30 Kasım 2009 Pazartesi

Gündemdekiler (Kasım 2009)-3

Kurban Bayramı sürecinde az biraz vakit bulup bu Kasım ayı içerisinde hatırladığım son şeyleri de toparlamaya karar verdim. Bu vesileyle herkese iyi bayramlar dilerim.


DTP konvoyuna saldırı
Araçlar halinde seyreden DTP konvoyuna araçla çarpma, taşlama ve yuhalama şeklinde tezahür eden bir gerginlik vuku buldu bu ay içinde İzmir'de. Fotoğrafı internette aradım, ama maalesef aradığımı bulamadım. "Demokratik açılım" diye dillendirilen gelişmelerin, elit okumuş kesimde yarattığı gerginliğin bir başka yansıması... "Biri gazeteci dört kişi yaralanırken, bazı vatandaşlar DTP'yi bayraklarla protesto etti" diyor bir gazete sitesinde.

(Kişisel yorumum: Beni bu olayda en çok hukuk fakültelerinde okuyan bazı tanıdıklarımın yorumları şaşırttı. Siyasette taraflar olur, demokratik ortamda bir takım şeylerin mücadelesi verilir, gösterisi de yapılır. Ama insan taşlamaya "Oh olsun!" diyen bir mantık, şiddeti normal sayan bir değer mekanizmasını benimsemiş bu insanların adalet ve hukuk adına bu devlet ve bu topluma, dahası bu dünyaya ne faydası olur? Karamsarım şahsen.)
Bu noktada durup Murat Belge'nin 24 Kasım tarihli "Böyle devlet, böyle toplum" başlıklı yazısından kısa bir alıntı yapmak istiyorum:
"Sonuçlar ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz cahil yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler...
Böyle olması, bu ülkede insanlara verdiğimiz eğitimin niteliğiyle sıkı sıkıya bağlı. Savaşmayı bilen ama barışmayı bilmeyen ve beceremeyen bir toplum yaratmışız. Bu durumu genelleştirmek ve bütün toplumun böyle durup böyle düşündüğünü söylemek doğru değil. Ama devletin, insanların beyninin içine nüfuz etmesini kolaylaştıran iki temel kurum var: Birincisi eğitim aygıtı, ikincisi de medya."




Dersim/Tunceli İsyanı gerginliği ve CHP'nin kibirli tavrı sürüyor
Demokratik açılım görüşmeleri sırasında Onur Öymen'in yapmış olduğu Meclis konuşması sonrası (bkz), CHP yönetiminin Öymen'i koruması ve kınamaması, Kemal Kılıçdaroğlu'nun da bir Tuncelili olarak net bir tavır sergilememekte olması (ve böyle bir niyeti olmadığının sezilmesi) neticesinde; Tunceli CHP il örgütünün rahatsızlığını ve yaklaşık 400 kişilik bir grubun istifa ettiğini medya kanalıyla öğrendik.




Bu ay içerisinde ses getiren bir başka gelişme Kafes Operasyonu idi.
(Konu hakkında medyaya yayın yasağı getirildi diye biliyorum ben.)
İstanbul Poyrazköy kazılarından çıkan silahlara ek olarak, (benim de vakt-i zamanında ziyaret etmiş olduğum) Koç Müzesi bahçesindeki, (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hediye edilmiş olan) Uluç Ali Reis Denizaltısı'na çeşitli patlayıcıların yerleştirilmiş olması, müzeyi gezmek için okulların teşvik edilmesi ve kalabalık bir saatte patlatılarak toplumdaki gerginliği arttırmak amaçlı bir kumpas olduğu şeklinde bazı iddialar var. "Azınlıklara yönelik suikast ve bombalama planları" deniyor, konu hakkındaki soruşturmalar sürdürülüyor.
Olayın içine hem Koç hem TSK hem de medya yasağı girince, gene Türk Medyası'nda üç maymun oyunu sahnelenmeye başladı.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Deniz Kuvvetleri'nde bir grup askerce AKP'ye karşı yıpratma harekatı başlatmak için hazırlandığı iddia edilen bu plan sonrası tepki gösterdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sert mesajlar verdi (bkz).
Yasemin Çongar'ın, bu gelişmeler karşısında yazdığı bir yazısından yeri gelmişken alıntı yapmak istiyorum:
"...Gizliliğin gölgesindeki bir saygınlık sahte bir saygınlık değil midir aslında? Kurumları zedeleyen, yıpratan, o kurumlarda suç ve şer planları hazırlanması değil midir?
... Saygınlıklarını korumak için emir-komutayla susup, emir-komutayla konuşan bir medyaya muhtaç olan kurumların işi giderek zorlaşıyor."
(24 Kasım 2009, Taraf)




Hulki Cevizoğlu genel başkan
"Ecevit'in çizgisinden uzaklaştıkları" iddiasıyla DSP'den ayrılan Rahşan Ecevit'in kurduğu DSHP'nin genel başkanı Hulki Cevizoğlu olmuş ve "Ak güvercin yuvasına döndü" demiş.
Belki ilerleyen günlerde vakit bulursam Hulki Cevizoğlu ile ilgili geniş bir yazı yazabilirim.




Çığ
Kışla beraber doğa felaketleri yaşanmaya devam ediyor. Rize'nin 2600 rakımlı Ovit Dağı'nda çığ nedeniyle yolda kalan midibüsün içindeki 18 kişi, 39 saatlik bir çalışma sonunda kurtarıldı. Ekranlardan içerideki yolcularla yapılan telefon görüşmelerini izledik filan...



Bu arada Domuz gribi gündemdeki ana başlıklardan birini oluşturmaya devam ediyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ domuz giribi aşısını önerirken, RTE bu aşı kampanyasına bir nevi muhalefet babında kendisinin ve ailesinin aşı olmayacağını söyledi.
(Baktılar parti olarak kendilerine karşı gerçek bir muhalefet yok; kendi kendilerine muhalif olmaya başladılar anlaşılan. Gerçi neyseki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Her şey Allah'tan!" dedi ve aşıya gerek olmadığını söyledi de o alandaki boşluk kapandı.)





Pimi çekilmiş el bombası davası
Elazığ'da pimi çekilmiş el bombasını cezalandırma amacıyla bir askere veren ve sonrasında yaşanan patlama ile 4 askerin şehit olmasına yol açan Teğmen Mehmet Tümer'e
9 yıl 2 ay hapis cezası
verildi.

(Kişisel yorumum:
Dilerim yanlış işler yapanlardan sadece düşük rütbelilere ceza kesilerek göz boyama ve toplum vicdanını rahatlatma kolaycılığı yapılmaz.)






Afganistan'da, madenler zengini Afrika'da ve Ortadoğu'da, Filistin'de yaşanan olağan savaşlar devam ediyor.
"Olağan" demek aslında ne tuhaf, ne çaresizlik ama yıllardır süregelen bu bölgelerdeki savaşlar "olağan" oldu artık. Bazı haberleri okuyunca yine karamsarlığa kapılıyorum. Böyle bir dünyada insanların, arkadaşlarımın, hemcinslerimin ve milletimin bu kadar evlenip çocuk sahibi olma konusundaki isteklerini anlayamıyorum sadece... Hani biliyorum İslam dinindeki "Ölücez ve başka bir dünyada bla bla..." inanışı kaderci ve pasifleştirici rol oynayarak Dünya olaylarına hep mesafeli ve ilgisiz olmayı getiriyor ama... Ortadoğu'nun hali ortada, Dünya'nın hali ve doğanın hali ortada. Çok teknolojik olduk, çok modernleştik, yediklerimiz bile genetiği değiştirilmiş şeyler artık ama sonuçta ilkel insan toplulukları gibi hala savaşıp kesip biçip duruyoruz ve hala kan ve gözyaşı var. Bencillik ve açgözlülükse insanın var oluşundan beri saltanatını sürdürüyor.





Halis Toprak'ın kayınpederi, 5000 Liralık söz tutulmadığı için nikâhın iptalini istemiş.
Bu haberle ilgili okur yorumlarına şöyle bir baktım. Bazı insanlar gerçekten o kadar naif ki bütün suçu babaya atmışlar. Medyaya yansıyanlardan tutun şu resme kadar kız isteyerek gitmiş/seçmiş oysa... Aklıyla hareket etmiş.
Adam zaten zavallı bir durumda... Şirketlerini ve eski zenginliğini kaybetmiş ama direğim/mihengim sağlam derdinde inatlaşıp saçmalayıp duruyor. Kız ve ailesi de batan geminin mallarını toplama derdinde...





YÖK'ün aracılığıyla Türk üniversitelerinin işlevsizleştirilmesi ve siyasallaştırılması devam ediyor. AKP'nin gelişi, Fethullahçıların ve dincilerin yükselişi ile taraflar el değiştiriyor. Ancak zihniyet ve vesayetçilik olduğu yerde devam etmekte... Yani devran yine aynı devran.
Bu aralar Ahmet İnsel "YÖK'e karşı gelinemez mi?" diye sormuş. Neden demokratların sesi bu ülkede bu kadar cılız çıkıyor ki?





Ve son olarak üç şey daha...
Birincisi, bu bölümün en başındaki "DTP konvoyuna saldırı" haberi ile ilgili olarak bir yorumcunun yazdıklarından alıntı yapmak istiyorum:
"...Yıllardır devlet eliyle, medya aracılığı ile programlı bir şekilde sürüp giden Irkçı-Kemalist-Türkçü propagandaların sonucu geldiğimiz noktadır bilmiyorum yadsınacak birşey varmıdır... Ve ortaçağ karanlığının bir eylemi diye söylenip durulan, en son örneklerini Sudan ve İran'da gördüğümüz "Recm" taşlarından can havli ile kurtulmak amacındaki birinin önce olayların provokatörü olarak lanse edilmesi sonra da gözaltına alınması ne ile açıklanır bilinmez. Denilecek söz yazık, günah ve ayıptır. Güvenlik güçlerinin tavrı ise Maraş'ı, Sivas'ı Madımak'ı anımsatmaktadır.... Kürd Halkı oralarda ne olduğunu gayet iyi bilmektedir... Bir daha olmayacağının garantisi yoktur."
(blueknife - Radikal Online)


İkincisi, Hakkı Devrim son yaşanan Dersim gerginliği de eklenince, bir süredir sürdürdüğü siyaset ve üslup yazılarında daha net bir tavırla "CHP'den kime ne hayır gelir!" diye bir yazı yazdı Radikal'de... Yorumları şöyle bitiyordu:
"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ («gelişip büyüme») imkânı bulsun."
(24 Kasım Salı, Radikal)


Üçüncüsü, bazı rahatsız edici terör yanlısı gösteriler oldu son günlerde. Özellikle Bayram ve sonrasında bazı karakollara bombalar atılmış, çirkin bir dolu şey... Ayrıca bu bayram kapı kapı dolaşan çocukların sayısında ciddi bir düşüş vardı. Geçen bayram şeker toplamak için evlerinden çıkıp geri dönmeyen kayıp çocukların bunda payı olsa gerek.

24 Kasım 2009 Salı

ÇELİŞKİler

Son zamanlarda çelişkiler çok gözüme batmaya başladı benim. Şöyle bir düşünün bakalım. Hayatta ve gündelik yaşamda karşılaştığımız çelişkiler neler? Öylesine benim aklıma gelenler:

  • Ekonomik kriz var denip eyvahlanmalarla dolu günlerin tam ortasında, kentlerin bilimum yerlerinde plaza ve alışveriş merkezleri yapılması. Plaza inşaatların son sürat devam etmesi.

  • Kalite lafının bu kadar çok adının geçmesi ve pazarlanması; beri yanda tezat şekilde az olması.

  • Kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin donuk bir düşünce yapısına sahip olması. Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur" noktasında olmaları... Starbucks'ta kahvelerini yudumlayıp Opel arabalarında dolaşırken ve Cornettolarını yalarken, ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri ve güvendikleri tek geçerli yöntemin "ORDU VE ASKERİYE" olması.


  • YouTube'un mütemadiyen yasaklı olduğu bir ülkede, (Türkiye oluyor burası), o ülke başbakanının dış ilişkilerdeki tavır ve görüşlerini mütemadiyen YouTube aracılığıyla iletmesi. O ülkede YouTube ve internet yasaklarının aralıklı olarak devam etmesi ve sansürcü yaklaşımın devam edeceğe benzemesi.

  • Dünyada bir yandan gıda kaynaklarını tükenir, küresel ısınma ve nüfus artışı ile açlık ve kuraklık sorunu ciddiyet kazanır, GDO'lu ürünler tartışmaları giderek popülerleşirken; diğer taraftan devasa şişmanlık sorunu obezite'nin çağın yaygın sağlık sorunlarından biri haline gelmesi. Açlık ve aşırı tokluk hali...
    (tşk Zeki Coşkun)

  • Bir yanda çevreci Kyoto Protokülü'ne imza atmak; diğer yanda ülkedeki ormanları talan etmek ve son sürat yeni talanların önünü açmak. Kalitesiz yakıtlarla şehir havasının ağzına vermek. Susuz kalınca da Melih Gökçek gibi liderlerin engin tavsiyelerine kulak vererek yağmur duasına çıkmak.

  • 80'lerin dev projesi GAP'ın ne zorluklarla tamamlanmış olması; ancak ülkede tarımın ölmeye yatmışa benzemesi... Tarım reformununun bir türlü yapıl(a)mamış olması. Bunca yatırımı baraj ve sulama kanallarına yaptıktan sonra ekonomide tarımı gittikçe daraltmak ve dışa bağımlılığı arttırmak.
    (Pirinç, mısır ve şeker pancarını kendimizin üretmesi IMF anlaşmaları sonucu giderek sınırlanmış durumda.)



  • T.C. vatandaşı olarak gündemimizde "Laiklik" kavramına vurgu yapılmayan neredeyse tek bir gün görmemiş olmamız. Buna rağmen laikliğin bu ülkede hala tesis edilmemiş olmaması, olacağa da benzememesi.

  • Görevi bilgi vermek ve olaylara dikkat çekmek olan haber bültenlerinin, gerçekleri haberleştirmektense kör gözün parmağına şekilde devlet otoritesini ve Askeriye'yi bağnazca savunduğunu görmek. Aynı medyanın sonra kalkıp AKP'yi gerici ve tutucu olarak nitelemesi.

  • Gün geçtikçe kitlelerin hayattan beklentileri artar, para ve ve iş bulma sorunu ağırlaşırken; Başbakan'ın çıkıp "En az 3 çocuk!"ta ısrar etmesi...

  • Uludağ'da donarak ölen Ümit Özgen'den sonra, her dağda kaybolup sonradan bulunan kişinin haberinde olayla ilgili olsun olmasın, "Yerinden kıpırdamamış olması hayatını kurtardı" gibi bir son açıklama görüp editörlerin bayıcı ve mide bulandırıcı ruh hallerine şahit olmak.

  • Üniversite gençliğinin "Pazar Keyfi", "Yemekteyiz" ve benzeri türev programlara olan bitmeyen sevdası... Dizilere adeta abanması... Gelecekte okumuş cehaletin, okuma-yazma bilmeyen cehaletten daha fazla bu ülkeye sorun yaratacağı aşikar olmasına rağmen, birilerinin hala bu ülkenin ancak "eğitim"i arttırarak düze çıkabileceği yalanında ısrar etmesi.



  • İyi Türk Sinema filmlerinin gösterim salonlarında belirgin boş yerler varken, basit Türk filmlerinin bu kadar lafının edilmesi, gazlanması...

  • "Harbi kadın" ve "Türk halkının en çok güvendiği ünlü" Seda ablamızın, yaptığı programlarında ne zaman kendisine karşı muhalefet sesleri yükselse; derhal reklam arasına girmesi ve ertesinde aba altından sopa göstermesi. Harbi ablamızın reklam filmlerinin tiksinç ve yılışık olması. Programındaki acılı annelerin reklam ajansından çevirme oyuncu olduklarının açığa çıkmış olması ve hala harbi abla modunda gazlaması.



  • Kendi hakkını savunmaktan aciz olup devekuşu misali yaşayanların, hukuk kariyerinde büyük büyük ideal ve hayallerinin olduğunu görmek. İnsanoğlunun kendi gerçeğini görmekteki zaafiyeti ve dengesiz özgüveni.

  • Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, emekliye ayrılmalarından dolayı vakt-i zamanında yemek davetinde bulunduğu bazı büyükelçilerin protestolarıyla karşılaşması. Gül'ün davetine katılmayarak Türkiye adına yurtdışında temsil ettikleri Cumhurbaşkanlığı makamına nezaketsizlik yapmaktan çekinmeyen aynı büyükelçilerin, ülkede darbe yapan cuntanın başı ve bugünlerin mucidi Kenan Evren'i Türkiye adına yurtdışında temsil etmiş olmayı zül saymamış olmaları.
    (tşk Lale Sarıibrahimoğlu)

  • "Hakikat, hakikat" deyip duran hakikat timsali Perihan Mağden'in hala daha Tarkan'dan medet umması... (Tarkan'ın ne hakikati, ne inandırıcılığı kalmıştır?) "Kalite timsali magazin yazarı" biri olarak Recep İvedik'i ivedikleye ivedikleye çıkaracak mertebe bulamaması harbi çelişki değil miydi?

  • İbrahim Tatlıses'in bir türlü gözünün doymaması. Hala daha "Ben mağaradan geldim, halktanım, sizden biriyim" muhabbetini yapıyor oluşu. Mazlum edebiyatının dibine vurup zirvelerde dolaşması...


19 Kasım 2009 Perşembe

Gündemdekiler (Kasım 2009)-2


CHP ve Onur Öymen
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in Meclis'te yapılan demokratik açılım toplantıları sırasında terörle mücadele konusu hakkındaki görüşlerini dile getirirken, geçmişteki Dersim İsyanı'nda uygulanan yöntemi sanki överek yaptığı konuşma dikkat çekici ve üzerinde durulması gereken bir tutum idi.
"Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp "Bu savaşı bitirelim" demedi. Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait İsyanı'nda, Dersim İsyanı'nda, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse 'Analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi?" demiş kendisi.

Bu sözlere ve bu tavra tepki olarak, Tunceli sokaklarına Onur Öymen'in Hitler'e benzetildiği fotoğraflar asılmış. Ayrıca Öymen'in insanlık suçu işlediğini dile getirip istifa etmesini, CHP'nin özür dilemesini isteyenler filan oldu...
Artık bu kadar da saf olmamak ya da safı oynamamak lazım diye düşünüyorum.
Onur Öymen'e gelince... Dış politikatada görevli olduğu zamanlarda Kardak Kayalıkları krizi gibi konularda Türkiye'yi krizlerin ve buhranların içine iten (bkz), halkı bir obje/nesne olarak gören, Anadolu insanını ve değerlerini küçümseyen bir Roma valisini hatırlatıyor bana...


Recep Tayyip Erdoğan Onur Öymen'in bu sözlerine: "Dersim'de olanları savunanları ben insanlıktan nasibini almamış olarak değerlendiriyorum. Terör örgütü ile benim Kürt kökenli vatandaşlarımı bir araya getiremezsiniz" diyerek siyasi bir üslupla cevap vermiş. RTE'nin bu ay içerisinde ilginç bir başka çıkışı ise şöyle oldu:
"Atam izindeyiz diyorlar. Onlar izinde, biz çalışıyoruz. Baykal yoksa sen dört dörtlük gerici misin?"





Meclisteki Demokratik Açılım oturumu görüşmelerinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ardından DTP Genel Başkanı Ahmet Türk kürsüye geldi ve şunları söyledi (karışık alıntılar yapıyorum):

"Kürt sorununun ortaya çıkması, büyümesi, derinleşmesi ve çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hale gelmesi elbette ki uluslararası sistemden de bağımsız ele alınamaz. Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden, hiçbir şey yapamayız.

Bize göre farklılıkların inkarı ve demokrasi yoksulluğu ülkeyi istismara açık hale getirecektir. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların bir çoğu bile, bunların değirmenlerine su taşıdığını fark etmedi. Bazıları da "ülkelerinin birliğini koruma" adı altında, yapılan hataların Türkiye’yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi. Kürt sorunu ve ortaya çıkan savaşın nereden beslendiği konusunda yanlış değerlendirmeler yapıldı. Bu topluma benimsetildi ve kamuoyu yanıltılarak "terörle mücadele" adı altında örtülü bir savaş yürütüldü. Bu çatışma dönemlerinde, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye'de ve Dünya'da duyulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan infazlar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar; sıkı yönetim ve OHAL gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. Bunları yazan gazeteciler öldürüldü. Gazete binaları bombalandı. Milletimiz gözlerimizin önünde kontrgerillla tarafından öldürüldü. Bu cinayeti izleyenler elini kolunu sallayarak dolaştı.

Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur. Bu şekilde kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler fakat bunların neler olduğunu, nereden kaynaklandığını gündeme getirmediler.

...
(Kürt halkı için) Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi. Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarcı, baskıcı şiddet yönetimi isyanları doğurdu. Bu defa devlet bu isyanları bastırmak için şiddete başvurdu. Ağrı ve Dersim isyanları doğru okunamadı. Akıl almaz baskılar katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü?
Katliamcı politikaları, hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler, bunun cezasını halkımıza verecektir.


O dönemlerde, (var olan) sorunların üstüne şiddetle gidildi; tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Kimi çevreler ise Kürtlerin herhangi bir sorunları olmadığını, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.
...
Biraz empati yapın. Birileri çıksa ve yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza zorla Kürtçe eğitim yaptırılmasına eşitlik diyebilir misiniz?
Eminim bunun düşüncesi bile bazılarını tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti bakımından dilinin inkar edilmesi, yasaklanması nasıl bir travma yaratmaktadır. İşte düşüncesi bile sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. "Kürt diye bir halk yoktur, bunlar dağlarda yürürken çıkardıkları seslerle Kürt olarak adlandırılan dağ Türklerdir" tanımı bile üniversitelerde tez olarak okundu.
Birisi çıkıp da geçmişte yapılan bu hatalardan dolayı özür dileme erdemini gösterememiştir.


Peki bunca hata, inkar, baskı, sindirme girişimi, işkence, cezaevleri, operasyonlar; sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu? Sorunun giderek büyümesine neden olan bu uygulamalar değil midir? Bu yanlış politikalar kim adına uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi? Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikler oluşturduğunu belki birileri yeni fark ediyordur. Biz 20 yıldır bunu söylüyoruz. O dönemde derin devlet demek bile suçtu. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret gösterdik.

Şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Yıllardır devletin arkasındaki kamu ve medya gücüyle olaylar çarpıtıldı. Bu nedenle Kürt sorununun ortaya çıkışı ile, sonradan yaşanan acıların da karşılıklı olduğu anlaşılamadı. Bölge halkının sevincini bile zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de bu algı yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

Yaşadığımız sorunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutları da çok ciddidir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk, insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bugün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa, toplumdaki dayanışma gücündendir.
"Şiddet vardı yatırım yapılmadı" diye geçiştiremezsiniz. Bakınız 1940–1980 yılında bölgede bırakın silahlı hareketleri, siyasi bir hareket bile yoktu. Ama o dönemde bile devlet ve özel yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Hiçbir etkisi olmamış demek istemiyorum ama raporlarda ortaya çıktığı gibi bilinçli bir ihmal sonucudur. Son dönemlerde hükümetlerin sınırlı girişimleri de bu politikanın kırılmasına yetmemiştir."
(Tüm yazı için bkz)





Albay Dursun Çiçek yine serbest!
Bir içeri bir dışarı şeklinde sorgulanıyor kendisi. TSK için ise dün bir "kağıt parçası", bugün "gereği yapılıyor", yarın "belge elimize ulaşmadı"... Daha güvenilir insanlar olup daha güvenilir kurumlarımız olmasını dilerdim şahsen.




Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, yapılan genel kuruldaki seçimlerde yönetime tekrar seçilemedi. Böylece YARSAV'da Eminağaoğlu dönemi sona ermiş oldu.

Bir yazımda "Doğru bir şekilde bakıldığında, dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım" demiştim (bkz: Ergenekon'un Portresi).
Bu haber hakkında bir gazete sitesinde yaptığım yorum ise şöyleydi:
"Bir Eminağaoğlu gider, bir başka adı-sanı-tipi başka Eminağaoğlu gelir. Önemli olan zihniyet ve birey kültürünün gelişmişliği... Bir de bu hukuk fakültelerinin, hukuk ve adalet işleriyle uğraşanların durumu nedir ülkemizde?"




Yargıtay, Fikri Sağlar'ın köşe yazısını basın özgürlüğü kapsamında değerlendirdi
Eski bakanlardan Fikri Sağlar, gazetedeki köşe yazısında "Dolmabahçe'de Büyükanıt'a dosya verildi mi?" diyerek Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasında Dolmabahçe Sarayı'ndaki çalışma ofisinde yapılan özel görüşmede, eşi Filiz Büyükanıt'ın bazı harcamalarıyla ilgili bir dosyanın kendisine verildiğini iddia etmişti. Yargıtay Büyükanıtların açtığı 17 bin TL'lik tazminat cezası kararını bozdu.

Bir yorumcunun (tayfuncakir1971) Radikal'de yazdıkları ilgimi çekti:
"Apolet farkı diye yorumlarım ben bu haberi. Bağımsız yargımız Van savcısını HSYK kararıyla yok ederken ne de olsa apoletler yerindeydi. Şimdi apoletler yok, istediğimiz kararı veririz moduna geçmeleri normal. Gerçi bu tavır sadece yargı için geçerli değil. Hatırlarım, basın da zamanında Doğan Güreş'e milletvekili olduğu dönemde etek giydirmişti. Yazıklar olsun ikircikli tutumlar sergileyenlere..."
(Doğan Güreş: 1990-1994 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmış emekli bir asker.)




Bu arada Dersim ile ilgili Meclis açıklamaları yüzünden, Kemal Kılıçdaroğlu Onur Öymen'in özür dilemesini istedi. Partiden istifa etme veya protesto etme gibi bir niyeti yokmuş kendisinin. Zaten sonradan tatlıya bağlandı sanırsam. Danışıklı dövüşler düellosu...




Ve Münevver Karabulut'un öldürülmesiyle ilgili iddianame tamamlandı.

Cem ile babası cinayeti planlayarak birlikte işledi, amca Cem'i kaçırarak saklanmasına yardımcı oldu, anne de delilleri yok etti.

10 Kasım 2009 Salı

Gündemdekiler (Kasım 2009)

.
Başbakan "Aşı olmam" dedi, Sağlık Bakanı ile ipler gerildi.
Bu aralar gündemde yoğun şekilde 'Domuz gribi' ve 'GDO'lu ürünler' var. Arada da çeşni niyetine "kağıt parçası" (AKP ve Gülen'i bitirme planı) denilen meşhur belgenin ıslak imzalısı! Düzen hep aynı düzen. Her söz yalan olmuş ama ne gam! Öyle değil mi? Bu arada bir Münevver vardı, ne oldu ona?


Yine korucu vahşeti
Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde köy korucusu İsmail Akyol ile oğlu Abbas Akyol, özel bir otomobili kalaşnikof tüfeklerle kurşun yağmuruna tutmuş. Otomobilde bulunan aynı aileden biri kadın 4 kişi yaşamını yitirmiş. Saldırgan baba-oğul daha sonra Jandarmaya giderek teslim olmuş.
Yaşamını yitiren Necmettin Aras'ın, saldırganların damadı olduğu ve daha önce de iki kez kendileri hakkında Savcılık ve Jandarma'ya şikayette bulunduğu ortaya çıkmış. Eşi Perihan Aras'ın korucubaşı olan amcası ve yine korucu olan babası ile ağabeyi tarafından tehdit edilip kendisinden zorla rüşvet istendiğini avukat Serdar Çelebi'ye anlattığı iddia edilmiş. Bakınız düzen yine aynı düzen... Silahlar çözüm olarak benimsendiği sürece bu tarz haberler-olaylar bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmaya devam edecek.
(Haberin ayrıntıları için bakınız.)



Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut, köşesinde kaleme aldığı bir yazıda Rojin için "Dağa kaldırır, seks kölem yapardım" dedi. Rojin mağdur rolünü üstlenip suç duyurusunda bulundu. Serdar Turgut yanlış anlaşıldığını söyleyip özür diledi.

Aslında mizahi bir yazının içinden belli bir bölümün çekilerek dehşetengizleştirilmesi idi bence. Ne var ki sonradan kendisinin de dediği gibi, Türkiye'de pek abartılı mizah örnekleri anlaşılmıyor. Özellikle Yıldırım Türker'in söylediklerine katılmakla birlikte, abartılı bir öfke gösterdiğini düşünüyorum bu kez.
Şöyle bir bakalım.
İşte Serdar Turgutun yazısı: PKK teröristi olmadığıma pişmanım
Bu da konu hakkındaki sonradan yazdığı ayrıntılı yazısı ve özrü: Rojin'in zeki olduğuna inanıyorum




Türkiye Kültür Vakfı'nın Haliç Kültür Merkezi'nde düzenlediği 40 Vakıf İnsana Saygı Kongresinde RTE: "Merhum Turgut Özal'ın o zaman gördüğü ve cesaretle savunduğu fikirlerin uzun bir kesintiden sonra tekrar savunulması gerektiğine inanıyorum" dedi.
Erdoğan'ın konuşmasının ardından Turgut Özal ile ilgili sunum yapan İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim üyesi Berat Özipek, son günlerde tartışılan demokratik açılım ve İrtica ile Mücadele Eylem Planı'yla ilgili "Turgut Özal yaşasaydı kesinlikle demokratik açılıma destek verirdi. AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planına karşı gereğini yapmasını beklemez, Genelkurmay Başkanı'nı görevden alırdı" dedi. Özipek'in sözleri alkışlarla desteklendi.



Çeşitli üniversitelerdeki YÖK protestolarında pek çok olay çıktı. Üniversitelerde gene yaralanmalar, zarar gören kütüphaneler...
Siyaset, siyaset ve yine siyaset...



Taraf-NTV zıtlaşması devam ediyor.
Ahmet Altan CNN Türk'te katıldığı bir programda, "Biz yanlış bir haber yapmadık aslında. NTV neden GMT saati uygulamasını 48 saat sonra açıkladı? Ve savcılara bu konu hakkında bilgi vermişler miydi?" gibi bazı açıklamalarda bulunca NTV de mahkemeye gitmeye karar vermiş.



Berlin'de yapılan MTV Avrupa Müzik Ödülleri'nde Türk rock müzik grubu Manga Avrupa'nın en iyi sanatçısı seçildi.


Devamı için bkz:
Gündemdekiler Kasım 2009-II
Gündemdekiler Kasım 2009-III

6 Kasım 2009 Cuma

Üç vakte kadar...

Ekim ayına şöyle bir geri dönüp bakınca, eksik kalan epey şeyler olmuş galiba... Ekim 2009 Kısa Kısa'ya ek olarak bir Gündemdekiler toparlaması daha yapıyorum. Üç vakte kadar buradayım.
(Bu da böyle ilginç bir blog işte!)


Edit: Kaç gündür inanılmaz bir Gündemdekiler yazısı hazırlıyordum ki... İnanılmaz bir salaklıkla farkında olmadan yazdıklarımı silmişim! Sistem de 1-2 dakika aralıkla otomatik olarak kayıt yaptığından, belgenin son hali maalesef bomboş bir sayfa gözüküyor şu an!
Ekim ayında çok çok önemli şeyler olmuştu oysa, büyük bir boşluk oluşacak ama maalesef durum bu :(

2 Kasım 2009 Pazartesi

KANAL-İ-ZASYON


Yaklaşık 1 buçuk saatlik bir yeni dönem sinema filmi.
Yönetmen + Senarist: Alper Mestçi.

Başrollerdeki oyuncuları afişten de az çok seçebilirsiniz.
Erol Günaydın, Rasim Öztekin, Serhat Özcan, Orhan Aydın gibi tanınmış oyuncular ise yan rollerde. Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy, Metin Uca gibi isimler de sürpriz rollerde yer almış.

Geçen gün büyük bir salonda izledim ve eğlendim ben şahsen. Zaten Shockhaber'den Zaga'ya, ordan Şahan Gökbakar'ın tv skeçlerine kadar şimdiye dek dile getirdiği şeyleri biraz daha farklı bir tema ve değişik unsurlarla sinemaya aktarmış Alper Mestçi. İlk başta (filmin başında) Okan Bayülgen'in sırıttığını ve neden kadroya en tepeden alındığını anlamasam da, sonradan canlandırdığı İmdat tipine uygun davranan "bir fakir deli" olduğunu anladım. Güzeldi. Bir Türk filmiydi.


Televizyon eleştirileri yaparken ürettiği Hayvanım olur musun?, Kim 500 tokat ister? ve Sarı Bıyık ile Haber Bülteni gibi buluşlar sırıtmamış ve toparlamayı bilmiş bence. Filmin sonuna doğru İmdat'ın hapishane günleri ile ilgili yorumu ve bir sinema sitesindeki izleyici görüşü ile bu nadide sinema yorumumu da noktalayayım:
"İçerde düşündüm de... 50 kişi, tam 50 kişi; buna bööle bakarken içerde olduğunu unutuyo. Acaba dedim, dışardakiler de buna bakarken dışarda olduklarını mı unutuyo?"



"Ben sinemaseverim" diyen herkesin bu filmde seveceği birşeyler var bence, sadece nasıl baktığınızla alakalı... Aslolan ne kadar az veya ne kadar çok güldüğün değil zaten bu filmde (komedi anlayışı insandan insana değişir), benim Kanal-i-zasyon'da en çok takdir ettiğim şey Türk sinemasında komedi adına bir ilki başarmış olması.
Adamlar (senarist ve yönetmen) medya eleştirisi gibi bir konuyu ele alıp onu bir sinema filminin içine adapte etmişler. Bir sürü tv programı var filmin içinde, onlar için özel dekorlar, logolar, müzikler filan hazırlamışlar, hiçbiri de skeç gibi durmuyor, gerçeğinin ta kendisi gibi ama bir yandan da mizahi bakış sağlanmış vesaire vesaire... Böyle bakıldığında çok zor bir işin altına girmiş zaten film! Büyük ölçüde de başarmış bence.
...
Haa daha iyi olamaz mıydı? Mesela başrol için oyuncu seçimi bence de yanlış, Okan'ı rolle bütünleştiremiyor insan. Engin Günaydın süper olurdu diye düşündüm ben... Sonra filmin hikayenin aktığı kısmılardaki montajı daha hızlı olabilirdi, programlar çok tempolu olduğu için hikaye kısmı durağan kalıyor.
...
E tabii maalesef bazı durumlara gülmek için de onları bilmek gerekir, farklı bir gözle algılayabilmek gerekir. Sen televizyonu zaten eleştirel bir gözle izlemiyorsan, sadece boş boş bakıyorsan sinemada da milletin güldüğü pek çok yerde niye gülüyor ki bunlar yaw, nesi komik bunun dersin! Onlar aslında 'sana' gülüyorlar arkadaşım, 'seninle' gülmüyorlar! :)"
(Nariku, sinemalar.com)


.