31 Aralık 2009 Perşembe

 İYİ YILLAR!

Zaman su gibi aktı ve 2009 da bitti, bu gece 2010 misafirliğe geliyor.
Yılbaşı gecesi İstanbul'dayım, yeğenleri görmeye gidiyorum.
2009'un özellikle son ayları benim için kıssadan hisse "paranla rezil olma" günleriydi. Önce özel bir tıp merkezinde olduğum hatalı iğneden sonra sağ bacağım iptal oldu; ardından hem ilişkili hem ilişkisiz nice söğüşlenmeler devam etti-ediyor...

Neyse ki artık yaşadıklarıma şaşırmıyorum. Ülkedeki Sağlık sorununu da, insan sevgisini de, insana ve hayata verilen değeri de biliyorum. "Ahlak" diye nice patırtılar kopartılan bu ülkede, en global anlamda ahlak göstergesi olan PARA  (Paranı nerden kazanıyorsun?)  olgusu bu derece boşlanıyor ve meslek ahlakı oldukça düşük. Herkes elindeki paranı alıp üstüne yatma derdinde... Haram-helal yok.  Böyle bir ülkede işler mafya ile yürümez de nasıl yürür?

23 Aralık 2009 Çarşamba

 TAKVA


Yanlış hatırlamıyorsam 2006 sonlarında vizyona girmiş, 2007'nin başlarında konuştuğumuz bir filmdi Takva. Vizyondayken kardeşimle izlemişken bir de geçenlerde televizyonda denk geldim. Sözlük yazarlığı yaptığım dönemde Takva ile ilgili yazmış olduklarımı bu vesileyle bloguma da aktarmak istedim;  burada eski-yeni Türk filmlerinden de bahsediyorum sonuçta.


Bence bu filmin en dikkat çekici ve başarılı özelliği, Türk Sineması'nda nadiren olan (belki de ilk kez) İslam veya din üzerine çekilmiş bir filmdeki dini sahnelerin nispeten sırıtmaması, komik durmaması ve özellikle bazı kareleri ile ibadetteki huşuya yakınlaşması idi.

Film bir bütünlük sergilemiyordu.  (Kendimi ukala gibi hissettim bir an. Hangi ara  "sinema eleştirmeni"  olmuştum ki!)
Neyse efendim  konumuza dönelim.
İçerisinde sanatsal, farklı ve zihni meşgul edici unsurlar barındırmakta idi TAKVA.  Muharrem'i canlandıran baş rol karakter oyuncusu  Erkan Can  bu filmde çok iyi oynamıştı. O kadar ki, sanki gizlice bu adamın evine kameralar yerleştirilmiş;  bize de sinema niyetine biraz sanat biraz maneviyat sosuyla bezenmiş bu görüntüleri izletiyorlar gibiydi.

Filmin senaryosunda, Türk Sineması'nda genelde çok düşülen bir hataya tekrar düşülüp  karakterler arasında göze batan, aşikar bir taraf tutma, üstünü altını çizme yapılmamış. O zamanlar bir sözlük yazarının da dediği gibi;  bu sayede,  "Sadece öfke dolu bir senaryo bekleyen entelektüellerin ya da gönül gözüyle bu dünyada yaşayan dindarların izleyebileceği bir film olması engellenmiş böylece."

Ne var ki ilk dakikalarda çıkan zikir sahnelerinde bir yapaylık hissettim kendimce.  Muhtemelen o sahnelerdeki oyunculuklar üzerinde çok çalışılmıştır, zaten filmi yapanlar da bunu söyledi ama bazı şeyler sadece oyunculuk ya da çok tekrarla aşılamıyor. Keşke o sahnede görüntüyü çeken ve görüntüsü çekilen insanlar yaptıkları şeye kendileri de inansalardı. Zikir ayinlerinde müritlerin kendinden geçerken ve grup içinden biri/birileri onları coştururken içinde oldukları ruh halini anlayabilselerdi. O zaman daha inandırıcı bir film olurdu bence.


Güven Kıraç, yaklaşık aynı dönem vizyona  girmiş olan  Sınav  filminde
ne kadar iyi olmuşsa,  bence bu filmde
o kadar iyi olmamış.
Adam iyi oynamamış değil, belki de iyi oynamıştır. Ama o kadar komedi filmlerinde görmeye alıştık ki Güven Kıraç'ı, ve o kadar başarılı ki sorunlu komik tiplemelerde (bkz: Kirpi)...buna bir de Takva'daki başarısız takma sakal denemesi eklenince, okuldaki sene sonu müsamere oyunlarını çağrıştıran bir figür  (hoca efendi?)  çıkmış ortaya.  Ben öyle gördüm bir izleyici olarak.  Ve tekrar söylüyorum, Erkan CAN  çok iyi oynamış. Hatta sinema salonunda filmi izlerken yanımda oturan çocuk bir yerde yüksek sesle  "Aynı babam gibi namaz kılıyo lan, hatta terlikleri bile aynı!"  diye ses verdi.


Gelelim rüyalara...
Film içerisinde öyle rüya sahneleri var ki,  sanki "film içinde rüya"  veya  "film içinde film" gibi değil,  "aynı sinema salonunda iki film birden!" olayı gibi.
Bir de sanki birkaç bölümlük bir eserin ilk bölümü gibiydi Takva.  Sonunda konu bir yere bağlanmadı, sadece bir kolaj izlemiş gibi olduk çıkarken.


Tabi filmle ilgili bir sürü eleştiri böyle alt alta sıralanabilir; ya da şöyle iyi böyle iyi, şu yüzden güzel de denebilir.  Açıkçası hakkında duyduğum en dikkat çekici kritik Hakkı Devrim'e aitti. Hatırladığım kadarıyla burada paylaşmak isterim:

"Muharrem içine kapalı,  dini akidelerine sıkı sıkıya bağlı  ve hiç cinsel tecrübesi olmamış bir adamı oynuyor, değil mi?  Ama gördüğü rüyalar bana ancak çok deneyimli bir erkeğin göreceği cinsten geldi.
...
Bana filmden sonra insanlar sordu, 'Siz beğendiniz mi?' diye. Beğendim beğenmedim, o çok önemli değil ama Türkiye bu filme hazır mı? Bu filmde anlatılan şeyleri tartışmaya hazır mı?  Bana cevap olumsuz gibi geliyor"
 gibi bir şeylerdi. Birebir hatırlayamadığım için tam olarak ne dediğini de yansıtamıyorum tabi.



EKLER:
  • Filmi izlemeden birkaç gün önce kafayı,  "olmadan olmuş gibi yapmak" ifadesine takmıştım. Bu ne ola ki diye düşünüyordum. Takva filmi benim için biraz da o sorunun cevabı oldu. Bedensel arzularının üstesinden gel(e)memiş bir adamın, sanki bunları ve dünya nimetlerinin çekiciliğini aşmış gibi kendisini konumlandırmış olmasının ruhu üzerindeki korozif etkileri de veriliyor filmde.


  • Bugüne kadar Türkiye'de ve dünyada pek çok ödül almış olan bir film. Türk Sineması'nda yapılmış nispeten en komik olmayan dini sahneleri barındırıyor. Genelde dini filmlerimiz komik ve abartılı duruyor malum olduğu üzre.  Sadece şunu söylemek istiyorum:
    İslam hakkında pek olumlu düşüncelerim olmasa da, İslam'ın yansıtıldığı etkileyici bir filme de şapka çıkarırım ben.  Ve Takva'da yönetmen Özer Kızıltan güzel iş çıkarmış gerçekten. Tüm eksiklerine rağmen,  bardağın dolu tarafından bakalım derim.

    (Özer Kızıltan, bir zamanların meşhur Kanal D dizisi Gülbeyaz'ın yönetmeni imiş. Ayrıca Yağmur Zamanı'nı da o yönetmiş! Bugün bunları öğrendim ve burada da bulunsun istedim.)


  • "İçinde müzik yok ki neresine en iyi müzik ödülü verilmiş bunun?" gibi soruları olanlar, resmi internet sitesine yönelebilirler...diyecektim ki site kapanmış.  Ben de You Tube'dan bulduğum birkaç link vereyim bari.
    bkz:  You Tube  film fragman
    bkz:  YouTube  (Zikir sahnesi)


19 Aralık 2009 Cumartesi

 Burçlar  (Horoscopes)

.
Etrafımızı çevreleyen her daim popüler mevzulardan biri de burçlar.
"Senin burcun ne?", "Yükselenin ne?", "Grubun ne?", "Kimlerle iyi anlaşırsın?" gibi soruları mutlaka duymuşsunuzdur.
Kendi adıma burçlara, gökteki gezegen ve yıldızların hareketlerimizi etkilediğine, ve bireylerin kendi burçlarının bazı özelliklerini yansıttıklarına inanıyorum. Ama asıl soru şu: Nereye kadar?


Mesela bugüne kadar burcumun en iyi anlaştığı söylenen (adı bende saklı) burçlardaki çoğu kişiyle, değil anlaşabilmek, bazısının varlığından bile rahatsızlık duymuşumdur. Onlardan uzak durmak gerektiğini, zehirli insanlar olduklarını düşünmüşümdür.
Üstelik hem burç hem yükselen burç hem Ay burcu hepsinin penceresinden bakıldığında son derece uyum var ama durumum bu. Peki neden böyle bir çelişki var diye baktığımda cevap belli.

Burçlara inanıyorum evet,  ama burçtan önce "kişilik" denen bir şey var.  Dünyaya bakış açısı,  iyilik/kötülük seçimleri,  vizyon,  insaniyet, niyetler, yaşanmış acılar... Ve imandan kaynaklanan sevgi.
Salt at gözlüğüyle burçlar dehlizine dalmadan önce bir de bunlara kafa yorup değerlendirmekte fayda var derim.




Resimler:
* İsrail'deki,  6. yüzyıldan kalma sinegog  Beit Alpha'nın mozaiklerinden biri:      Zodyak çarkı
* Linda Goodman'ın  meşhur  Burçlar  kitabının kapak tasarımı.
   Fotoğraf:  The Anatomy of Man  -  Limbourg brothers
   Hangi burçların vücudun hangi bölümlerini ve organları etkilediği üzerine


13 Aralık 2009 Pazar

 DTP  kapatıldı

.
11 Aralık 2009  Cuma akşamı, ekranlardaki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın basın açıklamaları ile DTP'nin kapatıldığını öğrendik.
Tam da  Tokat'ta 7 askerin şehit düşmesi haberinin ertesi günü gelen bu yeni gelişme ile sıcak bir gündem içerisine girdik yine.
(Tabi  -her zamanki gibi-  kısa süre sonra unutmak üzere.)



Türkiye'de bugüne kadar pek çok parti kapatıldı.
Parti kapatmalarıyla  ne  'siyasal İslam'  inişe geçti,  (Heyhat! Adamlar İmam Hatipleri düz lise gibi benimsetme girişimlerinde şimdilerde. Hem de YÖK kanalıyla!)  ne de  adına ister  Kürt sorunu  densin, ister terör sorunu,  isterse de  kanlı olaylar...  Bunların hiçbiri parti kapatmayla bitmedi.

Biraz da işin bu tarafına vurgu yapmak için, haberi ilk duyduğumda yaptığım yorum şöyle oldu:
"Parti kapatarak sorun/savaş/gerilimleri yok edeceğini sanan devekuşu zihniyetinin ve mağrur gönüllülerin,  kapatılmasından sonra  zil takıp oynadığı partidir.
İlkin "Bir DEHAP vardı, ne oldu ona?" dedik;  arada biri çıktı "bir HADEP vardı, ne oldu ona?" dedi... Kel alaka biri de çıktı "Bir Refah  bir Fazilet vardı, ne oldu onlara?" dedi...


Beni bu kadar şaşkınlığa sürükleyen ise, bu kararı alkışlayıp "Hak ettiler!" diyenlerin, Kürt meselesi hakkındaki tutumu nedeniyle bugüne kadar kaç tane kapatılmış parti olduğunu bilmemeleri; ve dahi (laf lafı açar mantığıyla) İmam Hatipler'in Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı döneminde yaygınlaştırıldığından, siyasal İslam'ın temellerinin "Kominizm tehlikesi" bahane edilerek o dönemlerde pekiştirildiğinden,  zorunlu din dersi eğitiminin getirilişinden filan hiçbirinden haberlerinin olmaması... Parti kapatma davalarının hukuki değil, siyasi içerikli olduğundan bihaber olmaları... Ama ısrarla ve hala bir darbe beklentisi içerisinde oluşları, darbe yapan askerlerin halka şeker vereceğini sanmaları... Bu bakış açısına sahip olanlar da üniversiteli yüksek eğitimli kesim olunca, benim de bu eğitime itirazlarım başlıyor işte!


Sorum şu:  Parti kapatarak terör sorununu  veya  içerdeki savaşı bitirebileceğini sanmak  nasıl bir at gözlüğüdür,  nasıl bir devekuşluğudur? Daha kalıcı ve insana yakışır bir çözümü yok mudur?


Bu noktada durup başta Emine Ayna olmak üzere bazı partililerin ülke bütünlüğünü zedeleyici konuşma ve ifadelerinden dem vurulduğunu belirtmek isterim.
Pekala o zaman kanunlara (ve nizama) aykırı davrananlar cezalandırılsalardı? Hatta en iyi çözüm, sorunlar henüz ortaya çıkmadan önlem alarak çözmek olduğundan; işler bu noktaya gelmeden de bir şeyler yapılabilirdi düşüncesindeyim.  Ama kalkıp da apar topar,  yangından mal kaçırır gibi, böyle hassas bir zamanda demokrasiyi zedeleyecek dengesiz tutumlar sergileyerek zaten siyasete inancı düşük olan halkı daha da çözümsüzlüğe itmek de çözüm değildir.


Bir de  Ahmet Türk'ten Aysel Tuğluk'a kadar ve daha bir dolu DTP'li milletvekiline siyaset yasağı getirildi.

Unutmayın ki  bir gün size çok ters gelen bir parti veya akım, ülkenin yönetiminde esaslı güç sahibi bulabilir. Onlar da sırf bu nüfuzlarını kullanarak diğer partileri ve ideolojileri Meclis'ten ve yasal temsilden silmeye çalışsalardı;  bunu hoş karşılar mıydınız?


Ve beni asıl  DTP'nin kapanma zamanı şaşırttı.  Hani zaten AKP bu "demokratik açılım"  ile neyi açıyor anlamaya çalışıyorduk  ve anlayamıyorduk ya hani,  şimdi kafamız daha da bir karıştı.
Bu keşmekeşte, (medyamız tarafından her konudaki fikirlerinden düzenli olarak haberdar olduğumuz) Abdullah Öcalan da çıkıp (bkz) "AKP'deki zihniyet Türkiye'yi parçalanmaya götürür... 50.000 insanın öldüğü bir şeye artık terör denmez.  Batı'da bunun 10'da biri ölünce savaş deniyor. Ve savaşın tarafları olur"  dedi.
Zaten konuşan konuşana...


Her şeyden önce bu Türk Medyası'ndaki çığırtkanlığı düzene sokmadan bu ülkede değil Kürt meselesi,  hiçbir şey hallolmaz inancındayım.
Her kanal kendi siyasi görüşüne göre bilgileri çarpıtma,  kendine yontma,  ırkçı-milliyetçi-şovenist bir dil kullanımı  veya  enformasyonda elemeye gidip önemli bilgileri vermeyerek kendi gündemini yaratma telaşesinde...
Molotof mudur  monotof mudur nedir  (bkz: molotof kokteyli)  onları atınca kınadıkları çocuklar kadar,  İzmir'deki kibirli  (elit?)  kesimin devekuşluğunu ve DTP konvoyuna saldırıyı eleştirmedikleri bir yerde tv haberleri benim midemi bulandırıyor asıl.

(bkz:  ben Türküm cipe binemiyorum onlar neden biniyor)



Bu gelişmeden sonra okuduğum dikkat çekici bazı yazılar var, onların da linklerini veriyorum:
"Anayasa Mahkemesi erken seçimin yolunu açıyor"  -  Cemil Ertem, 11.12.2009, Taraf
"Son provakasyondan sonra"  -  Murat Belge, 12.12.2009, Taraf


Tabi ki  bu blogdaki yazılar benim şahsi görüşlerimdir.  Tek serzenişim bu ülkede neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görmektir.
Bıkmak, usanmak...
Zaten kısmetse birkaç gün sonra beni bu ülkede bıktıran ve ruhumu daraltan şeylerden bahsedicem. Şimdilik Yorumlar bölümünde bu son gelişmelerle ilgili denk geldiğim çeşitli kullanıcı yorumlarına yer veriyorum.


10 Aralık 2009 Perşembe

 Bu hafta sağlıkta başıma gelenler üzerine...

          (Sağlık sektörünün bokunun çıktığının resmidir)

Bugün günlerden Perşembe.
En az Cumartesi'nden beri, berbat bir hastalıkla cebelleşip nihayet çevremdekilerin tavsiyelerine uyarak Acillerde dolaşıyorum.
Daha önce bir yazımda da yazmıştım, "Aslında sadece iki ayak üzerinde sağlam ve dengede durabilmemiz bile başlı başına bir saadet."   Hani derler ya:  "Allah kimseyi doktorların eline düşürmesin; ama eksik de etmesin."
(bkz: Sağlık)

Neyse efendim. Bendeniz, sevemediğim ve pek çoklarınca da sevilemeyen şehir Ankara'da domuz gribine yakalandım sanırım. Bademcik sorunumun olduğunu zaten bu blogda defalarca yazdım. Önce kurbağa gibi şişen, üzerinde acı biberlerin kaynadığı bademciklerim;  ardından aniden yükselen bir ateşle, sağanak yağış gibi gelen alevli terlemeler, ardından gelen üşüme ve titremelerle dolu günler içerisindeyim. Çevredeki mikrop ve salgın yaygınlaştıkça, ben tam toparlanıyorum derken hoooop gene mikropların kucağına düşüyorum...  :(


Bütün geceler sabaha kadar uyuyamama ve 'yutkunamama' problemim ertesinde, geçen Pazar hastanefobime dahi meydan okuyarak Acil'e gitmeye karar verdim. İlk başta Hacettepe Acil'e gitmeyi düşünüyordum ama sonradan hem yakın olması  hem de fazla sıra beklememe hesaplarıyla yakındaki bir özel tıp merkezine gitmeye karar verdim.
Biliyorsunuz son yıllarda sağlık da bir sektör oldu. Yeni ticaret alanlarından biri olarak neredeyse her mahalle arasında pıtırak gibi biten böyle bazı özel sağlık merkezleri var.  İşte ben de bunlardan biri olan Engin Tıp Merkezi'ne gittim.
Ve evet,  nerden gittim ki!  :(

...
Son olarak iğne yapan o suratsız, yüzü gülmez hemşirenin bir eliyle iğne yaparken diğer eliyle cep telefonunda mesaj yazdığını gördüğümde bu oluşumla ilgili kendimi teselli edişlerim ve "İyi ki hastanefobimi yenip geldim" deyişlerim tamamen son buldu. Genel muayene ve Acil bölümünde bir tek benim olduğum bir mahremiyet durumunda dahi  kadın mesajlaşmasını iki dakkalığına geciktiremiyor! (Yani benim iğnemi yap, sonra ne bok yersen ye  isyanı!)
Gerçi sonradan sadece mesaj yazmakla kalmadı; tam bana iğne yaparken sohbet etmeye arkadaşları da içeriye doluşunca, iğnenin yapılışı dakikalar sürdü.  Ve ben utandım.  Kaldığım yurda geri döndüğümdeyse kalçamda acı bir sızı! Ve o günden beri bacağıma doğru uzanan bir ağrıdır sürüyor.  :(


Daha önce de değinmiştim,  Türkiye'de meslek ahlakı konusunda ciddi sorunlar var. Ne gazeteci denilenler gazeteci ahlakıyla haber yapıyor, ne doktor Hipokrat yeminini takıyor (takarmış gibi yapıyor), ne asker uzak durması gereken siyaset alanından çekiliyor, ne akademisi akademiye benziyor... İşte böyle bir ülkede hemşirelerin de durumu ortada.  Dünyanın parasını bayılıyorsunuz özel sağlık kurumlarında her bir iğne ve muayene başına, gene de olmuyor! Bana asıl bu ülkedeki insanların,  -kendileri sanki bulunmaz Hint kumaşıymış gibi-  siyasetçileri beğenmeyişi ve sürekli eleştirmeleri tuhaf geliyor. ("Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"  oysa)

Ani terleme, boğaz ağrısı, bademcik, artan ağrı şikayetiyle gittiğim ve şu an aklıma tükürdüğüm bu sağlık merkezinde, bende domuz gribi var mı yok mu bakılmadı bile! Boğaz kültürü istendi, kan tahlili istendi... Onlardan da çıka çıka guatr şüphesi çıktı, ek tahliller istendi. Sonuçları göstermek için doktorun yanına girdiğimde, obez doktor hanım cips yiyordu. Ne bir ilaç yazdı, ne bir ağrı kesici... Ben de baktım bunlardan hayır yok,  parayı bayılıp kendime gene bir Novalgin ve  Diclomed iğne yaptırdım.
Bizde böyle.  Kendi doktorun da kendi psikiyatrın da kendin olacaksın.


7 Aralık 2009 Pazartesi

 Gazete Siteleri-III

(Gazete Siteleri-I  ve  Gazete Siteleri-II  (Editör Mekanizması)  yazılarının devamıdır.)

Mayıs ayından beri, başta Radikal olmak üzere genel olarak gazete siteleri, internet gazeteciliği ve haber altı okur yorumları ile ilgili kişisel yorumlarıma dayalı bazı yazılar yazıyorum. Bunlardan editör mekanizması hakkında yazdıklarım bir anlamda yarım kalmıştı, oradan devam etmek isterim. Tekrar bu konuya dönmemi teşvik edense,  birkaç gün önce yaşadığım bir olay oldu.
       Milliyet İnternet'e üye olup bir habere yorum göndermiştim. Siyasetle veya gıcıklayıcı bir konu ile alakalı değildi. Hakaret ve küçük düşürücü ifadelerin olmadığı,  basit bir eleştiri yazısıydı. "Hülya Koçyiğit son 10 yıldır her söyleşisinde aynı cümleleri aynı sırada söylüyor"  gibi kısa bir şeydi. Ancak sanırım düşüncelerim editörün hoşuna gitmedi, dolayısıyla yayınlanmadı.  Merak edip araştırmacı bir gözle baktığımda, editörün hoşuna gidip yayınlanan bütün yorumların tamamen birbirinin tekrarı ve tek yanlı bir bakış açısından ibaret olduğunu gördüm.

Zaten bu yaklaşıma aşina olduğumu, daha önceki Editör Mekanizması başlıklı yazımda belirtmiştim. Biraz da bu haksız ve çirkin tutumlar nedeniyle blogumu bir kaçış yeri olarak görüyorum artık. Yine de insan şaşırmıyor ve bu tutuma tepki duymuyor değil.  Bu adı geçen gazetenin, Doğan grubunun ve genel anlamda Türk medyasının  okuruna, izleyicisine, takipçisine biçtiği rolün adı "figüranlık".  Kendi istediği  ve  (patronunun) işine gelen bakış açısını halka benimsetmek.  İletişim ve doğru bilgi verme gibi bir dertleri yok gibi.
Daha önce de dediğim gibi:

"Amaç; okurun, takipçinin düşüncesini yansıtmak değil zira... Amaç renk olmak, ara ara da ilgili basın-yayın kuruluşlarındaki yönetimin hislerine sıradan vatandaş olarak tercüman olmak. Yani figüranlık. Fikir ortaya atmak, görüşlerini interaktif olarak paylaşmak değil. Görüşlerin gazete yönetimininkilerle paralel gittiği ölçüde o platformda varsın zaten. Farklı düşüncelere geçtiğinde değersizsin artık, yok sayılabilirsin,  görmezden gelinerek yok edilebilirsin.
Yani uzun lafın kısası;  okur yorumlarında esas olan o medya kuruluşu ve o bakış açısındaki otoriteye yaranmak. Otoriteyi eleştirmek ise sansür sebebi. Türkiye gibi siyasal zeminin kaygan olduğu ülkelerde otoritenin merkezinde de zamanla kaymalar ve taraf değişimleri oluyor; medya gruplarının çıkarları gereği yandaşlık yaptıkları çevreler de değişiyor. Bunları da göz önünde bulundurmak lazım."


Özellikle yazının başında değindiğim  Milliyet İnternet  maceram sırasında,
az biraz zaman ayırıp sitedeki yorumları okuduğumda, 'yorum' diye girilen şeylerin çoğunlukla zekadan yoksun, laf olsun diye girilen, hatta belki haberi sabote etmek veya dalga geçmek için gönderilen zırvalar olduğunu gördüm. Sanırım sitenin editörleri de tam bunu istiyor. Gazete genel yayın yönetmenleri de aynı şekilde... Zira öteki türlü özgün şeyler olsaydı yazılanlar, yani daha nesnel ve okunası;  o zaman yorumlar yüzünden sorunlar yaşanmaması için daha ciddi ekstra bir kontrol mekanizması geliştirilmesi gerekecekti. Bu da daha çok külfet demek. O yüzdendir ki gönderdiğin yorum içerisinde bariz küfür olmadığı sürece,  (yazara yahut seçilmiş günah keçisine) istediğin hakareti ya da aşağılamayı yapabiliyorsun ve bu yolla  egonu tatmin ediyorsun buralarda aslında.  Ya da ezberlenmiş cümlelerle bezeli ucuz bir yalakalık ve boş tekrar gösterisine dönüştürebiliyorsun ortamı.
(bkz:  Gazetelerin internet sayfalarındaki okur yorumları)


      Not:  Zamanla mesela Radikal Online bu deneyimlerden bir ders çıkardı (sanırım öyle yani).  Zira bugün sitesindeki yorumları okuduğunuzda, eskiden olduğu gibi sürekli birbirinin tekrarı olan yorumlara,  yahut gazetenin yazarlarına hakaretle dolu ifadelerle bezeli ifadelere rastlamıyoruz artık. Bence hem editörün  hem de okurun bilinçlenmesi ile oldu bu gelişme.

Hatırlatmak isterim ki  bu gerzekçe yorum ve editör mekanizması yaklaşımına Türk Medyası'nda ilk tepki veren  yazar  Perihan Mağden  olmuştur. Gerçekten bir gün Radikal internetteki kendisine ait yazar sayfasını açtığımda hiçbir okur yorumunu göremeyince şaşırmıştım, sonra aynı hal devam edince anladım. Perihan Mağden kendi sayfasındaki okur yazma seçeneğinin tamamen kaldırılmasını istemiş,  böylece bu iğrençliğe dur demişti ki temiz bir tavır almıştı kendi sınırları içerisinde.


Birkaç hafta önce bu konular hakkında örnekler de vererek  Alper Görmüş çeşitli yazılar yazdı.  (bir tanesi)
Hürriyet/Gazete okurları o yorumculardan mı ibarettir? Değilse, öbürleri nerededir?
...
"Yorumlarda küfretmek neredeyse serbest,  ama Hürriyet'in genel çizgisine aykırı yorum yazdınızmı çıkmıyor."
...
Gazetelerin internet sitelerinin yöneticilerini uyarıyorum:  Akıllı olun.


Ne zamandır ben de tüm bunlardan rahatsız olup kendimce eleştirilerimi dile getiriyorum zaten.  Şimdilerdeyse bazı güncel haberlere gönderilen yorumlara bakınca,  bu yorumların ve yaklaşımların en az olayın kendisi kadar vahim olduğunu gözlemliyorum.
Mesela Konya otobüsünde bir genç, öylesine, önünde oturan adamın boğazını kesmiş. Onunla ilgili habere bakalım. Öyle okur yorumları var ki,  böyle bir olay bile nihayetinde zoraki siyasete dayatılmış. Efendim "ülke siyaseti böyle olursa bu tarz olaylar da kaçınılmaz olarak yaşanır!"mış.  Yorum bu.
Bu kadar mı siyasetçi doğdunuz siz şekerler?
Biri de  "ekonomik sorunlar ve işsizlik"  demiş. Katil üniversite öğrencisi ve olay yolculuk sırasında gerçekleşiyor, "işsizlik" nerden çıktı şimdi? Her işsiz olan boğazkesen olarak mı karşımıza çıkacak yoksa?
Biri de demiş ki  "Büyüklere saygı azaldı."
(Şaka gibi.)


Velhasılında herkes kendince bir düzen tutturmuş gidiyor.

Sorumluluk anlayışım gereği bir temennimi, yeri gelmişken belirtmek isterim.
Dilerim Taraf Gazetesi'nin internet sitesi, diğer gazetelerin yaptığı ve hala yapmakta olduğu hatayı tekrarlayıp okur yorumlarını sayfaya direkt olarak açmaz. Anlıyorum, bu şekilde daha çok ilgi/talep oluşuyor ama itiraf etmek gerekir ki Taraf ve Radikal gibi gazetelerimiz genel medyanınki gibi "görsel" ağırlıklı değil. Bakmak için değil okunmak için çıkıyor bunlar ve "yazı"ya ağırlık veriyorlar. Böyle gazeteler okur yorumlarına açıldığında çok çirkin bir şey oluşuyor. Okuduğunu anlayamayan ne kadar çok insanımız olduğunu görmekten tutun da ağız dalaşlarına kadar... Hakarete yer veren site editörlerinin, sağlam siyasi eleştirileri yok saymaları da ayrı bir ikiyüzlülük ve yayın kuruluşundan soğuma duygusu yaratıyor. Herhangi bir yazara, görüşleri sebebiyle sülalece seçkin küfürleri sayarken veya demokratlara söverken engel koymayan denetim, siyasi eleştiriye gelince ürkekleşiyor. Bir de "güne giden komşu kadınlar" diliyle sürekli döşenen (yazara) övgü mesajları var ki zaten o noktadan sonra gazete okunmuyor,  sadece bakılan bir şey oluyor.

Sonuçta onlarca forum sitesi var internette.  Gazete siteleri  birer forum sitesine dönüşmemeli.  En azından yorumları okumak isteğe bağlı olmalı  veya bir linke tıklayarak olmalı.  Ancak ilk etapta sayfa açılır açılmaz direkt görünür olmamalı.  Üstelik bu durum özellikle bol yorumlu yazılarda  sayfa yüklemesini de güçleştirip  bekleme süresini uzatıyor.

.