyip onların adlarını şehirlerin en büyük caddelerine vermemiş miydiniz, siz?

Osmanlı hazinesini tüketen, reformların önünü tıkayan Yeniçerilere, ve sürekli yönetime karışan boktan sistemlerine de laf etmemiştiniz siz. Aynı bugün görevini kötüye kullanan asker paşalara yaptığınız gibi...


Sizin karanlığınızda öldü Sabahattin Ali'ler, Hrant Dink'ler, Ali Kemal'ler, Turan Dursun'lar, Musa Anter'ler... Sürgüne gönderilenler var daha sırada, hepsi akla gelmez. Nazım Hikmet, Ahmet Kaya?... Sistemin tepesindeki isimlerden daha mı tehlikeliydiler? Kimin malında, kimin canında gözleri vardı? Ne zarar verdiler? Ne yapabilirlerdi zaten? Kendilerince fikirlerini söylediler. Ve bu topraklarda karanlığın, cehaletin hüküm sürmesini isteyenlerce derhal bertaraf edildiler. (Böyle kurtarılıyor sanırım buralarda vatan millet.)


Tarih mi? Hani tarih kitaplarında sana okutuyorlar ya "Osmanlı'nın çıkardığı büyük insanlar" diye. Piri Reis vatan haini diye öldürülüp cesedi ibreti âlem olsun diye sallandırılmış bir insan, İbni Sina kendini zor kurtarmış, Mimar Sinan'ı son anda Kanuni himayesine almış...
Övündüğün matematikçilerin, ilim insanları dediklerinin çoğu "Allah'ın işine kafa yoruyor" diye ya sürülmüş, ya hapiste can vermiş... Fuzuli fakirlikten kırılıyormuş, gidip yöneticilerden yardım için el açarmış... Hani Genç Osman'a n'olmuş? Ne demiş, ne eylemiş de öyle olmuş? (Şiir gibi oldu burası.)
Sen hala "Avrupa'nın Ortaçağ karanlığı" diyerek masturbasyon yapmaya devam et. Adam kısmen de olsa yüzleşmiş kendi karanlığı ile, tiksinmiş kendi karanlığından... Sen de onların yayınlarının çevirisini yapıp okutuyorsun okullarda gençliğine "Avrupa'da Ortaçağ karanlığı" diye... Aferin. Kendinse hala daha "Anlı da tarihim şanlı da tarihim!" noktasındasın.



Amerika'nın Irak'a "demokrasi" götürmesini trajikomik bulanlar... Sorum size:
Osmanlı senelerce Balkanlara neyi götürmeyi vaat ediyordu peki?
İslâm'ı, değil mi?
İslâm adına, şehitlik gazıyla toplamıyorlar mıydı Anadolu gencini Balkanlardaki savaşları için? Peki hani savaşarak Avrupa İslâm mı oldu? Yoksa amaç başka mıydı? Ne idi, ne oldu?
Bugün Avrupa'daki İslam nüfusu, Halife padişahların Osmanlısı zamanındaki dinmeyen seferlerin sonucu mu yoksa 20. yüzyılda oralara çalışmaya giden çoğu fakir Müslümanlar yüzünden mi?
Ama sen boşver bunları, "Anlı da tarihimiz, şanlı da tarihimiz!" çünkü...


Ne farkı var "Ne mutlu Türk olana!" değil de "Ne mutlu Türküm diyene!" mantığı ile, Osmanlı'daki "devşirme sistemi" arasında?... Kemalizm'in yarattığı büyük değişim dediğin şey bu mu yoksa?


Türk devletleri mi dedin?
Selçuklular'da resmi dil Farsça idi, halkın Türkçe konuşması yasaktı, diye biliyorum ben. Sultanlar şiir yazıyordu, dili Farsa!
Osmanlı'da Türkler hor görülen halk. Saray ve saray işlerine Türk memur girmesi bile yasak! Harem halka kapalı (yabancı kadınlara açık)...


---
Sistemde şeffaflık olmadıktan sonra, AB kriterlerine uymadıktan sonra; A partisi de gelse sonuç hortum, B partisi de gelsin sonuç hortum olacağını anlatmaktan ve hep aynı sahneleri izlemekten yorulduk...
Hani zamanında Gülay (Atığ) Aslıtürk'leriniz vardı, övündüğünüz laik kadın belediyecileriniz... Uğur Dündarlarla filan şişirip duruyordunuz. Belediye kasasından çaldıkları paralarla yurtdışına kaçmışlardı da, meğerse şimdilerde İngiltere'de güzellik merkezi açmışlarmış, hayırlı olsun diyelim.
Yolsuzluğu ve hırsızlığı sadece tespit edip açığa çıkarmakla yetinmeyip, sistemdeki açıkları kapatarak ve hukuk sistemi ile düzenlemeler yaparak önlemek lazım; şeffaflık gerekir, kayıt gerekir.
Yoksa geriye sadece Kemal Kılıçdaroğlu'nun son dönemde yaptığı gibi "dosya şovları" kalır, "aynı tas aynı hamam günlerimiz" devam eder, diye anlatmaktan yorulduk...

Üniversitelerdeki bitmek bilmez ihale yolsuzluklarına kulak tıkayanlardan ve YÖK'ün sessizliğinden yorulduk. Ki hiç biri de kör veya cahil değildi. Başta "laikler" varsa; "İyi çocuklardır" mantığını güdenlerin ikiyüzlülüğünü görmekten yorulduk.
"Amman laiklik olsun da, hukuk nasılsa teferruattır" diyenleri görmekten, onlarla yan yana yaşadığımızı hatta dip dibe olduğumuzu Ergenekon ile iyice fark etmekten yorulduk.
Laikliğin temel kıstasları işlemedikçe laiklik yalan olur demekten veya amacına ulaş(a)mayacağını anlatmaktan yorulduk.

.
.
Öyle oldu, böyle oldu... Herkesin kendince yöntemleri var. Sustuk, çok zaman sustuk... Gördük, görmezden geldik. Yeri geldi konuştuk biraz, ama kelimelerin eski gücü yoktu artık.
Toplumdaki kadın-erkek ilişkilerine girmiyorum bile...
Belli kodlar yüklenmiş (galiba doğuştan itibaren) bu topluma:
Kadın dediğin şöyle olur, erkek dediğin böyle olur.
Erkekler işlerine geldiği zaman o kodları işleti işletiveriyor. Elindeki gücü kullanmasını bilmeyen erkek yöneticilerin iki dudağı arasında olmaktan yorulduk...

Tamamen teslim olmuş beyinleri ile, aslında herkes gücü yettiğine dalıyor bu toplumda... Herkes piramitte kendi altındakilere "Bey" kesiliyor.

Normal düzenine bir es verip kelimeler ve kökenleri haricinde bir şeyler demişti Sevan Nişanyan bir köşe yazısında. Başlığı Yalan Fırtınası idi, bir göz atmanızı tavsiye ederim. Orda dikkat çekici ve genelde ıskalanmış bir bakış açısı var:



.........."Koca orgeneral Özden Örnek, binlerce sayfalık güncesi ortaya saçıldığında "Benim değildir" diyebildi; yetmedi, iftira ve tazminat davası açtı. Yalanı ortaya çıkınca genç kuşakların ahlakını koruma adına harakiri yapmayı aklına getirdi mi? Ne gezer!
(Gerçi hala daha belgeler sahte diyen var. Askeri mahkeme bile kendisine ait olduğu hükmünü vermişken üstelik. Allahım bu "Ergenekon yokturcular"ı da bir gör!)

Bu nasıl bir ruh halidir? Nasıl bir kurumsal kültürdür? Psikolojik savaşta düşmanı şaşırtmak için hakikati gizlemek gerekir desen o da değil. Burada hayat tarzı haline gelmiş bir şey var, bir ahlak çöküntüsü var. Düşmanı kandıracağım derken kendi kendini kandırmaya başlarsan savaşı kazanmazsın ki, kaybedersin.
...
Esas mevzu tehdit ve itaat mevzuudur, kuşkunuz olmasın. Ben yalan konuşuyorum, sen yalan konuştuğumu biliyorsun, bildiğini de biliyorum, buna rağmen esas duruş gösterip "emret komutanım"ı basacaksın diyor. Vatanımızın en güvenilir kurumu hangisidir diye sorduğumda da hiç es vermeden doğru cevabı bileceksin. Kuşku ifade eden en ufak bir sinyal verirsen potansiyel hainsin demektir. İçinden başka şey geçiyordur, yarın öbür gün "yetti gayri" deyip emrime itaat etmezlik de edebilirsin.

Yalana itaat, itaatin nihai testidir: Turnusol kâğıdıdır. Doğruya itaatin motivasyonundan asla emin olamazsın –belki de adam dürüsttür? Ben "Fransa'nın başkenti Paris" dedim, sen "haklısın komutanım" diye cevap verdin: Bana mı yoksa hakikate mi itaatinden öyle dedin, bilemem. Ama "Fransa'nın başkenti Çemişgezek" dediğimde hâlâ itaat ediyorsan o zaman geriye kuşku kalmaz.

Türk dil ve tarih tezlerini bir de bu açıdan düşünün, bakın nasıl her şey yerli yerine oturuyor.
Adam "kelime" Türkçe değil "tilcik" diyeceksin diyor (tilcik: Nurullah Ataç'ın sözcük ifadesi bulunmadan önce kelimeye karşılık teklifi), Sümerler Türktür diyor, Kürtler kart kurt eden dağ Türkleridir diyor, Kurtuluş Savaşı'nda İngilizleri denize döktük diyor, Türkleri zaten Ermeniler kesti diyor... İnsan durduk yerde nasıl bu kadar saçmalar diye düşünmeyin, hepsini birer itaat testi olarak görün. Boyun eğen bizdendir; kuşkulanan haindir. Bakın o zaman Cumhuriyet tarihimiz nasıl pırıl pırıl aydınlanıyor."


27 Haziran 2010 Pazar

Gündem (Haziran 2010)-I

.
Başbakan Erdoğan, son dönemde Türk dış politikasında eksen kayması olduğu yönündeki eleştirilere cevap verirken, Mehmet Akif'e atfen şu iki mısrayı okudu:

Türk Arabsız yaşayamaz, kim ki "yaşar" der, delidir!
Arabın, Türk ise hem sağ gözü hem sağ elidir.




İran'la imzalanan Uranyum anlaşması,
eksen kayması iddiaları ve ardından gelen bu RTE şiir paylaşımını,
Penguen'in ırkçı kapak karikatürü izledi.






Ergenekon Davası birden hareketlendi. Bu hareket, tahliyeler ve salıvermeler şeklinde oldu. Başbakan ve Dış İşleri Bakanı, dış dünyaya karşı Mavi Marmara isimli Türk gemisine yapılan İsrail saldırısının gayrimeşruluğunu savunmak ve Birleşmiş Milletler'in soruşturma komisyonu kurması için lobi oluşturmak ile meşgulken; içeride ipler koptu.
Madem ki suçsuzdu bu insanlar, ne diye bu kadar zaman tutuklu kaldılar? Ve fakat haklarında ciddi deliller olduğu söyleniyor? Salıverilme sebepleri olarak, konumları itibariyle ülkeden kaç(a)mayacak kişiler olmaları ve mahkeme sürecindeki iyi halleri öne sürülmüş. Başından beri belirsizlikle dolu bir dava.



Yargıtay karar verdi: Cihaner'in tahliyesine...
Yargıtay 11. Ceza Dairesi, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'in, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde "Ergenekon terör örgütüne üye olmak" suçlamasıyla yargılandığı dava ile "Görevi kötüye kullanmak", "Evrakta sahtecilik" ve "İmar kirliliğine neden olmak" iddialarıyla yargılandığı davanın birleştirilmesine karar verdi. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı, birleştirme kararının ardından her iki davada tutuklu tüm sanıkların tahliyelerini talep etti. Mahkeme, savcının talebine uydu.




Ergenekon tahliyeleri henüz daha yeni başlamıştı ki, statükonun hakimiyetini akşam ana haber bültenlerinde izlemeye başladık. PKK ile mücadelede uygulanagelen silah-çatışma metodununun kaymağını yiyenler yine kazandı; Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile başlamış nispeten sakin süreç tekrar dalgalanmaya ve şehit haberleri tekrar gündeme boca edercesine gelmeye başladı. Haberleri izlemek artık yürek genişliği istiyor.

Son kertede, Mahmur Kampı'ndan dönen grup içerisindeki tutuklamalar ve Samsun'da Ahmet Türk'ü yumruklayarak burnunu kıran şahsın da yargı kanalıyla serbest bırakılmasıyla; adına Kürt Açılımı denen, ama tam olarak neyi içerdiği veya neyi açtığı kamuoyunda anlaşılamayan süreç de bitmiş gözüküyor. Bu konuyla ilgili ilerleyen günlerde ayrıntılı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Burada iki makaleden alıntı yapmakla yetineyim:

"Bizim hükümet dünyaya nizamat vereyim derken ülkesinde yönetimin kontrolünü tümden elinden kaçırmış gibi gözüküyor.
Verdiği sözü bile tutamayan bir siyasi iktidar, ülkeyi nasıl yönetecek?"
(Galiba bitti. Ahmet Altan, 18 Haziran 2010, Taraf)

"Sanıkların duruşmalar sırasındaki davranışları gözönüne alınmış.
Mahkeme heyetine "Ben sizi tanımam" diye diklenen Celal Bayar tutulmuştu da, ezilip büzülen, "Arz edeceğim reis beyefendi" diye alttan alan Adnan Menderes niçin bırakılmamıştı peki?
"Kaçar" diye herhalde..."
("Filim" ve "artizler". Engin Ardıç, 24 Haziran 2010, Sabah)




Türkiye'de Hukuk
Türkiye'de yargı ve hukuk alanı da siyasi kamplaşmadan fazlasıyla nasibini almakta. Hani zaten kamp tarzının en egemen olduğu alanlardan biriydi hep buralar ama, uzun yıllardır bu kadar indirmemişti hiç maskesini...
İnanın takip etmekte güçlük çekiyorum. Statükonun siyasi kanadı olan CHP, beklenen muhalefeti yeterince yapamıyor olacak ki, boşluğu doldurması için Yargı kurumlarına emir-demir verilmiş gibi.
Özellikle Anayasa konusu aldı başını gitti. Yazık. Koca koca okumuş, isimlerinin önündeki çıkıntılar ve makamlarıyla mağrur adamlar acınacak haldeler.




Ve Sinema


Şu ara vizyonda birbirinden farklı bir sürü film gösterimde. Havalar yaz ortasında yağmurlu ve dengesiz. Buna rağmen karar verdik ve arkadaşlarla Sex and the City2'ye gitmek için yola çıkmışken kendimizi Pers Kralı'nda bulduk (Prince of Persia The Sands of Time). Ankara Kentpark'taki, görece muhteşem rahat koltuklar ve özlenesi sinema salonunda... Tavsiye edebilirim.


Devamı: (Haziran 2010)-II

21 Haziran 2010 Pazartesi

Ankara'nın yeni LOGOsu

Mayıs 2009'da Ankara'nın Amblem Sorunsalı diye bir başlık açmış, uzun bir yazı yazmıştım. Yazının sonunda da "Bu konuyu çok uzatmak istemediğimi" söylemiştim. Ne var ki Gökçek inadı ve sinir yapısı her tür uzatmayı ayakta karşılar.


Sonunda Melih Bey grafikerlerle çalışarak yeni tezini ortaya sürdü.
Ve işte yanda Ankara'nın yeni logosu: Gülen Ankara kedisi.

Melih Gökçek'in "Hitit Güneşi"ne nefretiyle başlayıp Atakuleli-camili tasarımdan gelindi bugünlere!



Tabi tartışmalar da başladı. Ekşi Sözlük'te bir yazar (anakha), "Turistik amaçlı kullanım için hoş bulduğunu (Türkiye tanıtımındaki 'lale figürü' gibi) ama şehir amblemi olarak uygun olmadığını" söylüyordu. Bu noktada elbette asıl laf dalaşı siyasilere düşüyor. Bakınız siyasetimizin -ve aslen insanımızın- seviyesini bir haberden alıntı yaparak aktarayım:


Meclis'te "Küstah kedi" tartışması
Yeni logodaki Ankara Kedisi, Meclis'te tuhaf bir tartışma yarattı. CHP'li İsa Hayırlı'nın, "Ben tabiat bilgisi öğretmeniyim. Ankara kedisini hiç böyle görmedim. Gözleri böyle değildir. Bu Van kedisidir, Vanlılara ayıp. Logodaki hayvan olan kedi küstahtır, keçi olabilirdi mesela. Ayrıca logodaki Ankara kelimesi küçük harfle yazılmıştır. Bu düzeltilsin" demesiyle şu ilginç diyalog yaşandı: (Bu mantığa göre Arçelik markasının logosu da değişmeli, zira hepsi küçük harf. Ama CHP tarzı muhalefet böyle bir şey işte!)

_Gökçek: Kediler küstahmış, hayvanseverlere duyrulur. Anlamak mümkün değil.
_Hayırlı: Türk örf ve adetlerine göre bakarsanız böyle bir anlayış vardır. Kedi küstah, köpek sadıktır.

_Gökçek: Soruma cevap verin kediler küstah mı?
_Hayırlı: Hayvanseverlerle bizim sorunumuz oldu. Bizim kedi barınağımız da var köpek barınağımızda. Siz de bir barınak açın.

_Gökçek: Yani kedileri sevmiyor musunuz?
_Fazıl Güleken: Kediler küstahtır, biz küstahları sevmeyiz.
_Gökçek: Bak Fazıl Bey sevmezmiş kedileri. Battınız çıkamıyorsunuz.

(Kaynak: Radikal)

20 Haziran 2010 Pazar

GOOGLE Sansürü

.
Uzun süre İnternet denen sanal mecradan uzaklaşıp inzivaya çekilmiştim. Yeniden bu dehlize girmeye çalıştığımdaysa ilkin "Google sansürü" karşıladı beni.

Ara verip bir es koyma kararı verdiğim zamanlarda "YouTube yasağı" gündemdeydi. Zamanla karar kaldırılır site de açılır be yaa, diye düşünüyordum ki... Evet, burası Türkiye. Sansür son sürat devam ediyor. Zaten bizim tarihten gelen bir sansür anlayışımız var. Geldi bir ucu da internete dayandı iyice.

Google ile alakalı bazı yasaklamalar ve ayar değişimleri; Blogger'da, bazı blog sitelerinde, benim gibi domain adresini blog hesabına yönlendirenlerde ve bazı Google servislerinde yeni sorunlar yaratmaya başladı. Tam da bu noktada C:\WINDOWS\system32\drivers\etc konumlu Hosts dosyası imdadımıza yetişti. Bu dosyaya bazı eklemeler ve yaptığımız değişiklikler ile yasaklı sitelere girmeyi denedik. Ancak o da nereye kadar? Her gün Hosts'a yeni bir şeyler ekleyip çıkararak delik deşik etmekle mi gerçekleşiyor sansüre karşı tepkimiz? Tek bildiğimiz ve uygulayabildiğimiz yöntem bu mu?
Böyle sorular zaten karamsar olan yapımı daha da kronikleştiriyor.



Hükümetin, Google ile aradaki gerginliğin "vergi ve dokunulmazlara karşı hakaret içerikli yayınlar yapılması" kaynaklı olduğunu söylemesi sorunu azaltmıyor.
Sansüre karşı başlayan homurdanmalar üzerine, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın "Bu ülkeyi Google mı yönetecek?" şeklindeki tepkisini de doğru bulmuyorum. Vergi konusunda hassas olmadığımdan veya ülkemin yasalarına bağlı olmadığımdan değil.


"İnternet suçları, sanal alanla ilgili hukuksal bıdı bıdılar ve yaptırımlar konusunda bilgi sahibi olan biri değilim. Zaten olmama da gerek yok, ben kendi halinde bir kullanıcıyım. Ne var ki hükümet Google'ı cezalandırayım derken, kullanıcıları ve vatandaşı -hem de parasıyla rezil olmacasına- cezalandırıyor gibi geliyor bana. Bir ara Blogger açılmıyordu, sonra Gmail bazı bölgelerde aşırı yavaş çalışmaya başladı, sonradan bazı Google hizmetlerini bloklamışlar filan... Yani olaylar gelişiyor.
E bravo! Bu şekilde siz bu alanlar üzerinden bilgi alan, yayıncılık yapan veya domain satan Türk şirketlerini ve yerli internet kullanıcılarını cezalandırmış oldunuz, ama Google halen yerinde duruyor? Olan bizim Hosts dosyasına oldu, her gün sil baştan ırzına geçiyoruz" demiştim geçen gün Private Sözlük'te.

Dediğim gibi, ne yasaklar ne bunların hukuki dayanakları ne de bu sanal dünyanın teknik altyapısından haberdarım. Buna rağmen vergi cezalandırması daha farklı bir şekilde de yapılabilirdi diye düşünüyorum.


Bu noktada olayları anlamaya çalışırken enel hakkı'dan şöyle bir tespit geldi:
Bence bunlar tamamen bahane.
Yani vergi konusu falan. Bununla ilgili sıkıntılar varsa Meclis'te yeni yasal düzenlemeler yapılır, kanun çıkartılır.
Biz toplum olarak çağı geriden takip ediyoruz sonuçta.
Teknolojiye sahibiz, ama kültürüne sahip değiliz.
Zaten sansüre karşı toplumsal bir duyarlılığımız da yok.
Türkiye'de internet kullanıcılarının kaç tanesi interneti bilgi yaymak ya da bilgiye ulaşmak amaçlı kullanıyor?
Çoğunun derdi ya oyun oynamak ya da porno seyretmek.

(Bir yerlerde Türk Genci nelerle meşgul? diye bir not düşmüştüm mesela... Şimdi o yazı aklıma geldi.)


Sonuç olarak, artık http://canilecanan.com adresinden yayın yaparken sorunlar yaşıyorum.
Domain hizmeti almakta olduğum İsimtescil.net'in teknik servisi, sorunun Google'dan kaynaklandığını ve yapabilecekleri bir şey olmadığını söylüyor :(
Yeni adresim http://canilecananlar.blogspot.com/.
Buna hala daha alışamadım ve bozuk atıyorum.
Maalesef yıllardır kullanmakta olduğum canilecanan nickini benden önce bir başkası Blogger'dan almış olunca, bana da böyle bir ad (canilecananlar) almak düştü.


Yararlı servisler/hizmetler değil de sadece Google'ın reklam servisi olan "Google Adsense" engellenseydi bu kadar sıkıntı olmazdı. Hatta daha iyi olurdu zaar.
(schafak - 19.06.2010, Ek$i Sözlük)


EK: Google yasaklarına ilkin Temmuz 2009 Gündemi'nde girdiğimizi de hatırlatmak istedim. (bkz)


--------------------------------------------------------------------------------
2 gün sonra gelen edit:
İsimtescil.net'in "Yapabileceğimiz bir şey yok" diye başından savdığı sorunu kendi başıma, hiç bir internet teknik bilgi ve deneyimi olmayan birisi olmama rağmen, Google arama-tarama faaliyetleri ve kontrollü bir deneme yanılma mantığı ile çözdüm. Evet, benim için bu bile bir başarı.
Yönlendirme sorunları yaşayıp sayfası açılmayan arkadaşlar. "Domaini Başka Bir Adrese Yönlendirme" yolunu deneyin bir de.

10 Haziran 2010 Perşembe

Türk gemisine İsrail saldırısı

.
Uzun bir aradan sonra tekrar yazmaya başlıyorum.
Özellikle son günlerde hayvan gibi abanmış durumdayım Mavi Marmara'ya yapılan İsrail askerî saldırısı haberlerine...
31 Mayıs'ta şafak vakti gerçekleşmiş bu olay sonrasında medyada pek çok video, fotoğraf, söyleşi, yorum, nutuk ve benzeri ile karşılaştık. Her telden çalan yorumculardan akademisyenlere, yine tam kadro hepsi hazırdı. Olayın genel değerlendirmesinden ziyade, dikkatimi çeken bir kaç tuhaf noktaya değinmek istiyorum ben burada. Özellikle Türk Medyası konusunda blogunda bazı eleştiriler yazan biri olarak.


* En başta şunu söyleyeyim: "İçimizdeki İsrailliler" ve "İçimizdeki Gazze sevdalıları" ile tanışmamıza vesile oldu bu olay. Artık ülke içindeki kamplaşma (özellikle bazı çevrelerde) o noktada ki!

*Olay neydi? Kısaca: Gazze'ye yardım götürmek isteyen gemilerin, İsrail karasuları dışında ve silahlı bir hava indirme birliğinin müdahalesi ile durdurulması; kendilerine karşı gösterilen/gösterilme ihtimali olan dirence karşılık, orantısız ağır silah kullanımı ile insanların öldürülmesi. Ve İsrail'in, kendi ölçüsüz şiddet ve silah kullanımını, karşı tarafın da şiddet uyguladığı gerçeğine dayanarak meşrulaştırmaya çalışması.

* Medya hem başa bela hem de elzem olan ve hayat kurtaran bir şey. Gemide bulunan Türk vatandaşlarından Sinan Albayrak katıldığı bir programda (Defne Her Şey Bambaşka), İHH yetkililerinin, saldırı sırasındaki karartma anlarında canlı olarak görüntüleri yayınlamıyor olması halinde ölü sayısının çok daha fazla olacağını söyleyip (9 kişi ölmüştü); "Tüm dünyanın canlı izleyebilme imkanı olan bir gemide bunlar oluyorsa; abluka altındaki Gazzeli Filistinlilere yapılanları tahayyül etmemizi" isteyerek tepkisini dile getiriyordu. Medyanın bu hayat kurtarıcı ayna etkisinin de rolü olsa gerek ki İsrail askerleri gemide kontrolü ele geçirdikten sonra içerideki insanları dışarı çıkartmadan önce, güverte tamamen yıkanarak etraftaki kan gölü üzerinde temizlik yapılmış.

* Saldırıdan bir kaç gün sonra bir haber gündeme adeta göklerden indi. Meğerse "Teknoloji devi İsrail, medya mensuplarının ellerindeki envanter ve görüntüleri tam olarak silmeyi başaramamış; bir program sayesinde sonradan bazı fotoğraflar kurtarılmış!" diye bir haber önümüze sürüldü. Ve silahlı saldırı sırasında gemideki direnişçilerin karşı koymasıyla saf dışı edilen İsrail komandolarının 'kurtarılmış' fotoğraflarını yayınladılar. (Eskiden Amerikan deniz komandosu olan bir Amerikalı direnişçinin, iki İsrail askerini etkisiz hale getirdiğini öğrendik bu gelişmeler sırasında. Amerika'nın Irak işgali sonrasında Amerikan vatandaşlığından ayrılan bu Amerikalı'yı sonradan İsrail askerleri bir temiz dövmüş.)
Öncelikle atv veya Show tv gibi çok büyük kanallarımızın Ana Haber bültenlerinde, "İsrail komondo askerinin tanga giydiği gözlerden kaçmadı" gibi bir habere denk geldim ki; Türk Medyası'ndan bir kez daha tiksindim. Flash tv gibi yangına (ne akla hizmet) körükle giden milli duygu kaşıyıcısı kanallarımızda ise "Korkak İsrail askerleri ağlıyor" gibi, yine (ne akla hizmet?) saçma sapan ve yakışıksız çeşitli haberler yer aldı.


-Hürriyet'in gelenekleşmiş tavrı-
"Gemideki direnişçilerin bazılarının silahlı oldukları" iddia edilmişti İsrail tarafından. O silahların tornavida, tırnak makası, bir adet ustura, gemideki süpürgelerin kesilmiş sapları, su hortumu, gemiden sökülmüş bir kaç metal çubuk, mutfaktan aşırılmış soğan filesi gibi şeyler olduğunu da gördük. Özellikle merkez medyamızın merkezî Amiral gazetesi Hürriyet'te bunların yer aldığını görmek, mutluluğa hasret her yalnız gibi önce bir ümit duymama sebep oldu. Ne var ki sevgili insanlar şüpheciliği asla üzerinden çıkarmamalı imiş. (Kıssadan hisse bölümü)

Özellikle sadece "Ağlayan İsrail askerlerine ait fotoların kurtarılmış olması" ilginçti. Bu gemide 9 insan öldürülmüş, yaralılar var ve ortalığın kan gölüne döndüğünü söyleyen bir de İsrail Parlamentosu Arap milletvekili Haneen Zoabi (Hanen Zubi)... Ve değerli merkez medya kurtara kurtara sadece "İsrailli askerlerin ele geçirilme fotoları ve ağlama görüntüleri"ni kurtarıyor. Başbakan ile Dış İşleri Bakanı ise dışarıda cümle âlemi uluslararası mahkeme kurulması konusunda ikna etmeye çalışmada...
Ve eş zamanlı olarak, kurtarılan bu fotolar İsrail tarafından kendi haklılığına delil olarak sunulmaya ve "gemide teröristlerin olduğu" noktasındaki ısrarcılıklarında kullanılmaya başlandı. Neredeyse kendilerinden özür dilenmesini isteyecekler! Nihayetinde çeşitli tartışma programlarında da dendiği gibi, "Türkiye'de ciddi bir İsrail lobisi olmadığını kim söyleyebilir?"

* "Millet kavramı ve milletler", var olan ve değerlerine saygı gösterilmesi gereken olgu ve oluşumlar. Bununla beraber "milliyetçilik", -hangi millet için olursa olsun-, güçlü bir zehir. Denizanası gibi ortaya çıkıp ahtapotlaşan, sanki kene gibi bir kan emicisi. Milliyetçilikten gözü dönmüş, şiddete teslim İsrail halkı için bunun yan etkisi neyse; kendimiz de çok yönlü olarak bu illet ve salgıladığı irinle bezenmiş haldeyiz.

* RTE, Tel Aviv'e Tevrat'lı gönderme yaptı: "Öldürmeyeceksin!" Hemen ardından Kılıçdaroğlu da RTE'ye: "Çalmayacaksın!"

Hayatım boyunca sidik yarıştıranlardan hep tiksindim. Maalesef bu ülke yarışçılar için biçilmiş kaftan.


* Bir yanda ülke sınırları içindeki konuşmalarında İsrail'e sert çıkan "Van minüt!" tepkisindeki iktidar, diğer yanda İsrail ile devam eden askeri ve ticari anlaşmalar... Yakın zamanda Türkiye'nin oyu ile OECD üyeliğini kazanan bir İsrail var. Peki gerçek tavır hangisi?

Beri yanda ülkemizde kendisini "laik Atatürkçü" diye tanımlayan kesimlerin içler acısı ruh hali o nokta da ki; bu dengesiz şiddet kullanımı ve vahşet karşısında bile, "Oh ne iyi oldu! Hak ettiler" diyen (laikler ?) gördüm. Bunu söyleyenler sıradan vatandaş. Kendi ülkesinin itibarını düşürecek derecede gözünü ihtiras ve hırs bürümüş bu zihniyetin bir de tepelerdeki temsilcilerini düşünün. Zararlı ve dehşetengiz bulduklarını söyledikleri Radikal İslamcılardan daha mı az tehlikeliler gerçekten?


* Fethullah Hoca mı dersiniz, Hocaefendi mi dersiniz, yoksa Fethullah Gülen mi...? Artık orası size kalmış.
Bu olay sayesinde gördük ki meğerse The Wall Street Journal ve The New York Times gibi Amerikan gazetelerin gediklisi imiş kendisi. Daha sanki İsrail askerleri Mavi Marmara'ya helikopterden indirilirken bir koşu kendisiyle söyleşiye gidilmişçesine; derhal saldırı ertesi engin yorumunu bizlerle paylaştı Sadukilerin 21. yüzyıl devam filmi...

(Fethullah Gülen, "İsrail ordusunun yaptığı baskının çok çirkin olduğunu; ancak İHH'nın İsrailli yetkililerle uzlaşma yolunu seçmediği için yanlış yaptığını" söylemişti.)



* Ve son nokta: Bu olayda neredeyse herkes konuşurken bir tek Türk Silahlı Kuvvetleri'nden herhangi bir açıklama gelmedi. Siyaset ve medya dünyasından pek kimse de onları işaret etmedi doğrusu. Bu durum size de garip gelmedi mi?
"Her türlü iç olayda babalanan, meydan okuyan, muhtıralar yayınlayan ordu bu olayda fevkalade sessiz kaldı... Bugün Türkiye'de birçok insanın içinde bir eziklik varsa, o eziklik bu sessizlikten kaynaklanıyor."
(İskenderun. Ahmet Altan, 9 Haziran 2010, Taraf)


"Filistin bir emperyalizm meselesidir, din meselesi değil"
Türkiye'de Müslüman cenah genellikle Filistin meselesini bir Müslüman davası olarak algılıyor. Ama yanılıyorlar. Filistin bir emperyalizm meselesidir, din meselesi değil. Amerikan emperyalizminin bölgede bir jandarmaya ihtiyacı olmasa İsrail sorunu olmazdı. İsrail bu biçimiyle varlığını sürdüremezdi. Sol cenahta ise bambaşka bir saçmalık var. Filistin hareketinin başını Hamas çekmeye başladığından beri, solun Filistinlilere desteğinde bir azalma oldu. Hamas Müslüman bir örgüt olduğu için ve Türk solu büyük ölçüde Kemalist ve anti Müslüman olduğu için..."
(Roni Margulies, 5 Haziran, Radikal Cumartesi)


-----
EK: Bu noktada blog geçmişinden bir bakınız: Filistin'de bir insan.

Ayrıca: Dengesizlik ve meşruiyet. Etyen Mahçupyan, 9.6.2010, Taraf.


Bu olayda bir ayrıntıdan bahsetmeyi unuttuğumu fark ettim:
İHH Başkanı Bülent Yıldırım Türkiye'ye geldiğinde yaptığı ilk açıklamalarında, "Komandoların gemiye öldürmek için indiklerini ve ellerinde resimli bir liste olduğunu" söylemişti. Öldürülenlerden birisi, kendisine şekil itibariyle çok benziyormuş. "Asıl beni vurmak istiyorlardı" demişti... Sonradan da liste iddiaları dillendirildi. Eğer ki bu doğruysa, bir tek masum insanın bile akan kanından ve canından sorumlular.

Bilinmeyen en önemli şey, Mavi Marmara Gazze'yi fethetmeye değil, Gazze üzerinden İstanbul'u fethetmeye gönderildi. Zira İstanbul, Osmanlı nostaljisinin, İslamcı paradigmanın en önemli simgelerinden biriydi. "Feda edilen yurttaşlar", kutlu bir amaç için "şehit" olmuşlardı. Parlamenterler kendilerini "feda" ettirecek değillerdi ya!!!
(Shlomo Hayim - 28.12.2010, bir OdaTv yorumundan: bkz)


Bu yazının devamında gelişen olaylar, baskını soruşturan İsrail ulusal komisyonu ve BM Soruşturma Paneli içinse:
.