19 Mart 2010 Cuma

Gündem Mart 2010


Ermeni Tasarısı
4 Mart 2010: Ermeni Soykırımı ile ilgili karar tasarısı, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi'nde kabul edildi. ABD Washington Büyükelçisi Namık Tan'ın geri çağırılmasıyla Türkiye'nin başlattığı tepki sürecinde şimdi gözler ABD Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'ndaki oylamaya ve Başkan Obama'nın 24 Nisan tarihli konuşmasına çevrilmiş durumda.
(bkz: Ermeni Soykırımı'nın Ön Kabulü)

Ve ABD'nin kısa süre ertesinde, bu kez İsveç Parlementosu'nda Ermeni Soykırımı iddiaları kabul edildi. Yine aynı hamleyle Stockholm Büyükelçimiz geri çağrıldı, Başbakan Erdoğan resmi gezisini iptal etti... "Gerginlik devam ederse, ülkemizdeki kaçak Ermenilerin sınır dışı edileceği" birinci ağızlardan ilan edildi. 16 Mart gecesi NTV'de katıldığı Basın Odası programında konuşan Nazlı Ilıcak, "Başbakan'ın soykırımı tanıyan nice ülkelere ziyarette bulunduğunu hatırlatarak, şimdi bu sert tavırların biraz da siyasi ve oy kaygılarıyla yapıldığını" belirtti. Tayyip Erdoğan, CHP ve Canan Arıtman benzerlerinin söylemlerini; "Atalarının yarım bıraktığı işi (tehcir'i) tamamına erdirmek" şeklinde yorumlayanlar da var.




Deprem
8 Mart 2010: Elazığ'da sabaha karşı gerçekleşen 6.0 şiddetindeki bir depremde 51 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Sarsıntıdan sonra meydana gelen otuza yakın artçı sarsıntı da bölgedeki korku ve paniği artırdı. Kerpiç evlerdeki bu insanlarla ilgili Ahmet Altan'ın bir yazısına yönlendirme yapmak istiyorum: İmparatorluk ve İnsan




Kamyon
Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir kamyon, bir ülkenin gündemini ne kadar işgal edebilir ki? "Burası Türkiye" olunca durum biraz farklı olabiliyor.
İçi bomba ve silahlarla yüklü sivil plakalı beyaz bir kamyon; eskortsuz (başıboş), öyle kendi halinde ilerlerken; gelen bir ihbar sonucu Ankara Gölbaşı yakınlarına geldiği akşam 18 sularında durdurularak arandı. Kamyonun Muğla'dan yola çıktığı, bomba ve silahların Özel Kuvvetler Komutanlığı'na teslim edileceği ileri sürüldü. NTV ve TRT2 kamyonun takibi ve Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne getirilişini canlı olarak yayınladı. "Sevkiyatın Polis'e veya ilgili çeşitli makamlara bildirilmemiş olması ve eskortsuz silah sevkiyatı" konusundaki boşluklar bir tarafta; diğer yanda devlet televizyonu TRT'ye haberi yayınladığı ve daha takibin ilk anlarında "içerisindeki bombaların seri numaralarının silinmiş olduğunu" söylemeye varana dek verilmiş ayrıntıcı ve (polisle içli dışlı haldeki) süper haberciliği eleştirenler diğer tarafta... Askerin Polise, Polisin askere güvenmediği; kurumların çatıştığı bir ülke ve aynı Susurluk'taki gibi bir kamyon hikayesi...




"İlker Başbuğ konuşuyor"
Bir kaç hafta önceki Habertürk konuşmalarının ardından (bkz), İlker Başbuğ bu kez de Hürriyet ve Milliyet'e konuştu. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'yla yaptığı söyleşide; Erzincan'daki Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameye göre birinci şüpheli olan 3. Ordu komutanı Orgeneral Saldıray Berk ile ilgili açıklamalarda bulundu, yargı sürecinde kendisine açık destek verdi.
Başbuğ şöyle diyordu: "Ordu komutanı ile yaptığımız görüşmelerde, konuya ilişkin olarak kendisinin de görüşleri sorulmuştur. Kendisi çeşitli defalar bizlere, iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir." (Ve yakın gelecekte Genelkurmay Başkanımız olacak Orgeneral Işık Koşaner'e dönerek soruyor: "Hiç tereddüt var mı?" Koşaner: "Hayır yok...")

(Bu anlayışa göre, bundan sonra suçlular şöyle yargılansın:
Bir kaç şahit huzurunda zanlıya sorulur: "Suçlu musun? Söylenenlerle ilgin var mı? İddialar doğru mu?" Eğer zanlı "Vallahi billahi benimle ilgisi alakası yok, hepsi iftira" derse; dava ve suç iddiası düşmüş sayılsın. Başbuğ ve şurekası, olayın merkezinde bir asker -hele ki yüksek rütbeli bir asker- varsa, böyle yapılmasını mı öneriyor yoksa?)
Hürriyet'teki tüm ifadeler için: bkz


Şemdinli olayında "Tanırım, iyi çocuklardır" diyen Orgeneral Büyükanıt gibi, o (İlker Başbuğ) da General Berk için ağırlığını koyuyor. Üstelik de bunu "bilinçli" bir şekilde yapıyor.
Bir gün önce Milliyet Gazetesi'nde Fikret Bila'yla yaptığı konuşmada, "Henüz sanık durumunda olmayan" Albay Çiçek'i görevden almaları için hukuki bir neden bulunmadığını söyleyip, ertesi gün "sanık" Orgeneral Berk için görevden almayı söz konusu etmemek Başbuğ'un "hukukun kurallarını" bilerek çiğnediğini gösteriyor.


"Medyanın generallerin emrine girmesi, onların yaptıklarını sorgulamaması, işledikleri suçları desteklemesi, orduda bir suç özgürlüğü ve suç işleme alışkanlığı yaratmış" diyordu Ahmet Altan bu yazısının başında. (İyi çocuklar bitmiyor, 16 Mart 2010)
O kadar ayrıntısını bilemeyeceğim; ancak bir dönem Magazin Saltanatı yaratıklandırılarak; memleketteki nice önemli, güncel ve vahim olayın hasıraltı edildiğini, Hülya ve Derya hikayeleri ile oyalandığımızı biliyorum. Bunu yapanlar ve bu tuzağa düşenlerden her zaman tiksinmeye devam edeceğim.


Bu arada İlker Başbuğ, katıldığı Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu'nda, Ergenekon davası sanıklarından 1. Ordu Eski Komutanı Or. Hurşit Tolon ile sohbet ederek samimi görüntüler verdi. Son günlerdeki asker tutuklamalarına protesto olarak, muvazzaf komutanların istifası iddiaları kendisine sorulduğunda ise "İstifa ederek kimseyi sevindirmeye niyetimiz yok" diyen İlker Başbuğ, "Genç bir teğmen gibiyim. Görevimin son dakikasına kadar yüz yıl varmış gibi çalışacağım" dedi.




Aliye Kavaf buyurdu
Yine cinsiyeti kadın olan bir Kadından Sorumlu Devlet Bakanı, yine saçmalardan seçmeler...
Neler görmedik ki bugüne kadar? Liselerde Bekaret Kontrolü emri verenler mi istersiniz, yoksa yetimhanelerin durumunu eleştirdi diye sisteme ayna tutanları topun ucuna koyan hassas ve onurlu bakan hanımları mı? Başlıbaşına bir yazı konusu. Şimdi bu Aliye Hanım da (nereden aklına geldiyse artık) 'eşcinsellik' hakkındaki görüşlerini kamuoyu ile paylaşmış.

"Eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum. Tedavi edilmesi gereken bir şey bence... Türkiye'de eşcinseller yok demiyoruz, bu vaka var."
(Dilerim, sırf milletvekili ve bakan olması hasebiyle, diğer görüş ve inanışlarını da kamuoyu ile paylaşmaz.)




Diyarbakırspor hükmen yenik
Futbol mevzusu ile pek ilgili olmayan kişiler dahi, son günlerde Gündem takibi sırasında Diyarbakırspor'un çokça adını duymaya başlamışlardır. "Bir nefret formu" olarak, stadyumlarda futbolu bahane ediyorlar anladığım kadarıyla... Ve 6 Mart'ta Diyarbakır'da gerçekleşen Diyarbakırspor-Bursaspor maçı, çıkan olaylar sebebiyle 17. dakikasında tatil edildi. Ardından takım 3-0 yenik sayıldı.
Bir de "Taş atan çocuklar" sorunu var ki, çocukları suça itmek ne kadar zor olabilir? Kasten adam öldürenin almadığı cezalar onlara veriliyor. AKP'den Mir Dengir Fırat, "Bu çocuklar hapishaneden birer militan olarak çıkacaklar" diyordu bir yorumunda. Ama ne gam! Yargı sürecine müdahale edecek şekilde konuşmalar yapan İlker Başbuğ'un yaklaşımına gösterdikleri derin sessizlik ortadayken, Yargıtay gücünü ancak taş atan çocuklar ve düşüncesini beğenmedikleri üzerinden gösteriyor.




Aytaç Durak ve 12 Eylül
Rüşvet iddiaları ve "bir suç imparatorluğu kurduğu" iddiaları ile gündeme gelince, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından istifaya çağrıldı.
Benim hemen aklıma, kendisinin Ocak ayında yaptığı bazı açıklamalar geldi: "Allah 12 Eylül'ü yapanlardan razı olsun" diyordu kendileri. Fazla söze gerek yok sanırım, 12 Eylül ve baskı sistemi sayesinde serpildikçe serpilmiş bazı yöneticilerimiz var bizim.




Roman Açılımı mı, Rant mı?
"Açılımlar Cenneti"ne düşmüş gibiyiz adeta. Açılım Ağacı, henüz daha meyvesini/meyvelerini vermiş değilken, o yüzden de ne menem bir şeydir pek gören, bilen yokken; yeni bir tek ay'ımız geçmiyor ki yeni bir açılımla karşılaşmayalım. Evet, şimdi de Roman Açılımı.
Bu son gelişmeye bir "Rant Açılımı" olarak bakanların da olduğunu belirtmek isterim. "Alın TOKİ'nin şu evlerindeki şu daireleri/ Verin Sulukule'deki şu arazilerinizi/ Dikelim inşaatlarımızı..." şeklinde devam ediyor bu açılımın bazı yorumları.




Anayasa değişikliği için düğmeye basıldı deniyor. İktidar hazırladığı taslağı muhalefetle konuşmaya başlayacakmış. Muhalefet "Hayır" demekten, veya askeri korumaktan başka ne yapacak ki? Ama gene horoz dövüşleri izleyeceğiz önümüzdeki günlerde de demektir bu.


Kıbrıs'ta seçimler olacakmış. Mehmet Ali Talat, "Benim başarısızlığım, AKP'nin de başarısızlığı demek olur" diyerek dikkatleri üzerine çekmiş.


16 Mart Katliamı Davası, 30 yıl sonra zaman aşımından düştü.
"16 Mart Katliamı; 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıdır" diyor Vikipedi. Ve fazla da bir bilgi veremiyor; aynı yakın tarihimizdeki nice olay hakkında olduğu gibi... Saldırıdan canlı olarak kurtulabilen bir hukukçu, olayı AİHM'e taşıyacakmış.



Dinç Bilgin'in Taraf'ta Neşe Düzel ile söyleşisi, bu ayki medya gündeminde epeyce yer buldu. İlgili röportajlar için:
Bu ülkede basın hükümet de kurdu
Basındaki ajanları bilirdik




Atatürk filmleri
Atatürk filmleri açısından oldukça verimli günlerden geçiyoruz. Ancak 'zenginlikleri' konusu biraz havada kalıyor sanırım. Önce Can Dündar'ın "Mustafa"sı, ardından Zülfü Livaneli'nin "Veda"sı ve hemen ardından Turgut Özakman'ın "Dersimiz Atatürk"ü!
Atatürk filmi yapmak için birbirini bekleyenler varmış sanırım.

17 Mart 2010 Çarşamba

Mart 2010

Aman Allahım! Mart gündeminde neler neler olmuş öyle!
"İşim kolay, bu ay sadece bir kaç şey oldu" diye klavye başına geçmiştim ki...
Bir yerden sonra "burasının Türkiye olduğunu" hatırlamak durumunda kaldım.

Neler neler olmuştu gene? Asker Polis birbirine girmiş, saçma sapan açıklamalar havalarda uçuşuyor, ..., bir kadın siyasetçimiz de (Kadından Sorumlu Devlet Bakanı) -Türkiye'deki kadınların çok önemli sorunu olarak eşcinselliği görmüş olmalı ki- o da eşcinsel eleştiriden çorbaya dalmış. İlker Başbuğ Paşa'ysa Bodrum'da tripleks bir villa inşa ettiriyormuş, emekliliği için.


Şöyle bir bakıyorum da her bir konu başlığı hakkında uzun uzun yazılabilir.
Yani konuşulacak ve tarihe not düşülecek o kadar çok şey var ki.
Ama hem zamansızlık, hem de kendime bakıyorum da, bu ülkeye karşı ve insanlarına karşı inancımı çoktan kaybettiğimi görüyorum. Sadece manevi bir görevmişçesine yazıyorum öylesine...

Bir iki gün içinde Mart gündemini yazıyorum.
(Bu arada "Mart kapıdan baktırıyor, kazma kürek yaktırıyor" gerçekten.)
Görüşmek üzere.

12 Mart 2010 Cuma

Ermeni Soykırımı'nın Ön Kabulü

"Ermeni Soykırımı iddiaları ile ilgili karar tasarısı, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi'nde kabul edildi." 4 Mart 2010 Perşembe
(23 evet, 22 hayır.)

...
Aslında oylamanın son dakikalarına yaklaşırken, hayır'lar iki üç adım daha öndeydi. Haber kanallarında alt yazılar göze çarpıyordu: "(Hillary) Clinton, tasarının geçmemesi yönünde tavsiyede bulundu."
Perşembe gecesinde bu oylama anlarının sonlarına doğru yaklaşırken, Ntv'de Çiğdem Anad adeta bir milli futbol maçını sunuyormuşçasına heyecanlı, ama haberci jargonuyla konuşmaya da özen göstererek büyük mutluluk ve mağruriyetle Amerika Büyükelçimiz Namık Tan'ı ilk elden tebrik ediyor ve maçın skorunu adeta ilan ediyordu. Namık Tan'sa biraz daha temkinli ve soğukkanlılığını muhafaza ederek ilk tebrikleri karşılamaya hazırlanıyor gibiydi.

Ne var ki "son dakka golüyle" evet'ler önce geçti ve bu ön tasarı kabul edildi. Şimdi tasarının Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'na sunulması gündemde. Ve gözler Obama'nın 24 Nisan konuşmasına çevrilmiş durumda.


Kararın ardından Türk liderler esip gürlemeye başladı. Daha önce, "Bu toprakların tarihinde Haç diye bir şey yoktur*" diyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bu kez de "Gayrı ciddi, komik oylama" dedi. Washington Büyükelçisi Namık Tan Türkiye'ye geri çağrıldı. RTE ise "Şimdi bu durumda Ermenistan mı kazandı yoksa ABD mi" diye sordu-çıkıştı...


Ardından Ermeni soykırımı tasarısı bu kez İsveç Parlamentosu'nda kabul edildi. Duyduğumuza göre bu kez de İsveç Büyükelçimiz geri çağrılmış.
Bu gelişmeleri ve verilen tepkileri Ntv'deki Basın Odası'nda yorumlayan Kürşat Bumin, "Yahu biz ne kadar maddiyatçı toplum olduk!" diyordu. (Muhtemelen, imzalarsanız sizden silah almayız, şu şu malları almayız, şunları kullanmanıza izin vermeyiz tarzı tepkiler nedeniyle.)

Mutlaka çok şeyler yazılıp söylenmiştir. Ben daha sükunetle söylenenleri tavsiye ederim:
  • "Ahlaki tepkimiz yok mu?" İsmet Berkan - 5 Mart 2010 Radikal
  • "Yalanlar" Ahmet Altan - 10 Mart 2010 Taraf
  • Bir film. Ermenilerle ilgisi yok. II. Dünya Savaşı'nda Fransa'daki bazı Yahudileri katletmek ve mallarının üstüne konmakla suçlanan, ilerleyen zor yıllarda bazı Katolik Kilise örgütleri tarafından korunan bir adamın yaşlılık hikayesi: The Statement (2003)

* (Vakit bulduğum bir ara bu büyük önerme hakkında da yazmayı isterim, gerçi baba bir konu ama neyse.)

5 Mart 2010 Cuma

Meral Akşener

MHP İstanbul Milletvekili ve içinde bulunduğumuz dönemde TBMM Başkanvekili. Genelkurmay Eski Başkanı Hilmi Özkök'ü, kendi dönemindeki darbe planlarının üzerine yeterince gitmemek ve görevini savsaklamak ile suçlamış. Bu konunun ayrıntılarına girmeden önce, bu kadın siyasetçimiz hakkında bazı kısa bilgiler vermek istiyorum:


Meral AKŞENER, 1956 yılında doğmuş. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktorasını yapmış. Yıldız Teknik ve Kocaeli Üniversitesi'nde de öğretim görevlisi olarak çalışmış olduğu söyleniyor biyografilerinde. Yani bir akademik geçmişi var.

Meral Akşener de, "Benim diğerlerinden ne eksiğim var?" diyerek siyasete zembille (göklerden) inenlerden sanırım; zira daha siyasette ilk adımlarını atarken DYP Kadın Kolları Başkanı olmuş (1995). Bizler kendisini daha çok
Çiller'in ekürisi olarak hatırlıyoruz oysa..............
Neden böyle bir şekilde hatırlandığını merak edip araştırdığımda ise Çiller döneminde DYP Genel Başkan Yardımcılığı ve bir süre sonra da İçişleri Bakanı olarak görev yaptığını internet taramalarından öğreniyorum. (TBMM'de OHAL'lerin uzatılması için sürekli toplu görüşmeler yapılan yıllar bu zamanlara denk düşse gerek.)

Sonradan DYP'den ayrılıp MHP'ye geçtiğini öğreniyoruz, yine İstanbul'dan milletvekili olmak üzere...


Ve "darbe" laflarının, "hukuk" tartışmalarının Gündemi adeta işgal ettiği Şubat günlerindeki bir basın açıklamasında:
"Türkiye'de ABD istemedikçe darbe olmaz ve şu anda ABD darbe istemiyor" demiş bu kadın siyasetçimiz. Zamanın Genelkurmay Başanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü ise görevini savsaklamakla, darbelerin üstüne gitmemekle suçlamış.



Bir yorum aktarıyorum:

Hepimiz unutmadık
Kendisi, Tansu Çiller Türkiyesi'nin, nice yolsuzluk olayları ve kanlı tablolar ve garibana atılan tekmeler zamanında; Çiller'in değerli kollarından biriydi. Meclis Başkanı olarak yaptığı ve medyada yer bulan en önemli faaliyeti, bir Meclis toplantısında giyeceği takım elbiseleri basın toplantısı ile önceden halka duyurması olan bir kadın siyasetçiden bahsediyoruz. Zamanında İç İşleri Bakanlığı da yapmış ve nice faili meçhullerin sahipsiz kaldığı, ülkede büyük gerginlik oluşarak REFAH-YOL koalisyonunun kurulduğu 28 Şubat'a gidilen bu süreçlerde baş rollerde olan bu hanım yönetici, şimdi başka insanları "görevini gereğince yerine getirmemek" ile suçluyorsa, buna herşeyi unutmamış olan aklı selimler ancak güler geçer.