29 Ekim 2009 Perşembe

TARAF'ın NTV Asparagası

.
Taraf gazetesi, bu ayın 22'sinde bomba etkisi yaratan bir haberi manşetine taşıdı: Ölüm helikopterinde 139 defa arandı

"Bir kaza sonucu mu yoksa suikast ile mi öldüğü yönünde hala şüpheler bulunan Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaza gününde, kaza anı öncesinde helikopterde seyir halindeyken NTV'den 150'ye yakın kez arandığı, bu sayede manyetik alan yaratılarak uçağın düşürülmüş olabileceği; ayrıca helikoptere yapılan telefon aramalarının kaza saatinden sonra aniden kesildiği" şeklindeydi haber.

Tabii büyük dikkat çekti, tartışıldı...
NTV'den özellikle Ruşen Çakır ve Mirgün Cabas'ın bu iddialara cevap verirkenki tavır ve tarzlarını görmenizi isterdim. Tam bir vakar örneği ve gazeteci inceliği sergilediler bence. Bunlar bizde nadide duruşlardır, şahıslarını bizzat tebrik ederim.


Tüm olay, NTV'nin saat ve zaman ayarını GMT saatine göre yapması ve Türkiye saati ile GMT saati arasında 2 saat gibi bir zaman farkı olmasından kaynaklanıyordu. Sonradan bu bilgiyi hem NTV'nin açıklamasından hem de 24 Ekim tarihli Taraf manşetindeki haberinden öğrendik. (TİB Başkanı dün akşam açıkladı... Kayıtlar yanlış)


Taraf, NTV'nin olaya ironik yaklaşımını yansıttığı yandaki fotoyu kendisi de kullanarak manşatten özür diledi. Belgeye dayanan ama bilgiye dayanmayan, konu hakkında uzman kişilere bir ön danışma gereği bile duyulmadan manşete taşınmış ve üzerinden Ahmet Altan'ın boydan boya bir köşe yazısı yazdığı bir Mehmet Baransu haberiydi.

Ahmet Altan ne demişti peki? (Yazısının son paragrafından alıntıdır.)
Ya savcının elindeki resmî telefon kayıtları hatalı ve biri savcıyı şaşırtıp soruşturmayı yanlış yönlendiriyor.
Ya da "biz aradık" diye canlı yayında itiraf ettiklerine göre NTV'den birileri o helikopterin düşeceğini, daha düşmeden önce biliyordu.
Hangisi?

(23 Ekim 2009, Ntv ve gazetecilik, Taraf)

Bu hengamelerin ardından Ruşen Çakır; Taraf'ın ve Taraf'ı yönetenlerin kibrinden rahatsız olduğunu ntvmsnbc'deki Ahmet Altan ve gazetecilik başlıklı yazısında dile getirdi. O kibrin, kendisini ve beraber çalıştığı ekibini üstünkörü bir habercilikle "suikastçi" veya "komplocu" gibi sunmasından; haklarında hak edilmemiş şüpheler yaratmasından dolayı tepkisini ortaya koydu.
"Ne kadar başarılı ve etkili olursa olsun; bir gazeteye, gazeteciye ve gazete yöneticisine hiç yakışmayan bir tutumdur kibir" diye başladığı meramını dile getirme yazısını, "Ahmet Altan bir telefon açıp Mirgün'den ve onun şahsında tüm Ntv çalışanlarından özür dilemek zorundadır" diye sonlandırdı. Aralarda bir yerde Mehmet Baransu'yu asla affetmeyeceğini de söyledi.


Belgeler mühimdir. Ama belgeleri doğru şekilde yorumlamak daha da mühimdir. Taraf, bir şekilde elde ettiği belgeleri böyle acelecilik ve aman sendecilik anlayışıyla gündeme sürüyorsa, bu çok ciddi bir tehlikedir de aynı zamanda. Hızla gelişen süreçte bir sözlük sitesinde konuyla ilgili şahsi yorumum ise şöyle oldu:

"Duygusal, heyecanlı ve yüksek tepki verme eğilimi içindeki Ahmet Altan ile; bir türlü çözemediğim, çözülemeyen kadın gazeteci Yasemin Çongar'ın yönetimindeki bir yayın organı olarak; 23 ekim 2009 tarihli manşet ve kimi köşe yazılarında etik ilkeleri ile gazeteci inceliklerini rafa kaldıran bir habercilik anlayışı ortaya koyarak asparagasın dibine vurmuştur Taraf.

Beri yandan, -bu kelimenin azami gereksiz kullanımla fazlasıyla anlamından soyutlandığını bilsem de-, romantik bir adamın yönetimindeki bir oluşumda karşılaşmamın hayret vermeyeceği şeyleri yaşatmaya devam ediyor. Arzu edenler romantik adamlardan da mantık beklemeye devam edebilir. Ntv gibi bir yayın organına inandığı için baş kaldırma cüretini mantıklı kaç adamda bulabilirsiniz, onu da bir sormak lazım."
(#17085748, Ek$i Sözlük)



Bu olayla ilgili dikkate değer bir başka kritik ise Taraf gazetesi bünyesinde medya eleştirileri yapan gazeteci Alper Görmüş'ten geldi. Alper Görmüş, 27 Ekim 2009 Salı tarihli Medya İronik köşesinde şöyle diyordu:

Benim algılamama göre; bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşku ile "gazeteci kuşkusu" arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.
...
Gazete yöneticilerinin, "NTV ile konuş, sonra getir haberini" demek yerine bu işe kendilerinin girişmelerini, muhabiri hataya sürükleyen "patlatalım şu haberi" aceleciliğini onların da paylaştığını gösteriyor.
...
Bu sonuçta, Taraf'ı beğensin beğenmesin bütün okurlardaki "Sarsıcı haber beklentisi"nin de büyük payının olduğunu düşünüyorum. Bu bir tuzak. Bir gazete gündemi belirleyen gazete olmak gibi bir imaj edindiğinde okurlar bir beklenti içine giriyor, bu duygu zamanla okurlardan gazetecilere sirayet ediyor ve okurlar gibi onlarda da bir tür bağımlılığa yol açıyor.
Bunu zorlamaların, abartmaların, "gündem belirleyecek haberler" söz konusu olduğunda şüphe eşiğini aşağı çekmelerin izleyeceğini tahmin etmek zor değil.

Tüm yazı için bkz.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Magazin Saltanatında Timuçin ESEN denen bahtsız bir kul

.
Ekim ayının ikinci haftasına girerken böyle bir şey oldu. Değinmek istiyorum kendimce...

Timuçin Esen, duyduğum ve anladığım kadarıyla, magazincilerle konuşmak ve onlara malzeme vermek istemeyince, muhabirler tarafından fiziksel + sözel tacize uğruyor ve tartaklanıyor. Üstüne bir de "Basına saldırı! İçkili içkili üstümüze saldırıyorlar" tadında Beyoğlu Polisi çağrılıyor. Hayır görüntüleri izlemedim. Ama zaten izlemeye gerek yok, Türk basınında bilmem kaçıncı suyunun suyu bu.
Buraya kalkıp Timuçin Esen'in yerlerde sürüklendiği bir fotosunu koyacak da değilim. Buyrun buradan yakın bakalım.



Daha önce de çeşitli yazılarımda değindiğim gibi, Türkiye'de hem 12 Eylül hem Özallaşma (bilinçsiz liberalleşme?) hem de kültürel eksikliklerin yarattığı geniş boşlukta bir "Magazin Saltanatı" kuruldu. En büyük gazetelerimizin, en büyük tv kanallarımızın güzide demirbaşı olmakla kalmadı magazin; ana haber bültenlerine, ama asıl en önemlisi her habere, siyasete, kısacası her şeye bulaştı. "Yapay bir gündem" oluşturuldu.
Ülkemizde, yakın çevremizde ve dünyada çok önemli olaylar olurken; tarihimizde yüzleşmemiz gereken nice tanımsızlıklar varken; bizler evlerimizde "aldatma/aldatılma hikayeleri"ni izledik senelerce... Bir takım kadınların yeni doğmuş bebelerinin gaz çıkartmaları veya bademciklerinin şişmiş olması veya sadece "agu" demiş olması bile en büyük ulusal gazete ve televizyonlarımızda manşet kıvamındaki yerleri işgal etti.

Bütün bu "Uyumak güzeldir" seanslarında, ünlü kişiler de magazincilerle ele ele kol kola bir bütünlük sergiledi. Sık sık magazinci abilerini arayıp dertleştiklerini, yaz tatilinde bir yere filan gitmeden önce arayıp bilgi verdiklerini, aldatma haberlerini beraber konuşarak hazırladıklarını olaylar yatıştıktan sonra kendileri çıkıp Esra Ceyhanlarda Meyhanlarda anlattılar. Göte parmak, enseye şaplak kıvamında bir popüler kültür düzeyi oluştu böylece.


Ünlüler ile aradaki bu sıkı fıkı, al gülüm-ver gülüm ilişkiye bir de gazete tepelerindeki kontlardan magazine verilen büyük krediler eklenince; sokaktaki haberi toplayan cahil ve törpülenmemiş muhabir güruhu iyice köpek sürüsü gibi olmaya başladı. Ve nedense hep "kendi halinde takılan, onların önüne et atmayan adamlar"a çemkirdiler.


Bu son olayda ise, özellikle magazin eleştirilerinin sadece muhabir ve kameramanlar ile sınırlandırılması rahatsız olmama neden oldu. Sığ bakan bir toplumuz bence, olayları tek bir açıdan (genellikle de sadece görünen açıdan) değerlendiriyoruz.
Kuzum sizin "muhabir" dediğiniz kimdir? Bir anlamda emir eri. Tamam, o da eleştirilebilir, o da yaptıklarından mesul elbette ama asıl Türk Medyası'ndaki hakim bakış açısının ve gazete yöneticilerinin hatası. Magazin her toplumda ilgi çeken bir şeydir nihayetinde. İlgi çekiyor diye bizim kadar bunu yaygınlaştırıp her haberi magazinleştirme anlayışından da muhabirler mi mesul peki?

Ve tabii olay ilgi çekti, çok konuşuldu. Bence bu olayla ilgili kaleme alınmış en bütünleyici yazı Yıldırım Türker'den geldi. Bazı bazı yerlerine bir bakalım hele:


"Şahsi hayat pazarlaması pazar oldukça, eli otomatik kameralı bir güruh gece sokaklarında önlerine çıkana kök söktürüyor doğal olarak. Çünkü sıcacık evlerinde-bürolarında kendilerinden nasıl ve ne yolla olursa olsun 'haber' bekleyen amirlerinin elinde, sendikasız ekmek paraları.
Antalya Film Festivali'nin gala gecesine katılan Nurgül Yeşilçay ve Cem Özer kollarına siyah bantlar takarak Timuçin Esen'e reva görülen zulmü protesto etmiş. Bantların gerekçesini öğrenen magazin basıncıları da onları kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak protesto etmiş. Aman da ne onurlu bir direniş! Oysa kendilerini yalvar yakar uzaklaştırmaya çalışanların karşısında kamera ve mikrofonlarını yere bırakmak ne kelime, insanların kafasına indirmeyi de iyi biliyorlar.
Timuçin Esen, genç bir oyuncu. Şimdiye dek magazincilerle hiçbir enseye tokat göze parmak ilişkisine girmediğini biliyoruz. Kendini ve hayatını korumaya çalışan, şan şöhret peşinde çırpınmayan bir vatandaş olarak ne bir söyleşi ne bir demeçle ödüllendirdi magazincileri. Başına gelen ve sonunda basın etiği tartışmalarına neden olan olayları mahcup maskeli basınımız yine de bölük pörçük, basbayağı montajlı veriyordu.
...
Esen'in sorgusunu, bir memur, bankın üstünde yapıyor. Komiser görünmüyor. Ama komiserin makamına rahatlıkla girip çıkan magazinciler adeta nispet yapıyor.

Alkol muayenesi için, nedense, Esen'i İncirli'ye götürüyorlar. Öyle kolay olmuyor ama. Esen bindirildiğinde kapıda bekleyen magazinci ordusu bu kez polis minibüsünü yumruklayıp sallıyor. Bir yandan da küfürler savuruyorlar. Elbette ana temaları, "Seni biz yarattık". İlginçtir, minibüsü yumruklanan polis, magazincilere engel olmuyor. Timuçin, neden engel olmadıklarını sorduğunda memurlardan aldığı cevap da pek ilginç: "Emir, büyük yerden."
...
Taksim İlkyardım Acil'de bir doktor Esen'e "Sabahlara kadar çıkar gezerseniz böyle olur" muamelesi çekince orayı terk edip Karakol'a dönülüyor. İfade verildikten sonra dikişler Amerikan Hastanesi'nde atılıyor.
...
Kendilerinde vehmettikleri güç, gazetelerindeki büyük ağabeylerinin de kendilerinde hissettikleri zorbalık hakkı. "Seni biz yarattık ulan" diye haykırdıkları adamın kendilerine şimdiye kadar bir kelime demeç bile vermemiş olması da mutlaka öfkelerini kışkırtmıştır.

Hepsinin büyüyüp yerine geçmeyi umduğu Bakan edalı Kenan Erçetingöz olay üstüne ne demiş:
"Ne oluyor böyle anlamadım? Bunlar zavallı, şöhretini kaybetmiş ya da eski şöhretini koruyamamış, aile yapısı bozulmuş, kendini alkole vermiş kişiliklerin davranışları. Ahh bu magazinciler. Ne hallere düştüler. Şuraya bak, şamar oğlanı gibi gelen vuruyor, giden vuruyor. Böyle giderse, yakında ipini koparan saldırmaya başlayacak ve kötü durumlar yaşanacak. Benden söylemesi..."
Kısacası, bunlar aynı zamanda ahlâk polisi. Emniyet'le bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni de budur mutlaka.


(Yıldırım Türker, 12/10/2009, Radikal - bkz)


Timuçin Esen'e magazinel saldırı: Gördüğünüz gibi, olay bir insan hakları ihlali, tam bir insan hikayesi... Nedense hep böyle kendi halinde yaşamak isteyenlerin başına geliyor. Çünkü biz toplum olarak ve insanlık onuru adına bunu reva görüyoruz onlara. Ve dikkat edin, herkes gücü yettiğini eziyor. Yoksa bir doktorun görevi hastasını tedavi etmek; hele ki bilmediği bir olayın öncesi hakkında laf sokmak değil. Ama bunu yapan adam üniversite mezunu, dikkatinizi çekerim. İşte Türkiye'deki sorun:
Cehalet gidiyor ama eşşeklik baki kalıyor. Belki de cehaletin sadece kamufle olmasından, aslında taaa içimizde, en merkezimizde kalakalmasından...


İlgilenenlere, bundan sonrası Ekşi Sözlük'ten karışık ve rötuşlanmış yorumlar:


* oradaki işgüzar (!) polisin de kelepçe takması nedir? yani bu adam, adam mı öldürdü bankamı soydu nasıl bir rezilliktir bu? terörist muamelesi görmüş kendisi. buna mukabil, teröristlerin dahi böyle bir müdahaleye maruz kaldığını görmedim ben.

* ünlü olmadığım halde benim bile o kadar yakınıma girseniz aynı muameleyi görürsünüz. niye mi? çünkü siz diyaloğa girmenin ne olduğunu öğrenmemiş, kendini haberci zanneden zavallı mahluklarsınız.

* türk magazin basınının kendisini ne olarak gördüğünü bana göstermiş başarılı oyunucu.

* timuçin esen'i sağlık kontrolü için karakoldan çıkartırlarken spikerlerden biri kendisine "sizi buralara getiren magazin basınına yaptığınız saldırı doğru mu?" şeklinde bir soru soruyor.
hiç bir yeteneği olmadığı halde, meşhur olmak adına kendileriyle iyi geçinip çeşitli tavizler veren o kadar çok şarkıcı ve oyuncu var ki, doğal olarak muhabirler kendilerinde her ünlü kişiye bu kadar fütursuzca sataşma hakkını bulabiliyorlar. ayrıca olmayan şeyleri kendilerinin olmasını istediği gibi aktarmaktada üstlerine yok. kim bilir olayları önümüzdeki hafta programlarında nasıl kesip biçip allayıp pullayıp göstericekler.

* dün gece polislerden işkence görmüş ve magazinci denilen insan bozuntularından da toplu tacize maruz kalmıştır. sen ki polis efendi, cem garipoğlu'nun üstüne böyle saldırmadın, hayatında kimseye zarar veremeyecek bir adama mı bunu yapıyorsun?

* magazini sevenler ve magazine malzeme verenler bir bardan kafeden çıkınca, hemen yanına yaklaşır bu magazinciler. "hülya hanım yakşamlar! ekiki!" der bir iki cümle almaya çalışırlar. magazini sevmeyenlere de gerçekten gerizekalıca sorular sorarlar, taciz maksatlı.. "çokmu içtiniz? sevgilinizlemiydiniz?" gibi.. bu sorulara cevap vermeyen insanlar, küfrü yiyene kadar soru sormaya devam eder, küfrü yiyince de "aha çok güzel haber oldu lan!" diyerek hemen kanallarına koşarlar.

...demeç vermek istemeyen bir sanatçı, sorularla taciz edilip tepki verince polise veriliyor. ve işgüzar polis daha olayı bilmeden, sırf belki alkollü ve bağırıyor diye sanatçıyı yerde sürükleyip kelepçe takıyor. peki bu magazinciler ne yapıyor? içlerinden biri, "memur bey tamam sorun yok" diyor mu? hayır. çekim yapmaya, aptal aptal laflar etmeye devam ediyorlar. çünkü ertesi gün ana habere koyacaklar bunu "timuçin esen polise saldırdııı! assssonraa!" diyerek.

* yaşadığı bu ülkede, insan olanın insanca muamele görmediğinin örneklerinden sadece biridir.

* yarattığınız kolpa gündemden öyle sıtkımız sıyrıldı ki...

* timuçin esen ne zaman size bir malzeme vererek bir yerlere geldi? kendisini sizden değil oynadığı film ve diziden biliyoruz.

* aktörün işi filmlerde veya dizilerde oynamaktır daha fazlası değil. isteyen magazincilere götünü yalatmaya devam eder, isteyen efendi efendi içip evine gider. ajitasyon ise gömleğinin kolunu yırtan, kamerasının mikrofonunu çıkarıp "kameramı kırdılar abi, basına saldırı ehühühü" diye ağlayan götleklerin yaptığıdır.

* her durumda kendileri haklı. kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar. yok efendim polis abartmış olayı. polisin tavrı herkese zaten belli yeni bir şey değil bu, ama değişmeyen tek şey muhabirlerin sırf değişik bir şey yakalamak uğruna yakaladıkları ünlüyü sıkıştırmak.. her durumda kendileri haklı, kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar.

* ilkel bir ülkenin cahil insanlarının hayatta kalmaya çabalamalarının kurbanlarından biri. leş yiyicilerin yeni leşi. hayatta bu kadar utandığımı çok az hatırlarım.

(azigazicam, syd, frenchkiss, bellagio, opvea, baykus, mucize, ext12eme, rr doruk, entryca, emile ajar - Ek$i)

9 Ekim 2009 Cuma

Gündemdekiler Kısa Kısa (Ekim 09)

Bazı başlıklar ve kişisel yorumlarımla Ekim ayına şöyle bir bakalım:


Ekim ayının ilk günlerinde, Deniz Seki tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
7 aydan fazla çeken hapishane günleri böylece bitmiş oldu. Kendisini azıcık tanıyorsam, zamanla gene bir musibete/belaya bulaşacaktır. Bayhan olayı, bilmem kaçıncı uyuşturucu olayı, aldatmalar/aldatılmalar... Kadın çekiyor bunları. Ne var ki mesleğini seviyor. Güzel şarkıları, müzikleri var. Uzun zamandır da kendi şarkılarını kendisi yapıyor.
Kadın olarak dünyaya gelmesi büyük bir şans; zira hem bedensel hem ruhsal olarak "kadın".





YÖK Başkanı'nın oğlu dayakçı çıktı ve okul arkadaşını hastanelik etti. Başlangıçta "Oğlumla ilgisi yok" diyen Yusuf Ziya Özcan, sonradan çocuğun ailesinden özür diledi.
Kendisinin bir gazeteye verdiği açıklamaları şöyle:
"Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok... 3. katın tuvaletine çıkıyorlar, ilk olarak benim oğlan bir tane vurmuş başka da vurmamış. Ama benim oğlan biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş. Çocuk yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış."

Bu seferki YÖK Başkanı, YÖK kurumunu bence çok güzel temsil ediyor. "Benim oğlan" ve "Yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış" açıklamalarına bir yerlerden baya bir aşinayız halbuki.





MHP'li Oktay Vural, "Türk Milleti mozaik değil mermer" demiş. Erdoğan'a da "Mozaikistan Başbakanı mısın sen!" diye çıkışmış.

(Bu durumda kendisi de "Mermerlerin temsilcisi, Mermeristan Muhalefet Partisi Grup Başkanvekili" oluyor.)





Levent Kırca gazetecilere saldırdı. Bir zamanlar adının aşk dedikodularına karıştığı bir hanım ile görüntülendiğini fark edince sinirlerine hakim olamayan oyuncu, habercilerin üzerine yürüdü.

Kamer Genç'in "çiçek sulama" parodisini yapmaya benzemiyor tabii gerçek hayat.
O değil de... "Sanatçı topluma örnek olan insandır" zırvalarının beyinlere işlendiği ülkemizde, "Flaşların patlaması için yırtınan bi dolu hoppa varken ne diye Levent ustaya bulaşırsınız?" gibi internet tepkilerini okumak gerçekten şaşırtıcıydı. O Levent Kırca değil miydi "Maraba Televole!" deyip pis pis sırıtan? Senelerce dinledik. Bu kadar da balık hafızalı olmayalım artık.





Orhan Pamuk'a dava yolu açıldı.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yazar Orhan Pamuk hakkında, İsviçre'de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajdaki "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" sözleri nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğine karar verdi.

Mayıs ayında başlamıştı zaten bu süreç.





Ve Ergenekon: Yarbay Dönmez'e oybirliğiyle tahliye.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi, Ankara Yenikent'teki Zir Vadisi'nde bulunan mühimmatlarla ilgili yargılanan Yarbay Mustafa Dönmez'in oybirliğiyle tahliyesine karar verdi.

Radikal gazetesindeki haberin yorumları ilginç: (bkz)

5 Ekim 2009 Pazartesi

Bugünlerde nelerle meşgulüm?

.
Evet, Ara Nağme yazılarım devam ediyor...
Ekim ayına da girdik nihayet, zaman su gibi akıp gitmekte yine. Şu blogda Gündem'e de kendimce değinen biri olarak, sanki Deniz Seki'nin hapse girdiği Şubat ayından nasıl bu günlere bu kadar çabuk geldik ki?
Neyse efendim. Diyeceğim o ki bu aralar meşgul olduğum bazı mevzular var.

1) Fonksiyonel Gıdalar ile ilgili bir araştırma yapıyorum. Ülkemizde şimdilerde daha çok probiyotikler, nutrasotikler, enerji içecekleri boyutunda da olsa ilgi çeken bir mevzu. Omega yağ asitlerinden tut, soya ve beta-glukanlara kadar geniş bir yelpazede yediklerimiz ile bedenimiz-ruhsal dengemiz arasındaki ilişkiler... Belki burada da bir şeylere değinirim ilerde.


2) Ankara'ya bedensel, ruhsal ve yaşamsal olarak adapte olmaya çalışıyorum. Bir türlü sevemediğim, aynı zamanda kopamadığım bu şehir...

3) My Brute hesaplarıma devam ediyorum... Daha 13.level'dayım. :p
Klanıma gelmek isteyenleri buyur ederim efem:
Twins & Brotherhood

4) Bazen Ek$i'yi özlüyorum. Yani bu ay oldu böyle bişeyler...
(bkz: Ek$i Sözlük vs Private)

5) Arada da amme hizmeti olarak Tureng Sözlük'ün interaktif oluşumuna katkı sağlıyorum. http://int.tureng.com

Öyle bazı ifadeler var ki, elinizin altında iyi bir sözlük dahi olsa ne olduğunu çıkaramıyorsunuz. Hele ki deyimler ve günlük kullanımlarda geçen ifadeler ise... Eğer özenle oluşturulursa, fayda sağlayacağına inanıyorum bu çalışmanın.