29 Eylül 2009 Salı

Gündemdekiler (Eylül 2009)


Yağmurlar, seller, yüzen tırlar ve ölüler
İstanbul sulara teslim oldu bu Eylül. Üstelik sadece İstanbul değil, İstanbullular da... Teslim olan İstanbulluların kimisi bedelini hayatıyla ödedi.
Sonuç: Bilmem kaç bol sıfırlı maddi hasar ve 29 can.

"Mimari ile medeniyet birbiri ile iç içe geçmiş bütünleyici kavramlardır" demiştim önceki bir yazımda... Her şiddetli yağmur, sel veya genel olarak doğal afet sonrası, Türkiye'nin medeniyet seviyesini şifresiz ve filtresiz olarak görebilmek mümkün oluyor.
Medeniyet bir yana, bu ne açgözlülüktür? Sel felaketinde 7 kadın (işçi), servis aracı olarak kendilerine revâ görülen bir yük aracından kurtulmaya çalışırken kapıların açılmaması sebebiyle boğularak öldü. "Öldüler çünkü kader" değil; öldüler çünkü içinde bulundukları araç insan taşımacılığı için uygun değildi ama onlar "itaat" ettiler, etmek zorundaydılar...
Dere yatakları yerleşim alanı olmak için uygun alanlar değildi gerçi...
Ve her zamanki gibi: Gene "altyapı" yoktu!




Su, İstanbul'a felaket getirdi. Sonradan bir de "yağmacılar" çıktı selden geri kalanı toparlamak için.
Çok şey geldi geçti gözümün önünden, hangi birini desem? İnanır mısınız, "yağmacılar" deyince 6/7 Eylül olayları bile geldi aklıma... Fabrika stajlarım sırasında gördüklerim... İş yerinde ihmalden kaynaklanan kaza sonucu sakatlanan işçisinin alın terinin ve mağduriyetinin hakkını vermekten Süperman hızıyla kaçıp, aşırdıklarını karısına/metresine/çocuklarına/ailesine yediren, her daim jeepli adamlar geldi... Ağustos depremi geldi... Yaralı insanların günlerce devletten, belediyeden yardım bekleye bekleye öldüğü geldi... Devletin -aynı Ümit Özgen olayında olduğu gibi- gönüllülere bile engel olan yardım (?) anlayışı geldi...
Ne desem?




Aydın Doğan'a büyük vergi cezası
Doğan Grubu, iktidarlarla arasını iyi tutmayı her devir bilmiş ve bunun nimetlerinden akılcı şekilde faydalanmıştır. Ancak AKP düzeninin kendi elitlerini yaratmadaki ısrarına RTE'nin inadı da eklenince, bu kez o kadar kolay olmadı. Biliyorsunuz biz bir cemaat toplumu gibi işliyoruz. "Ya bendensindir ya da onlardan" anlayışından bahsediyorum...
Birine ait olanlar diğer gruba her bulduğu fırsatta haddini bildirmelidir. Bildirmelidir ki güzel yarınlara hep beraber çıkalım.
("Bizler ve Onlar anlayışı")




Münevver Karabulut Cinayeti'nde büyük gelişme! (Yersen)
Cem Garipoğlu yakalandı. ("Teslim oldu" da deniyor gerçi.)
Yaşı daha 18 değilmişmiş de... İyi çocukmuş da...
Bir de Aytekin Kaya diye bir avukat tutmuşlar ki, o da belli ki iyi bir çocuk. Harbi kadın Seda Sayan Ablamızın yeni programı "Susma" sayesinde, maktulün babası Süreyya Karabulut'un bir aracı vasıtasıyla Hayyam Garipoğlu ile arasında gerçekleşen bir başlık parası mı (yok bu olmadı galiba), sus payı mı, yoksa kan parası mı öyle bir şeyi öğrendik.





Melih Gökçek
Büyük insan. Şimdi de Ankara 7. Cadde'ye takmış. Millet laf dalaşında eyleşedursun, Gökçek akıllı adamdır. Oraya kafayı taktıysa kesin bir "altın yumurta" mevzusu vardır. Ki var. Baktı ki ilgi çekiyor, bir de referandum önerisi attı ortaya. Adına "Ankara'da içki referandumu" dendi. 7. Cadde'de içki içilip içilemeyeceğine oradaki insanlar karar verecekmiş.
Hazır referandum da ayağa, pardon, halka düştü ya! Gelsin refer, gitsin refer artık! ("Referandumsuz yaşayamam!")

"Melih Gökçek'in Bahçeli 7. Cadde ile ne derdi var?" sorusuna cevaben, eski bir yazım: (bkz: Ankara ve Melih Gökçek)
Bu da Ek$i Sözlük'ten bir alıntı, Ankara'yı bilenlere gelsin:

"Hayır benim anlamadığım İ. Melih Gökçek'in Bahçeliyle ne alıp veremediği olduğu. Adam bundan yıllar önce de Bahçeli girişine Gökkuşağı Rekrerasyon Alanı diye bir inşaat yaptı ve hala bomboş orada trafiği tıkıyor, Milli Kütüphane yolu felç oldu. Derdin ne arkadaşım Bahçeliyle, 7. caddeyle? İçkiyi yasaklayacaksın da nolacak? Senin bilmem kaç nesil önceki ceddin de denemişti bunu? Hayır açıkça söyle, orda içki istedin de sana vermediler mi? Ne geldi Bahçeli de başına sayın İ. Melih Gökçek? Şimdi neden taktın Bahçeliye sen?
Ayrıca yanılıyorsam biri beni düzeltsin: Bahçelievler semti Çankaya Belediyesi sınırları içinde değil mi?" (allarga, #16846701)





Hüseyin Üzmez davası sonuçlandı.
Geçen Nisan ayında Bursa'da 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan 77 yaşındaki Hüseyin Üzmez, 13 yıl hapse mahkum edildi.
Bir medya sitesinde yaptığım yorum (kısa eklemelerle):
"Bana kalırsa o da günah keçisi addedilenlerden oldu. Millet Hüseyiz Üzmez'e küfrederek şeytan taşlıyor, günah çıkartıyor gibi... (Acaba Vakit gazetesi yazarı olmasaydı üzerine bu kadar gidilecek miydi? Benzer bir soru Cem Garipoğlu vakası için de denebilir ama konuyu dağıtmayalım şimdi burada...)
Tamam cezası neyse çeksin. Ama keşke baştan çekseydi de içeri gir-çık, gir-çık + sürekli değişen/çelişen Adli Tıp Raporları tartışmaları ile hukuk ve yargı sistemine güven bu kadar zedelenmeseydi. Ne var ki halkın tepkisi anlamlı. Dilerim aynı tepki diğer sapıklara da gösterilir. Kendi evladının cinsel istismarı üzerinden para kazanmaya çalışan ebeveynlere de Batı'da olduğu gibi bir ceza uygulaması yapılsa keşke..."




Adli Tıp Kurumu demişken...
Kurumun eski başkanı Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında bazı ciddi iddialar ortaya atıldı/serildi, Ergenekon Davası dosyasına giren bir askerî istihbarat raporu ile...
Kurum başkanıyken oraya buraya ("orası burası", TSK ve Ordu Komutanlıkları gibi yerler oluyor) raporlar/yazılar gönderip meslekdaşlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevden uzaklaştırılmasını isteyen bir insanmış veya öyle olduğu söyleniyor diyeyim şimdilerde. İşkence olaylarında diğerleri "İşkence yapılmıştır" gibi raporlar vererek Türk Silahlı Kuvvetleri'ni lekeleme-zedeleme ve AB'den para koparma peşindelermiş... Bu arada Taraf'a verdiği beyanında (bkz) Orgeneral Hurşit Tolon ile görüştüğünü doğruladı. Ancak yazılı raporların kendisi tarafından değil, Ergenekon sanığı Ümit Sayın tarafından iletildiğini ima etti. Dertleşmek, içini dökmek, kaygılarını iletmek üzere Hurşit Bey'i ziyaret etmiş, aslında kendisini tanımıyormuş...

Sevil Atasoy'u ilk defa -yanlış hatırlamıyorsam- Herkes Bunu Konuşuyor isimli programda görmüştüm. Sonradan da Okan Bayülgen'in Ntv'deki çeşitli programlarına konuk oldu. Hatta Hürriyet Pazar'da bir köşesi filan oldu... Yani diğer meslekdaşlarına nazaran epeyce ünlü oldu. (Bu yazarlık işinin de, o dönemki bir orgeneralin Hürriyet yönetimine özel isteğiyle olduğu söyleniyor ve hatta delillendiriliyor şimdilerde.)
Kendine güvenen, tuttuğunu koparan, kariyer sahibi, akıllı bir kadına benziyordu. Hatta öyleydi. Bu kadın Adli Tıp Kurumu başkanıydı ve mesleğinde bir örnekti.
Değerler bu kadar kolay değersizleştirilmemeli diye düşünüyorum. Keşke kendileri de bunu anlamış olsalardı. Bakınız galeyan ve kargaşa ruhu, nerelere kadar varabiliyor? Sevil Atasoy hakkında beni şu an mutlu eden tek şey ise, kendi özeleştirisini verdiği beyanında dile getirmiş olması.





İlker Başbuğ hakkında suç duyurusu
"Kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıktığı ve siyasi nitelikte konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle; İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ve bir grup kişi (Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve Sezgin Tanrıkulu) imzasıyla 28 Eylül 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

"Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 21-22 Eylül 2009 tarihlerinde Güneydoğu sınır bölgesinde yaptığı konuşmalarda kendine kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıkmış, siyasi nitelikte konuşmalar yapmıştır. Bu konuşmalar Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesinin C bendine göre suçtur.
Adı geçen Madde 148, 'Siyasi Faaliyette Bulunanlar' başlığını taşımakta olup "(...) siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde 1 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar" hükmüne girmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında söz konusu demeçlere ilişkin soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmaktayız."





Ve bir Oscar haberi!
Yılların güzelliği Brigitte Bardot, Amerikalıların kendi adıyla düzenlediği ödül yarışmasına sadece memnuniyetini belirtip asla katılmazken, Türkler tam bir Amerikan yalaklığı (pardon, tam bir Oscar manyaklığı) içerisinde...
Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini yaptığı Güneşi Gördüm filmi, Yabancı Film Oscarlarına gönderilmek üzere seçilmiş içimizden birilerince. Bravo diyorum.
(Yoksa "Yorumsuz" mu desem?)





Kayseri'de Ramazan Bayramı'nda şeker toplamaya çıkan üç çocuktan bir daha haber alınamadı.
Kamuoyunda gene organ mafyası heyulası dolaşıyor.

Mart 2011'de gelen edit: Uğur Veli Gülışık adlı sapık şahıs çocukların katili olarak tutuklandı. Bu olaydan sonra çocuklar artık bayram günleri kentlerde kapı kapı dolaşıp şeker toplamaz oldu.




Gazeteci Mustafa Balbay, kendisine ait olan günlüklerin aslında kendisine ait olmadığını söyledi. Sözleri şöyle idi: "Bana atfedilen günlük adı verilen notlar bana ait değildir. Belgelere göre ben 10 yıllık notları, 2 dakika 33 saniyede oluşturmuş gibi görünüyorum. Usain Bolt olsam bu kadar kısa sürede dosya oluşturamam. Çok açık bir şekilde kopyalama yapılmış."
Oysa daha önce kendi gazetesindeki köşesinde "Gerilimli Yıllar" başlıklı bir yazı dizisi ile bir anlamda o günlükleri ve kendini savunmuş; kendisinin demokrasiyi korumak için mücadele ettiğini, bunların gazetecilik anlayışıyla tutulmuş notlar olduğunu söylemişti. Sanırım o yazı dizisi fazla ilgi çekmemiş olacak ki, sonradan çıkıp günlüklerle beraber herşeyi reddetti.
(Uzak Doğululardaki harakiri'nin gözünü seveyim!)





İkisi de Kürt açılımı hakkındaki sözleriyle gündemde...

Burada bir kaç alıntı yapmak istiyorum:
"Sezen Aksu telefon açarsa, o (H. Avşar) gider gazetelere konuşur acilen. Altta kalmaya dayanamaz. Açılır. Gündeme gelmek için ne yapacağını şaşırmasına, şaşırmıyorum."
(ranini, #16742187, Ek$i Sözlük)

"...Günlerdir Hülya Avşar haberleriyle okunurluğunu artırmaya çalışan Radikal'e ve tüm gazetelerimize selam olsun. Avşar haberleri ile gazete denen neşriyat okunacak olsaydı, Türk gazetelerinin senelerdir tirajları alay edilecek durumda olmazdı."
(can ile canan)

(Ve işin ilginci, bu insana bile "bölücülük"ten dava açıldı!)




Ve son olarak Spor: 12 Dev Adam'ın basket maçları Ntv'de zevkle izlendi bu ay.

--------------------------------------------------------------------------------
O kadar çok şey yazamadan kaldı ki!
* bkz. Bir RTE savunması: "Her şeyi askere atmayın" (12 Eylül, Taraf)

* Amerika'dan füze alıyoruz! Obama yönetimi yetkilileri ABD meclisine Türkiye'ye 7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füzesi satılması ihtimali olduğu yönünde bilgi verdi.


Ufak bir de dipnot: Bu çok yağmurlu, Marmara'da bol sulu selli Eylül ayının sonlarına doğru Okan Bayülgen ve Şirin Ediger'in kızları İstanbul Bayülgen dünyaya geldi.

24 Eylül 2009 Perşembe

POPÜLER KÜLTÜR

.
Kendini "Türkler" olarak tanımlayan milletin en büyük eksikliklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

Son yıllarda "ünlüler" veya "şöhret" dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye herşeyi dillerine dolayan ve saçma sapan konuşma alışkanlıkları yüksek medya maymunlarından çıkmaları hali kemikleşti mesela bizde.

En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vurur... Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında bunları kullanıp hava attığını sanır...

Gündemde "Kürt açılımı" mı var? Bu fırsat kaçmaz elbette.
Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "Agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsedelim öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri bundan mesul.


Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur? Bu kadar mı "Medyanın gereksiz gündemi"ne tutsak edilir bir toplum? Hepimizin bu millete bu vatana bu hayata bir borcu var. Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerleştirmesi, aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?



NOT: Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe kadar bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici eleştirilerin yapıldığı bir platformda; medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.
Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
"Medya artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor" bu tavırlar sanırım.
"Ve yazılı gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz, iyi mi?"


23 Eylül 2009 Çarşamba

MY BRUTE

.
Şipşirin bir online oyun!
Efsane oyun The Sims'teki gibi karakter yaratıyorsun ve skilllerini geliştiriyorsun. Dövüş oyunu ama kasmıyor. Pata-küteler otomatik çünkü! Her gün sadece 3 dövüşe izin vermesiyle fazla zaman da almıyor.
Laf ebeliği bir yana gene geç keşfettim. Ne kötü şey geç kalmak? Millet/Kitle gelmiş taa nerelere, biz daha yolun başındayız. Olsun, eğleniyoruz işte.


P.S.: Yazılarım arasında bir şeyler okuyup beni dövmek isteyenler filan varsa buyurup buradan girişebilirler. Bu da böyle bir hınç alma-linç etme linkimiz olsun: http://joy-and-conan.mybrute.com

19 Eylül 2009 Cumartesi

Türk Irkının Özellikleri

-----Türk Irkının Özellikleri-----

Silahı ve silahı kutsayanları kutsaması...

Bu zaten söyleniyordu, biliniyordu ama asıl benim bilmem APO'nun yakalanması ve yargılanması sürecinde oldu.
Biliyorsunuz APO hala asılmadı ve muhtemelen asılmayacak da...
Aynı tarihimizdeki nice örnekleri gibi.

Bitmiş, düzenli bir askeri yapılanması bile yokken zaten savaşlarda çok zaiyat vermiş Osmanlı'yı, bir de I. Dünya Savaşı'na sokan Enver Paşa cezasını çekmiş miydi? Yemen'den hasbel kader kurtulan askerleri baldırı çıplak dağlara sürüp, bir savaşma bile henüz olmadan dondurarak öldüren kendisi değil miydi? Görevini kötüye kullanmaktan yargılandı mı?

Zaten kaybedileceği belliyken vatan evladını Yemen cephelerine, Balkan harplerine, oradan başka yerlere sürenlerin bu tutumları eleştiri aldı mı, masaya yatırıldı mı?

Milleti millete, insanı insana kırdıran Talat Paşa ve İttihatçılar yargılandı mı?
Ceza almadıkları gibi, neden bir de isimleri en büyük şehirlerimizdeki en büyük caddelerimiz için uygun görülerek onurlandırıldı?


"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" desturu altında, kendi milletini aşağılayan ve hakir gören güçlüler cezalarını aldılar mı?...


.
APO ile ilgili gelişmeler ilk başta şaşırtıcı gelmişti bana ama, çok şükür bunlara rağmen devletimiz hala bölünmedi.

Peki o zaman Hrant Dink, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Sabahattin Ali, Ali Kemal ve niceleri neden öldürüldü? Üstelik de daima küçük düşürücü şekilde?
APO'yu bile asmadık ve besledik de... Bunları beslemesek de neden illaki öldürdük?


Tarih derslerinde "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük insanlar" filan anlatılırdı hani. Kimdi gerçekten bu adamlar?
Piri Reis   bir anlamda vatan haini diye öldürülmüş, ibreti âlem olsun diye günlerce sallandırılmış bir adam. Yıllar sonra Batılı araştırmacılar kendisini keşfediyor da kıymete biniyor.
Mimar Sinan topun ağzından Kanuni tarafından himaye edilerek kurtulmuş diye biliyorum. Bir eğitimi filan yok, kendi kendini yetiştirmiş, şans eseri hayatta kalmış.
İbnî Sinâ olsun (Batı'da Avicenna diye bilinir), bilimsel alanlarda uğraşan nice insanlar olsun; Allah'ın işine karışıyor diye dışlanmış. Kimi sürgüne gönderilmiş, kimi hapse atılmış.
Biri kalkmış geometrik bir hesap yapmış ilk defa ve yasalardaki miras paylaşımında eşit denen arazi paylarının aslında eşit olmadığını mı ispatlamış? Vay, ne haddine! Padişah hazretlerine saygısızlık ve hemen düzeni bozuyor diye asılmış vesaire...

Örnekler uzatılabilir.

Türkler kanı, silahı ve silahı kutsayanları hep korumuşlar. Aydınlanmayı, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını, hukuku, hayatı aydınlatmaya çalışanları ise dışlamış ve karalamışlar. Bahaneler her zaman hazırda... "O komünist ve devlete zarar verir, sakıncalı" , "O Alevî ve devlete zarar verir, sakıncalı" , "Bu dinci devlete zarar verir, sakıncalı" , "Bu Ermeni, devlete zarar verir, sakıncalı" , "Bu Kürt ve devlete zarar verir, sakıncalı"... (°bkz: *)

.
Sonuçta rejim değişikliği bile bu düzeni değiştirememişse, o zaman yapılan rejim değişikliği gerçek bir değişim miydi? Bunu da bir düşünmeden yaftaya başlıyorsan, aldığın/verilen eğitim'i sorgulamakta da bir fayda var.


---------------------------------------------------------------------------------
(*) mythmaker / 31.01.2008 11:27:58 / # 2604254
Türk ırkının özellikleri: Meslek ve sosyal statü sahibi olmayan, olsa da bunları bir türlü içselleştirip buradan evrensel bir dünya görüşü oluşturamayan; dolayısıyla bir takım olumlu özelliklere doğuştan sahip olmak kolaycılığına ve tembelliğine kapılan insanların çok olması...

17 Eylül 2009 Perşembe

Türk Erkekleri

.
Ortalama Türk Erkekleri 50-60 yaşına bile gelse; karşı cinsten birine nasıl bakacağı, nasıl yaklaşacağı konusunda sağlıklı bir yaklaşım sergileyemez.
Yani "Öyle gelir öyle giderler", yontulmadan...
Daha otobüste oturmayı öğrenemediler.
Şehirler arası yolculuk yapmayagörün.
Ne kadar orta yaş üstü kel adam varsa artık o nasıl bir kaykılmadır, o nasıl bir koltuğu arkaya yaslamadır yarabbi!

En pahalı otobüs seferleriyle gelip gidersiniz, Rahat hatlara geçersiniz ama yok! Adamın kellesi kucağınızda gidersiniz gene!
Servis yapılırken elinizdeki bardağı koyacağınız koltuk arkası sehpanız bile açılmaz, o derece mağdursunuzdur artık! ('Kelle koltukta' değil, 'Kelle kucakta' hesabı...)
1 değil, 2 değil.

Diyelim servis memurunu çağırdınız. ('
Servis memuru', eskinin 'Muavin' lafının şimdilerdeki moda kullanımı. Nasıl ki Sekreter oldu Yönetici asistanı, aynı rötuşla muavinler de oldu Servis memuru.)
Neyse efendim, muavine sorunu ilettiniz diyelim.
Alacağınız cevap ne olabilir?
_Sorun ikinizin arasında, beraber halledin.
Normal. Zira o da bir Türk erkeği. (Gerçi adam ne yapsın yani! Öküzle öküz olacak hali yok herhalde.)


Hep mi manyakları buluyorum bilemiyorum ama bazı gözlemlerim var.
Türkiye'deki orta yaş üstü erkeklerde ("Babam yaşında adamlar" da diyebiliriz bu kitleye), önemli cinsel sorunlar var bence.
İnsanın 50 yaşına gelip de hâlâ "karı-kıza" öküz gibi bakması, "göte kitlenmesi", bakışlarıyla bu kadar tacizkâr olması, kadın denen varlığı cinsiyetinden sürekli rahatsız olacak şekilde gerebilmesi için baya bir negatif potansiyele sahip olması gerekir.
Ki Türk erkeklerinde tartışmasız bu potansiyelin maşallahı var.
...

Bir dönem çok modaydı; her turizm sezonu açılışında gazetelerde yabancı uyruklu orospular "Türk erkekleri süper!" filan gibi bombalarla havuz başında konuk olurlardı. "İş icabı profesyonel yaklaşımlar" diye düşünürdük. Sonradan öğrendik ki meğer o röportajlar da rötuşlanıyormuş! (Fotoşop misali)
Ayşe Arman bir keresinde Türkiye'de çalışan bir Rus fahişeyle söyleşi yapmıştı (2003). İlk defa orada biri çıktı dedi ki "Her 3 Türk erkeğinden birinde cinsel sorun var ve kendini kanıtlamaya çalışıyor."
Neyse ki dünyada hangi mesleği yaparsa yapsın dürüst ve sansürsüz insanlar da var.


Eskilerden laf açılmışken...
Eskiden bu konular açılınca "Kadınların kaderi böyle" denirdi.
Şimdi dünyanın gittikçe küçülmesiyle görülebiliyor ki, bütün dünyadaki erkekler ezici çoğunlukla öküz gibi davranmak zorunda değil. (Sanki daha çok Ortadoğu'ya has bir yaklaşım gibi.)
Yine görülebiliyor ki, bir kadın tanımadığı bir erkeğin veya karşı cinsin bakışlarından suçluluk duygusu hissetmeden de hoşlanabiliyor.
Tabi Türkiye'de bu örnekler nüfusa oranlandığında nadiren olur.


Erkekler ergen oluyor, evleniyor, koca oluyor, baba oluyor, aile kuruyor, dede oluyor, torun-torba sahibi oluyor... Ama pek insan gibi olamıyor bu toplumda.
Kadın dersen bakire doğuyor, evleniyor, hamile kalıyor, anne oluyor, anâne oluyor... Kaç tanesi cinsel orgazmı yaşayarak mezara giriyor dersen, onu da hiç karıştırma.
Veya kaçımız kadınlığımızı ve kadınsı inceliklerimizi hissedebiliyoruz?
Önce ve her zaman bu öküz erkeklerin doyurulması gerekiyor zira.


Bu erkeklerin bir de "ANNE"leri var tabii, aileleri var...
İşte bu aileler erkek evlatlarına "Hayır"ın anlamını, "Hoş değil"in anlamını öğretmemiş/öğretemiyor. Zaten öğretmek gibi bir meseleleri de yok görebildiğim kadarıyla.
Bu nasıl bir erkek çocuk sahibi olma arzusuysa artık, "Afferim benim aslan oğluma!" gazlaması her eğitim düzeyinde değişmeyen ortak şeyler arasında her daim yerini garantiliyor.
Erkeğin kendisinde de öğrenme isteği ve becerisi olmayınca; "
Olmaz!" ne demek, "Lütfen" ne demek, "Rahatsız oluyorum" ne demek; bilmiyor.


Bilmedikleri gibi hissedemiyorlar da...
Duyguları körelmiş.
Veya hep kördüler.
Öküz gibi yaşayıp gidiyorlar işte!
Onlar yontulacak diye Türk kadınları yaşarken ölüyor, diri diri mezara giriyor. "Saçmalardan seçmeler"den biraz daha hallice bir hayat yaşayıp kendilerini harcıyor.

Anadolu zaten hepten "rengarenk efsaneleri olan saklı bir kutu ve bir hüzün yumağı".
Bakın ailenizdeki kadınlara.
Anneleriniz, anâneleriniz, babaneleriniz, teyzeleriniz... Kaçı mutlu bu kadınların? Kaçı mutlu olarak öldü?



Cinsellik insan bedeninin en temel ihtiyaçlarından biri. Yeme-içmeden sonra geliyor.
İnsanın içindeki yaşamsal itici güç.
Bizde bu güçten bir güzellik çıkmadığı ortada.
Ortam tecavüzden, tecavüz korkusundan, çocuklara bulaşan sapıklardan geçilmiyor.
Yapan yaptığıyla kalıyor, böyle gelmiş böyle gidiyor...
(Arada sırada Hüseyin Üzmez gibi bir ayağı çukurda 70likleri zebil edip toplum vicdanını rahatlatma perdelerini icra ediyorlar ki, millet uyumaya ve sinmeye devam etsin.)


Bunların da ilavesiyle, dünyada menopoz sorunlarının en erken yaşandığı ülkelerden biriyizdir herhalde. Zaten daha bedende başlamadan başlar o menopozlar Türk kadınında.
Ve kadınların çoğu erken tükenir bizde; erken yaşlanır, erken kesilir...
Neden?
Cinsellik bu topraklardaki en kökleşmiş sorunlu mevzu.
Daha otobüste insanca gidemiyoruz. Kendi sokağımızda iç huzuruyla yürüyemiyoruz.
Geçenlerde bir gazetede okumuştum. Almanya'da yaşayan Alman kadınları, Türk erkeklerinin bakışlarından rahatsız olup sürekli yol değiştirmekten rahatsızmış.
Almanya'nın son yıllarda Türkiye'nin AB'ye girişinin önünü tıkamasında ve karşı blokta yer almasında, yaşadığı kendi deneyimlerinin de payı vardır herhalde...
Geçenlerde bir arkadaşım kadınlığını tarif ederken şöyle demişti: "Kaçımız dışarı çıkarken içimizden geçen, o an istediğimiz şeyi giyebiliyoruz ki? Aman erkek arkadaşım/sevgilim/kocam ne der, aşağı mahalleden geçerken rahat olabilir miyim, yukarı mahalledekiler gene bulaşır mı?..."
Ama olsun. "Benim hâlâ umudum var", diyerek teselli buluyoruz biz burda işte...

Tabii kadınlar da kendi savunma mekanizmaları ve dinamiklerini oluşturuyor. Öğrenmek zorundasın bir yerde.
Sisteme çabuk entegre olanlar, erkeğin cüzdanına göre muamele hususunda, veya ipleri eline alma hususunda uzmanlaşıyor.
Kimisi vücudunu kullanıyor, kimisi aklını...
("Seks için kocasından para/bedel isteyen kadın" haberini büyük bir gariplik varmış gibi sunuyor Türk medyası. Türkiye gerçeklerine ve Anadolu topraklarına en az bir uzaylı kadar yabancı olduğu içindir muhtelemen...)
Kimi kadınlar da ortamı geriyor.
Kiminin çenesiydi, derdiydi, isteğiydi, nazıydı derken... Adam kalpten gidiyor.
Kimisi kuzu görünümünde geliyor aileye, Dolunay'da Kurt kadına dönüşüveriyor ve bir daha da geri dönüşemiyor filan...
Herkesin kendince bir hayata tutunma/ayakta kalma yöntemi var.
Bendeniz de işte böyle, kendimi en iyi ifade etme şeklim olan "yazarak" bunu yapıyorum.

15 Eylül 2009 Salı

Sansür devam

Bir kaç gündür sansür konusunda yazıyorum. Dağılmasın kaybolmasın diye toparlayacak olursak bu yazılar şöyle:
1) Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük
2) SANSÜR
3) Sansür devam

"Sansür devam" başlıklı bugünkü yazımda, kendi kişisel tutumuma varana kadar bir dizi konuda adeta daldan dala konma niyetindeyim.


Öncelikle Mart 2009 Gündeminde ses getirmiş ve tartışmalara neden olmuş (akabinde her zaman olduğu gibi hemen unutulmuş) "Bilim ve Teknik dergisine Darwin sansürü" mevzusunu hatırlatmak isterim. (bkz)

Türk eğitim sisteminde
(özellikle Biyoloji ve Fizik dallarında) nice teori öğrencilere zorla ezberletilirken, bu ezberci sistemi hiç zorgulamayan düzen; söz konusu "Darwin Teorisi" olduğunda, bir türlü saçma sapan tartışmalara es koyamıyor nedense...




Sansür konusuna girmişken, güncel örnekler üzerinde duralım biraz da...
* Sansürle dikkatleri çekerek reyting kazandırma hadisesi var mesela? Pek bir meşhur son zamanlarda. Yeni bir pazarlama stratejisi sanırsam. Özellikle sevişme sahneli tv dizilerimizde pek bir işe/reytinge yarıyor gibi.
(bkz: Aşk ı Memnu dizisi)
(bkz: yeni dönem Türk tv dizi ve klipleri)

* Yayın yasağı getirilen haberler var. Mesela Aktütün, mesela Dağlıca baskınları hakkında... (Yok efendim önceden istihbarat alınmışmış da, bilerek önlem alınmamışmış da... Sen böyle haberler yaparsan sansürü hak edersin tabii...)

* "AKP ve Gülen'i bitirme planı" mıydı neydi adı, onun hakkında haber yapmak da yasak.

* "Ceza olarak pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi de sansürlü.
(Bilgi ve Yorum: Elazığ'ın Karakoçan ilçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan 4 asker... Teğmen Mehmet Tümer diye biri var. Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş el bombasını er İbrahim Öztürk'ün eline veriyor... Sonuç: 4 şehit. Muhalefet susuyor. İktidar susuyor. Medya her zamanki gibi: Görmez, duymaz, konuşmaz.)


Mesela biri kalkıp "Sabiha Gökçen Ermeni asıllı" mı nedi?
Derhal sansürlenmeli, olmadı susturulmalı.
(6 Şubat 2004 günü Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla manşetten yayınlanan "Sabiha Hatun'un sırrı" başlıklı haberde, Türkiye'nin ilk kadın pilotu (dünyanın ilk kadın savaş pilotu) ve Atatürk'ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen'in Ermenistan'daki akrabaları konuşuyor, "Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimdi" diyorlardı.


Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet gazetesi, 21 Şubat 2004'te Agos'un bu haberini manşetinden yayınlayınca ve hedef gösterme politikasını uygulayınca; Genelkurmay'ın bir bildiri yayınlamasına kadar varan alevli bir tartışma yaşandı.
22 Şubat tarihli Genelkurmay bildirisinde:
"Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür" deniliyordu.



Peki ilk defa mı dile getirilmiş bu iddia tarihte? Hayır.
Yeni mi söylenmiş? Hayır.
Yalan belgeler mi? Yalanlanması o kadar da kolay değil. (Pars Tuğlacı: Gökçen Ermeni'ydi)
Peki Türk halkının bunları bilmesine gerek var mı? Elbetteki hayır.
Ve elbette ki "milli menfaatlerimiz" sebebiyle...
Peki bu örnekte jurnalleyen kim?
Hürriyet ve Ertuğrul Özkök!
E biz bunu gazete ve gazeteci sanıyorduk? Meğerse sansür, teftiş ve galeyandan sorumlu sivil paşalarımızdan biriymiş o da?...



SANSÜR başlıklı yazımda da belirttiğim gibi "mankenin göğüs ucuna, frikiğine, çocuk tacizleri de dahil tecavüz haberlerindeki her tür detaya izin veren sansür sistemimiz"; özgür araştırma, bilgi ve birey kültürü gelişmiş toplum olma, gerçekleri ortaya serme konusunda derhal sansür zırhını bürünüyor.
Buna kimileri "Hayat tarzı liberalliği" de diyor...


Türk Medyası'nda sansür ve popüler köşe yazarları hakkında yönetimin tasarrufuna örnek olarak Emin Çölaşan iyi bir örnektir.
İktidarla ilişkiler iyi giderken "ipi sağlam tutulan ve iktidara eleştiri yazıları sansürlenen"; ilişkiler kötüye gitmeye başladığındaysa siyasilerin üzerine salı salıverilen saygın gazeteci Emin Çölaşan...
Kendisi yıllar sonra bunları (sansüre maruz kaldığını, bazı uyarıları bizzat Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten aldığını) kendi yazdığı "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında ve sonrasındaki söyleşilerinde dile getirmişti.

(Ne hikmetse bu gazeteci kovulana kadar defaatle sansürü sineye çekmiş; ama son kertede kovulmayı onuru yedirememiş. Ondan sonra da kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemini ifşa edi edi verdi!
"Yersen" diyeceğim ama, bu halk bunu da yedi.)
----------------------------------------------------------------------------


Çuvaldızı kendine batırma bölümüne geldik şimdi de. Yani kendi kişisel tutumuma...
Mesela bu blog okur yorumlarına açık. Genel olarak medya sitelerinde hoş bakmadığım bu tutuma, kendi şahsi blogumda izin verdim. İyi mi ettim kötü mi ettim zaman gösterecek. Şimdilik memnunum.

Takdir edersiniz ki her yorumu yayınlamak zorunda değilim. Özellikle tekrar kabilindeki, boş lafları... Ahlaken kirli yorumları... (Hukukçu değilim ama,) yasalara göre suç oluşturacağını düşündüklerimi... Kanı kutsayan yazıları... (Münevver Karabulut Cinayeti ile ilgili yazımda yorumculardan birinin, cinayeti ve katliamı meşrulaştırmaya çalışan, acayip bir dilde -Tarzanca- yazılmış, alaycı yazısını sildim mesela. Aslında şu zamana dek tek sildiğim/sansürlediğim yorum da bu oldu.)

Buradaki yazılarımı özenerek yazıyorum. Kendimce...
Bu özeni baltalayacak bir şeyi görmek istemem. Ne var ki yeni fikirler ortaya seren, bir yeniliği/heyecanı, bir tutarlılığı olan her yazı insanı geliştiricidir, değerlidir, ipeklere sarılasıdır...

11 Eylül 2009 Cuma

SANSÜR

...
Türkiye'de sansür konusunda bir ikiyüzlülük var.

Yakın zamandan örnek: Bir defilede göğüs ucu görünen manken görüntüleri, uygunsuz kadın frikikleri sansürlenmiyor bizde; ama "Pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi sansürleniyor mesela...

Veya büyük siyasetçilerin, bakanların, üst düzey askeri ve bürokratların gizli aşk ilişkileri sansürlenir. Neyse ki "Sanatçı topluma örnek olan insandır" kabullenmesi öyle sağlam kazınmış ki bu topluma; mankenlerin, oyuncuların, şov dünyasındaki kişilerin ilişkileriyle yatıp kalkıyoruz biz.


Tecavüz mü dediniz?
Eskiden kurbanların fotoları pek yayınlanmazdı. Yayınlandığı zaman da gözlerin üzerine bir bant çekilirdi.
Ama Türk Basını'nın sansüre tahammülü yoktu elbette, hele de söz konusu "kadın" olunca... Zamanla kısalttılar, özellikle enini daralttıkça daralttılar o göz bantlarının. Sonunda ondan da sıkıldılar ve toptan kaldırıverdiler...
Ne ilerici bir "Sansüre hayır!" anlayışı! Tecavüze uğramış kadınların boydan fotoları veriliyor artık boyalı basınımızda.
Üstüne üstlük "Olay nerede, nasıl olmuş? Kadın olay sırasında mini etekli miymiş?"... Sağ olsunlar "kamu yararı"na her ayrıntı hakkında hepimizi bilgilendiriyorlar.

Özellikle çocuk tecavüzlerinde bu ülkede ne kadar hasta adam olduğunu fişlercesine akla durgunluk veren haberler yapılıyor. Bir keresinde Radikal'de okumuştum şuna benzer bir haberi:
"Tecavüze uğrayan küçük çocuk, üzerine yağan yağmur damlacıklarıyla uykusundan uyanmış, çayırlık alandan yola doğru koşarak bir kamyonu durdurmuştu. Kıyafetleri paramparça olan küçük çocuk kamyon şoförüne: 'Amca beni eve götürür müsün?' diye sordu."
Bir başka gazetemiz de tecavüz haberini verirken çocuğun iç çamaşır rengine kadar inmişti. İç çamaşırı rengini yazsan ne var yazmasan ne var demeyin. Konu ahlaksızlık olunca, düşene bir tekme daha vurmaya gelince, hiç kimse Türk Medyası'nın eline su dökemez. Sonuçta bu haberi hazırlayan muhabirin aklı dün gece girdiği porno sitesinde kalmış orası belli de, Yazı işleri Müdürü nerede, Editörlerin aklı nerede?... (Ve bir de "meslek ahlakı" tabi.)
(Ama sorsan, tecavüze uğrayan "erkek" çocuklara "meslek ahlakı" adına "kız çocuğu" diyorlardır veya sadece "çocuk" diyorlardır bunlar. Meslek ahlakı anlayışları ayrımcılık ve cinsiyetçilikten başka bir şey değil!)

Ama mühim değil. Onlar KAMU GÖREVİ yapıyor. Lütfen saygılı olalım.
Sansür ayıptır, bu çağda sansür olmaz.
Nitekim o kadar sansüre karşılar ki, bazen tecavüz ve sonrasında linç girişiminde bulunulmuş olayların haberini verirken; kurbanın oturduğu sokağa hatta eve kadar gösterdiklerini görüyoruz. Canlı canlı adeta elinle koymuş gibi bulacak şekilde gösteriyorlar konutunu ki, "Gidin bir de siz becerin." Yeter ki onların reytingleri artsın da!

Yetmez mi? Bir haber daha:
"
Küçük kızın paramparça kıyafetleri ve tuhaf bakışlarından kızının tecavüze uğradığını şıp diye anlayan baba... "
Heberin yanında babanın vesikalık fotosu!
Adı, soyadı, evinin semti, iş yeri tastamam verilmiş.
Zanlı da iş ortağı!
(Posta'da okuduğum bir haberdi.)
Kim demiş yani Türk Medyası'nda sansür var diye?
Söz konusu olan "korunması gerekene özen gösterme ve meslek ahlakı" olunca (kimileri "etik" de der), Türkler bendine sığmaz taşar!


Ama yolsuzluk haberi dedin miydi, orada bir duracaksın. Türk basını önce bir durum değerlendirmesi yapar zira.
Patronu ve Askeriyesinin veya yandaşının çıkarları ve arzusu iktidar ile ters düşüyorsa, ancak o zaman haberi verir. Ama ilişkiler güzelse samanaltı, sümenaltı, dümenaltı... Bunu da Mesut Yılmaz dönemindeki bitmez yolsuzluklardan biliyoruz. Biri de mesela Mavi Akım Projesi idi, ben de kendimce bu konuya değinmiştim.



Dolayısıyla, "Askeriye mayın döşemiş ve sivil vatandaşlar, erler basıp havaya mı uçmuş?"
"
Şehittir canım onlar, şehit!"
Ramazan ayının ortasında (Haram aylar), hem de barış görüşmeleri yapılırken, zorunlu askerliği sırasında emir-komuta ilişkisi ile dağlarda terörist avına çıkan askerlerimiz mi ölmüş/öldürülmüş?
"
Şehittir onlar, şehit!"


Abdullah Öcalan yakalandığında kopan tantanaları hatırlayın...
"Bölücübaşı elimizde!" "Terör artık bitti!", "Türk devletinin ve ordumuzun büyük gücü!" vs vs...
PKK gittikçe silahsızlanıyordu uzun dönemden beri ama beri yandan ciddi biçimde de siyasallaşıyordu. Batıdaki Kürtlerle biraz sohbet etmek bile bunu anlamak için kafiydi.
Kürt hareketi 'kadın'a büyük önem verdi ve siyasallaşması sürecinde kadın hareketinin üzerinde şaşılacak biçimde durdu. Örnekse laik kesimin hiç üzerinde durmadığı kadar kadın hareketini önemsedi ve bunu basite almadı. O sebepledir ki bugün Meclisteki DTP'li Kürt kadın siyasetçiler arasında, bir mitingi baştan sona götürecek kadar rahat olanlar varken; Türk kadın siyasetçilerimiz hala daha saçımın rengi, başımın rengi, kıyafetimin pilesi derdinde arka arkaya 3 cümle mantıklı laf edemiyor kağıda bakmadan!

Peki Doğan Medyası ve aslında hepsi onun izinden giden Türk Basını, bütün bu Kürt siyasallanma ve yapılanması sürecinde -genelleştirecek olursak- ne yaptı?
Hülya-Derya haberleri!
Çocuklarının/Eniklerinin bademcik ameliyatına, evlerinden dışarıda ailece yedikleri akşam yemeğine kadar herşey haber oldu. Haklarındaki her ayrıntının haber değeri vardı ama Kürtlerin siyasallaşması bir türlü haber olamadı, sansürden geçemedi!


Çok yakın zamandan bir güncel haber vereyim:
Mardin'de düğünevinde katliam gibi bir olay ile 44 ölü ve onlarca yaralı haberleri gelmişti Mayıs 2009'da. Düğün evinde ve köyde karşılarına kim çıkarsa Allah yarattı demeden taramış olan caniler vardı başrollerde. Hemen basınımız çıkıp "Terör" dedi, "Terörist saldırı" dedi, "Cehalet" dedi, "Geri kalmışlık" dedi...
Uğur Dündar, "Öğretmenleri bile yok bu gariplerin!" edebiyatına başladı hemen.
Sonra baktılar istedikleri kadar tutmadı, "aldatma, intikam ve namus cinayeti" gerekçesi devreye girdi hemen. (Giren girene...)
Sonradan ortaya ne çıktı peki?
Meğerse yine bir "korucu vahşeti" değilmiymiş bu!
(
Asker, korucunun işlediği cinayete bile göz yumuyordu - Radikal, 04/09/2009)

Senelerden beri, ellerine bilinçsizce ve delicesine son model silahlar verilip kendi ırkdaşına silah doğrultan bu devlet destekli korucuların; sayısız adam öldürme, yargısız infaz, kız kaçırma, tecavüz, kaçakçılık (uyuşturucu, petrol) işlerine bulaştığı dillendiriliyordu bazı çevrelerde ve yayınlarda... Ne var ki ulusal basında bunlar dillendirilmiyordu. Demek ki artık işin kokusu o kadar yükseldi ki, Ergenekon'un başlamasından beri az biraz sansür perdelerini gevşettiler.


13 askerin şehit olduğu Dağlıca'ya (Ve sonra Aktütün'e) baskın düzenleneceğinin baskından 9 gün önce Genelkurmay ve tüm ilgili birimlere gizli bir raporla bildirildiğini duyurmuştu Taraf. Yani saldırı önceden haber alınmış, fakat ciddi anlamda tedbir alınmamıştı. Bu elbette önemli bir iddianın haberleşmesidir. İddialar doğru olabileceği gibi yanlış da olabilir. Ama habere uygulanan sansürün ve Türk Basını'nda dikkat dağıtmanın ne boyutlarda olduğunu göstermesi bağlamında önemliydi.


Ülke adım adım ekonomik krizin eşiğine sürüklenirken ne olmuştu peki? (Ecevit Dönemi - 2001 Ekonomik krizi'nden bahsediyorum)
Doğrusu Ahmet Necdet Sezer Anayasayı birilerinin kafasına fırlatana kadar bizim haberimiz olmadı pek felaketten. (Biz dediğim "sıradan vatandaş".)
O sansür perdesini bir kaldırdılar ki, dar ve orta gelirli bir daha belini doğrultamadı.


Velhasılında örnekler uzun.


Diyeceğim şu ki: Türk Basını (Özellikle de Özel Basın Yayın Kurumları) söz konusu olan Türk ahlakı, Türk milli değerleri oldu muydu sansüre gerek görmez. Çıplak kadınlar, plaj kızları, ikoncanlar, parayı kutsayan mesajlar, kapitalist yaşam tarzları sansürsüz geçer.
Ama gerçekler, hakikatler, haber değeri taşıyan haberler... Bunlar zor. Zaten "milli menfaatlerimiz" dedin miydi akan sular durur. O milli menfaatler sayesinde kurulan OHAL'lerde, ülkenin doğusu bir kaçakçılık ağına dönüverdi ya! Allah onlardan da razı olsun, şükür.

Ol sebepten, bazen kurum olarak eleştiri oklarımızı yöneltmemize rağmen, RTÜK gibi denetçi kurumların olmasına olumlu bakıyorum ben. Eğer olmasa, televizyonlarımız kadın bedeninin nice istismar örnekleriyle dolar taşardı. Aynı Arjantin'deki gibi, bütün tv kanallarında ya canlı-kanlı vahşet görüntüleri ya da soyunan lolitalar, sabiler, olgun-dolgun kızlar... Ve artan şiddet, düşen seks yaşı ve kimsesiz terk edilmiş çocuklar sebebiyle BM Raporları'na kadar giren bir ülke...

Ahlak mı? Kendi haline bırakıldığında gelişemeyecek bir kavram.




NOT: Bu yazının ek devam yazıları ve ilintili olabilecek başlıklar şunlar:

7 Eylül 2009 Pazartesi

Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük

.
Başlığa bakarsanız çok derin ve çetrefilli bir konu. Üzerinde araştırma tezleri yazılması gereken, Türk toplumundaki iletişimi tıkayan, şah damarımızdaki damar tıkanıklığı.
Örneklerini sıralayalım desek nereye kadar? (Zaten Türk okurunun pek okumayı sevmediği de ortada.)

Sadece son günlerdeki güncel iki örneği vermek istiyorum, zira yazmazsam çatlayacağım artık. Feci şekilde midemi bulandırıyor. Elimde gücüm olsa, ezmek isterim bunu yapanları, hepsini... Maalesef ki tek gücüm yazmak. Ben de bunu yapıyorum. Vicdanımın ve sinirlerimin yatışması için yapabileceğim tek şey: Yazmak.


Güncel iki haber:
Haber 1) Taraf gazetesi, Tuğçe Kazaz'ın bir defile fotosunu sansürlemiş. Sağdaki gibiyken soldaki gibi yapmış.

Şaka mı, ironi amaçlı yapılmış bir fotoşop mu belli değil.
Ve fakat o da ne? O dakka medya siteleri ayaklandı:
Vay efendim nası yaparsınız siz bunu? Sansürlediler! Rezil oldular! Tukaka!... (Arada "Ne mal oldukları belli. Pis dinciler!" diyen zeka pırıltıları da çıktı tabi.)

İlginçtir ki Taraf'ın yazdığı nice ayaklanası haberde bunlar ayaklanmadı ama Tuğçe Kazaz'da ayaklandılar.
Memleketteki nice haber değeri taşıyan önemli haberleri yıllar boyu ve hala sansürlerken; hatta sansürlemek ne kelime, hiç vermezken; Tuğçe Kazaz'ın defile sansürünü dillerine doladılar.

Demek ki "Türkler okumuyor" derken yanlış söylemişim yukarıda. Düzelteyim öyleyse:
"Türkler okuyorlar. Ama karı-kız haberlerini okuyorlar. Karı-kızla ilgililer. Tabandan tavana kadar... Okurundan yöneticisine kadar... Önemsedikleri haberler de (doğal olarak) karı-kız haberleri."

Neyse konuyu dağıtmayalım.
Ahmet Altan çıktı dedi ki: "Sayfa sekreteri Ramazan diye bu tercihi yapmış. Hatalıyız. Ya o fotoğrafı kullanmamamız ya da kullanacaksak olduğu gibi kullanmamız gerekirdi."
O kadar saçma sapan ve salakça birşey yapmışlar ki zaten, ne skime ve nasıl mantıklı bir açıklama yapacaklar şu saatten sonra?


PEKİ SONRA NE OLDU DERSİNİZ?
Yılmadılar. Radikal gibi, boyalı basınımızdan nispeten daha uzak olan bir gazetenin internet sitesi bile uzun uzun, ballandıra ballandıra bu "Tarafın Sansürü" haberini verdi.

PEKİ SONRA NE YAPTILAR DERSİNİZ?
Aynı günlerde, bu haberin az yanında şöyle bir haber yer alıyordu:


Haber 2)
"Barselona sokaklarında şok eden görüntüler!"
Ve yandaki sansürlü foto!



Bu haberin, "Tuğçe Kazaz'ın defile fotosunu sansürleyen Taraf'ın yaptığından ne farkı var?

Biri en azından "Hatalıyız" dedi.
Öbürü, bu durumu dillendiren üyelerinin yorumlarının editör onayından geçmesine dahi izin vermedi! Yani sadece haberdeki resme değil, okur yorumlarına da sansür uyguladı.
Üstelik ikinci haber gerçekten de ahlaksız bir haber.
Radikal Online ve diğer ulusal gazete siteleri birer porno sitesi değil; herkese açık internet siteleri. Her yaşa, her insana legal... (İşin bu yönü hakkında ileriki günlerde de yazmaya devam edicem. Sansürlenen veya çarpıtılarak verilen, haber değeri taşıyan bazı haber örnekleri ile beraber.)


Ayrıca takip edenler bilir. Radikal İnternet Sitesi'nde bir haber en fazla 1 gün durur. (Hatta çoğu zaman o kadar bile durmaz. 6-7 saat sonra kayar gider.)
Ama bu "Barselona fahişeleri" gidemedi nedense bir türlü! Kaç gündür demirbaş gibi!
Onlar gitmediği gibi, habere yazılan eleştiriler de bir türlü editörden geçemedi. Her nedense...


Bir kere yabancı bir gazeteyi refere ederek veriyorlardı bu haberi. Oysaki haberi refere ettikleri yabancı gazetenin işaret ettiğinden farklı bir şekilde olayı (eklemeli, kişisel yorumlu, çarpıtmalı) aktardıkları şeklinde bir iddia var. Çevirmenler baksınlar.
Sonuçta iddia iddiadır. Her üyenin, hem de saçma sapan yazılarını yayınlayan editör mekanizması, sıra medya eleştirisine gelince geçit vermiyor. Adeta ince eleyip sık dokuyor.

Ben de medya sitelerinin bu ikircikli tutumunu sevmiyorum işte. Siyasetten Kürt sorununa nice uçlardaki yazılarımız yayınlanıyor; ama medya eleştirilerimize çoğu zaman yer verilmiyor.
Bu da Medya'nın; artık siyasetin, TSK'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu gösteriyor sanırım.
Ve yazılı gazete sayfalarından daha fazla imkan + özgürlük sunan internet sitelerinde bile sansürleniyoruz, iyi mi?

Üstelik bu senelerdir böyle...
Şu bloğa belli aralıklarla yazan ben bile bunu daha önceden, (hem de "kaç sene öncesinde yaşadıklarım" diye) irdelemiştim kısaca: (bkz: Gazete Siteleri)




EK: Vakti zamanında, Aydın Doğan beyler ve kızları ile, Tayyip beyler ve grubunun güzel güzel anlaştığı; birbirlerini aklar, paklar ve gazlar iken (develer tellal iken, pireler berber iken); Kanal D Haber'in başında Fatih Altaylı var iken; ayda bir sayın RTE özel bir program ile tek başına canlı yayın konuğu olur, saatlerce konuşurdu... Hürriyet gazetesi ve Kanal D haber bültenleri "Emine Erdoğan'ın şık başörtüsü göz kamaştırdı", "First Lady'nin baş örtülüleri" konulu haberlerler yaparak kamu görevini yerine getirirken (oha!) kimse bunlara yandaş, yunduş demedi... Tostunu yedi yattı.
Emin çölaşan'ı yıllarca ben mi kadroda tuttum?
İktidarla işler iyi giderken adamın (Çölaşan'ın) ipini sağlam tut, kötüye gitmeye başlayınca salı salıver üzerlerine gitsin.
Çölaşan yıllar sonra bunları kendi yazdığı kitabında da dile getirdi. Sansürendiğini filan... (Ne hikmetse kovulana kadar sansürü sineye çekmiş; ama kovulma eylemine maruz kalmasını onuru yedirememiş. O da n'apsın? Kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemini ifşa edi edi verdi! "Yersen" diyeceğim ama, bu halk bunu da yedi.)

AKP, Meclis'ten AB kriterlerine uygun olmayan, yolsuzluğa kapı aralayan "İhale Yasası"nı geçirirken ne CHP ses verdi ne MHP. Taraf eleştirdi günlerce... Ama pardon, yandaş medya idi doğru Taraf, ben karıştırdım gene herhalde pardon...

Ben de bu ikiyüzlü tutumları ve Türklerin ikiyüzlülüğüne katlanamıyorum artık, maalesef. Toplumun midesi, bağırsakları, etleri...yalanlarla örülü.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Sezen AKSU


Çocukluğumuzdan, ilk gençlik kıpırdanışlarımızdan tutun; acılı, hüzünlü, neşeli nice anılarımız yeşerirken; bize kimi zaman yalnız kimi zaman hep beraberken eşlik eden nice parçayı söylemiş, yazmış bir büyük ego. Dolu dolu yetenek...
Sezen Aksu hakkında konuşalım bugün biraz.


Nâm-ı diğer "Minik Serçe" hakkında yıllardır basında yeterince haber ve övgü yer aldığından; eksilerinin ve etkisindeki Türk Pop müziğinin boşluklu yanlarının sağlıklı bir şekilde dile getirilmediğini ve getirilemediğini düşünmüşümdür hep. Ertuğrul Özkök'ün can ciğerlerinden olmasının da sayesinde; her konserinden, her eylediğinden düzenli olarak ve fazlasıyla haberimiz olmadı mı sürekli bizim?
"Eleştirilemezliğini, onu eleştirenin bu piyasada barınamadığını, iktidarını, dokunulmazlığını ve Türkiye'nin en sağlam tabularından biri oldugunu düşünürsek; ona gerçekten kraliçedir diyebiliriz" demiş Ekşi Sözlük'te bir yorumcu. (zenizedi)


Bense Sezen Aksu'yu kişilik olarak kararsız ve ikilemli bulmuşumdur. Önemli bir albümünde yer alan, aynı zamanda albümüne ismini de veren "Deli Kızın Türküsü" isimli derin şarkıyı söylerken, Gülten Akın'ın yazdığı şiirdeki "Bu Allahsız bu yağmur/ İşlemez karanlıkta" dizeleri yerine üstüne basa basa "Bu anlamsız bu yağmur..." demesi... Bu kadar hesaplaması... adı geçen şarkıya özel anlamlar yüklemiş beni derinden üzmüştür.
Kemal Burkay'ın sözlerini yazdığı Gülümse'de, "İşçiler iyi çalışsın" satırının çıkarıldığını duyduğumda şaşırdığımı mı sanıyorsunuz?
Belki zamanım olan bir gün, total bir Sezen Aksu değerlendirmesine de girişirim. Epey zaman ve yürek koymak gereken bir şey olduğu ortada.


Bu kadar hararetli günlerin ortasında durup bir Sezen Aksu yazısını bana yazdıran ise Ağustos ayında dillendirilmeye başlanan "Kürt Açılımı" mevzusu ve akabinde olan gelişmeler... Ağustos 2009 Gündemdekiler'den aynen aktaralım:
"Bu ortamda iki arada bir derede Sezen Aksu da tutup Başbakanlığı aradı ve Özel Kalem'e not bırakarak Kürt açılımını desteklediğini belirtti. Barışın karşısında olanlara mesajı: "İki cihanda da lekeli" oldu. Sonrasında o da nasibini aldı tabi..."


Anlayamadığım şeylerden biri şu: Sezen Aksu'nun son senelerde Kürt sorununa karşı takındığı tavır ortadayken, şimdi tekrar aynı tavrı sergiliyor diye bir anda dillere gelmiş olması.
Gerçi kibirli kaymak tabakanın/kibirli elit kesimin (şimdilerde bunlara "Beyaz Türkler" veya kısaca "elitler" demek daha revaçta sanırım), haa ne diyorum, kibirli kaymak tabaka bir süredir ufaktan söyleniyordu zaten. Ama böylesi bir hareketi beklemiyorlardı sanırım Minik Serçe'lerinden... "Telefon faktörü"nün de bu ters tepki dalgasında etkisi olsa gerek.

Sonuçta bu ülkede "değer" kavramında bir sorun var. Hoşuna gideni söyleyip yaptığı sürece insanlar "değerli". Hoşuna gitmeyeni söyleyip yaptığında ise yakılsa da vurulsa da tukaka edilse de mübah!



Yıllardır bu topraklarda süregelen "popülerlerin suya sabuna karışmama geleneği"ni -kendi kararsız ruh haline rağmen- Kürt sorununda yıkmış bir kadındır Sezen Aksu. Popüler kişilerimizin, şöhret ve birikimlerini tehlikeye sokacak netameli konularda radikal çıkışlar yapmayı tercih etmedikleri bilinen bir şey sonuçta.
Zamanında (tam zamanını bilen veya görüş ileten olursa eklerim) İzmir'de verdiği Türkiye Şarkıları konserinde; Kürtçe, Ermenice, Rumca şarkıların okunması ve Kürtçe şarkı söyleyen bir çocuk korusu ile sahneye çıktı diye Hurşit Tolon Paşa tarafından uyarılmıştı.
(Gerçi tüm bunların tarihsel zamanlarına bakınız. Artık Kürt meselesinde faili meçhullerin ve şiddetin azaldığı dönemler. Ortalık nispeten sakinliğe doğru giderken.)
Bizde böyledir. Dünya yıkılsa, sen cebini düşünürsün. Gördüğünü de görmedin yapıverirsin.


Eksikli gedikli de olsa, demokrasi hakkında gerçek bir sevdası olmayan ama bunu dilinden düşürmeyen bir siyasi parti tarafından da olsa, barış girişimleri sürdürülüyor şimdilerde... Ve Sezen Aksu da (herhangi başka birinin yapabileceği gibi) "Sürece destek verdiğini" belirtiyor. Belli ki zamanlamasını gene çok iyi seçmiş.
MGK'nın bile sürece destek verdiği şu ortamda, her yeni şeye baştan tepkili olanlar şimdi de Sezen Aksu'ya tepki veriyor.

Barıştan yana insanların, sürece destek vererek el atmalarından daha aşina ne olabilir?
Ama burası Türkiye değil mi? Pardon.




EKLER:

* "Masum değiliz, hiçbirimiz" diye şarkı yaparken Sezen Aksu, (Deli Kızın Türküsü albümü, 1993); sen neden bahsediyor sanıyordun, sadece Bosna Hersek'teki olayların açtığı acıdan mı?

* Bir insan aynı anda nasıl hem Ertuğrul Özkök'ün en sevdiği kadın hem de Yıldırım Türker'in dostu olabilir bilemiyorum.
İnsan, insan kalacaksa taraf olmak zorundadır. Olmayanlar Sezen Aksu olur ve herkesin sevgilisi olarak ölür.
Bence insanın tarihine yazılan en büyük kara leke de budur.

(zenizedi, #11211426, 18.09.2007 ~ 29.08.2009)


* Sezen Aksu'nun açıklaması:

"Ben, Sayın Başbakan'ın açılımını önemli ve cesurca bulduğum için sadece ve sadece 'Vatandaş Sezen' olarak aradım. Bu konuda en azından adım atılmasının bile güzel olduğunu düşündüm. Benim de tabii ki bu gelişmeler yaşanırken güzel ülkem ve tüm vicdanlar adına karşı çıkabileceğim veya tamamen destekleyebileceğim noktalar olacaktır. Tek isteğim bu ülkede kardeşçe, birlik beraberlik içinde yaşamak ve gepegenç çocukların artık ölmemesi. Ama nerede durulacağını da çok iyi bilirim. Burada duruyorum. Başka da bir amacım yok. Lütfen bütün bunları, bu duygularımı Başbakanına iletmek isteyen ana kalbi taşıyan bir vatandaşınızın düşünceleri olarak alın."


* Türkiye'de belirli bir alanda en çok zarar vermiş kişiler, en çok sevilen ve plaketlendirilen/ödüllendirilen/ölümsüzleştirilen kişiler olabilir. Şahsi olarak Sezen Aksu'nun bende hep özel bir yeri oldu ve kendisini takdir de ederim, ama bugün Türk Pop Müziği'nin salt duygular-şehvet-aşk çevresindeki sözleri ve sıradanlaşması-pespayeleşmesinde;   "biraz Arabesk, biraz funk, biraz hip-hop, biraz biraz opera katılmış pop şarkıları" şeklinde "ortaya karışık menü"nün yaygınlaşmasında   kendisinin hem şarkıcı ve "kraliçe" hem de söz-müzik yazarı olarak ciddi bir payı var. Bu kadarını da mı söyleyemeyeceğiz yoksa?



EK: 12 Eylül Referandumu'nda tarafını "Yetmez ama Evet" olarak seçmesi nedeniyle, bayağı hırpalama ve saldırıların öznesi haline geldi Sezen Aksu.
.