29 Eylül 2009 Salı

 Gündemdekiler  (Eylül 2009)


Yağmurlar, seller, yüzen tırlar ve ölüler...
İstanbul sulara teslim oldu bu Eylül. Üstelik sadece İstanbul değil, İstanbullular da... Teslim olan İstanbulluların kimisi bedelini hayatıyla ödedi.
Sonuç:  Bilmem kaç bol sıfırlı maddi hasar  ve  29 can.


"Mimari  ile  medeniyet,  birbiri ile iç içe geçmiş  bütünleyici kavramlardır" demiştim önceki bir yazımda.  Her şiddetli yağmur, sel ve doğal afet sonrası  Türkiye'nin medeniyet seviyesini şifresiz ve filtresiz olarak görebilmek mümkün oluyor.

Medeniyet bir yana... Yahu bu ne  açgözlülüktür?  Sel felaketinde 7 kadın (işçi),  servis aracı olarak kendilerine revâ görülen bir yük aracından kurtulmaya çalışırken kapıların açılmaması sebebiyle boğularak öldü.
"Öldüler çünkü kader"  değil;  öldüler çünkü  içinde bulundukları araç insan taşımacılığı için uygun değildi ama onlar "itaat" ettiler,  etmek zorundaydılar...
Ayrıca dere yatakları yerleşim alanı olmak için uygun alanlar değildi...
Ve her zamanki gibi:  Gene "altyapı" yoktu!












Su,  İstanbul'a felaket getirdi.  Sonradan bir de "yağmacılar" çıktı selden geri kalanı toplamak için.
Çok şey geldi geçti gözümün önünden, hangi birini desem?  İnanır mısınız, "yağmacılar" deyince  6/7 Eylül olayları bile geldi aklıma... Fabrika stajlarım sırasında gördüklerim... İş yerinde ihmalden kaynaklanan kaza sonucu sakatlanan işçisinin alın terinin ve mağduriyetinin hakkını vermekten Süperman hızıyla kaçıp,  aşırdıklarını karısına/metresine/çocuklarına/ailesine yediren,  her daim jeep'li  dört çekerli adamlar geldi...  Ağustos depremi geldi... Göçük altındaki yaralı insanların günlerce devletten, belediyeden, kurtarma ekiplerinden, şundan bundan yardım bekleye bekleye ölmesi geldi... Devletin  -aynı  Ümit Özgen  olayında olduğu gibi-  gönüllülere bile engel olan yardım (?) anlayışı geldi...
Ne desem?




Aydın Doğan'a  büyük vergi cezası
Doğan Grubu,  iktidarlarla arasını iyi tutmayı her devir bilmiş ve bunun nimetlerinden akılcı şekilde faydalanmış bir medya kuruluşudur. Ancak AKP düzeninin kendi elitlerini yaratmaktaki  ısrarına  RTE'nin inadı da eklenince, bu kez o kadar kolay olmadı ve olaylar farklı gelişti.
Biliyorsunuz biz bir cemaat toplumu gibi işliyoruz.
"Ya bendensindir ya da onlardan"  anlayışından bahsediyorum...
Birine ait olanlar, diğer gruba her bulduğu fırsatta haddini bildirmelidir. Bildirmelidir ki güzel yarınlara hep beraber çıkalım.   (yersen)
("Bizler ve Onlar anlayışı")




Münevver Karabulut Cinayeti'nde büyük gelişme!  (yersen)
Cem Garipoğlu yakalandı.  ("Teslim oldu" da deniyor gerçi.)
Yaşı daha 18 değilmişmiş de... İyi çocukmuş da...
Bir de  Aytekin Kaya  diye bir avukat tutmuşlar ki, o da belli ki iyi bir çocuk. Harbi kadın Seda Sayan ablamızın yeni programı "Susma" sayesinde, maktulün babası Süreyya Karabulut'un bir aracı vasıtasıyla Hayyam Garipoğlu ile arasında gerçekleşen bir başlık parası mı (yok bu olmadı galiba), sus payı mı, yoksa kan parası mı öyle bir şeyi öğrendik.





Melih Gökçek
Büyük insan.  Şimdi de Ankara 7. Cadde'ye takmış. Millet laf dalaşında eyleşedursun, Gökçek akıllı adamdır,  oraya kafayı taktıysa kesin bir "altın yumurta" mevzusu vardır. Ki var. Önce cadde ve sokak isimlerini değiştirdi. Baktı ki ilgi çekiyor, bir de referandum önerisi attı ortaya. Adına "Ankara'da içki referandumu" dendi.
7. Cadde'de içki içilip içilemeyeceğine oradaki insanlar karar verecekmiş.
Hazır referandum da ayağa,  pardon  halka düştü ya! Gelsin refer, gitsin refer artık!  ("Referandumsuz yaşayamam!")

"Melih Gökçek'in  Bahçeli 7. Cadde ile ne derdi var?"  sorusuna cevaben,
eski bir yazım  -->  Ankara  ve  Melih Gökçek

Bu da  Ek$i Sözlük'ten  bir alıntı,  Ankara'yı bilenlere gelsin:
"Hayır benim anlamadığım İ. Melih Gökçek'in Bahçeliyle ne alıp veremediği olduğu.  Adam bundan yıllar önce de Bahçeli girişine Gökkuşağı Rekrerasyon Alanı diye bir inşaat yaptı ve hala bomboş orada trafiği tıkıyor, Milli Kütüphane yolu felç oldu.  Derdin ne arkadaşım Bahçeliyle,  7. caddeyle? İçkiyi yasaklayacaksın da nolacak? Senin bilmem kaç nesil önceki ceddin de denemişti bunu? Hayır açıkça söyle, orda içki istedin de sana vermediler mi? Ne geldi Bahçelide başına sayın İ. Melih Gökçek? Şimdi neden taktın Bahçeliye sen?  Ayrıca yanılıyorsam biri beni düzeltsin:  Bahçelievler semti  Çankaya Belediyesi sınırları içinde değil mi?"   (allarga,  #16846701)





Hüseyin Üzmez  davası sonuçlandı.
Geçen Nisan ayında Bursa'da, 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan 77 yaşındaki Hüseyin Üzmez,  13 yıl hapse mahkum edildi.

Bir medya sitesinde yaptığım yorum (kısa eklemelerle)  şöyle:
"Bana kalırsa o da günah keçisi addedilenlerden oldu. Millet Hüseyiz Üzmez'e küfrederek şeytan taşlıyor, günah çıkartıyor gibi... (Acaba Vakit gazetesi yazarı olmasaydı üzerine bu kadar gidilecek miydi?  Benzer bir soru Cem Garipoğlu vakası için de denebilir ama konuyu dağıtmayalım şimdi burada...)
Tamam cezası neyse çeksin. Ama keşke baştan çekseydi de içeri gir-çık, gir-çık + sürekli değişen/çelişen Adli Tıp Raporları tartışmaları ile hukuk ve yargı sistemine güven bu kadar zedelenmeseydi. Ne var ki halkın tepkisi anlamlı. Dilerim aynı tepki diğer sapıklara da gösterilir.  Kendi evladının cinsel istismara uğraması üzerinden para kazanmaya çalışan ebeveynlere de Batı'da olduğu gibi bir ceza uygulaması yapılsa keşke."




Adli Tıp Kurumu  mevzularına girmişken...
Kurumun eski başkanı  Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında bazı ciddi iddialar ortaya atıldı/serildi, Ergenekon Davası dosyasına giren bir askerî istihbarat raporu ile.
Kurum başkanıyken oraya buraya ("orası burası",  TSK ve Ordu Komutanlıkları gibi yerler oluyor) raporlar/yazılar gönderip meslekdaşlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevden uzaklaştırılmasını isteyen bir insanmış veya öyle olduğu söyleniyor diyeyim şimdilerde. İşkence olaylarında diğerleri "İşkence yapılmıştır"  gibi raporlar vererek Türk Silahlı Kuvvetleri'ni lekeleme-zedeleme ve AB'den para koparma peşindelermiş... Bu arada Taraf'a verdiği beyanında (bkz) Orgeneral Hurşit Tolon ile görüştüğünü doğruladı. Ancak yazılı raporların kendisi tarafından değil,  Ergenekon sanığı Ümit Sayın tarafından iletildiğini ima etti.  Dertleşmek, içini dökmek, kaygılarını iletmek üzere Hurşit Bey'i ziyaret etmiş,  aslında kendisini tanımıyorMUŞ...

Sevil Atasoy'u  ilk defa  -yanlış hatırlamıyorsam-  Herkes Bunu Konuşuyor  isimli programda görmüştüm. Sonradan da  Okan Bayülgen'in Ntv'deki çeşitli programlarına defaatle konuk oldu. Hatta Hürriyet Pazar'da bir köşesi filan oldu... Yani diğer meslekdaşlarına nazaran epeyce ünlü oldu.  (Bu yazarlık işinin de, o dönemki bir orgeneralin  Hürriyet yönetimine özel isteğiyle olduğu söyleniyor ve hatta delillendiriliyor şimdilerde.)
Kendine güvenen, tuttuğunu koparan, kariyer sahibi, akıllı bir kadına benziyordu. Hatta öyleydi. Bu kadın Adli Tıp Kurumu başkanıydı ve mesleğinde bir örnekti.
Değerler bu kadar kolay değersizleştirilmemeli diye düşünüyorum. Keşke kendileri de bunu anlamış olsalardı. Bakınız galeyan ve kargaşa ruhu nerelere kadar varabiliyor?  Sevil Atasoy hakkında beni şu an mutlu eden tek şey ise:  kendi özeleştirisini verdiği beyanında dile getirmiş olması.





İlker Başbuğ  hakkında suç duyurusu
"Kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıktığı ve siyasi nitelikte konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle; İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ve bir grup kişi  (Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve  Sezgin Tanrıkulu) imzasıyla  28 Eylül 2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

"Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ,  21-22 Eylül 2009 tarihlerinde Güneydoğu sınır bölgesinde yaptığı konuşmalarda kendine kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıkmış,  siyasi nitelikte konuşmalar yapmıştır.
Bu konuşmalar,  Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesinin C bendine göre suçtur.  Adı geçen Madde 148,  'Siyasi Faaliyette Bulunanlar'  başlığını taşımakta olup  "(...) siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde 1 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar"  hükmüne girmektedir.

Yukarıda belirtilen nedenlerle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında söz konusu demeçlere ilişkin soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmaktayız."





Ve bir Oscar haberi!
Yılların güzelliği Brigitte Bardot, Amerikalıların kendi adıyla düzenlediği ödül yarışmasına sadece memnuniyetini belirtip asla katılmazken, Türkler tam bir Amerikan yalaklığı  (pardon, tam bir Oscar manyaklığı)  içerisinde...
Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini yaptığı Güneşi Gördüm filmi, Yabancı Film Oscarlarına gönderilmek üzere seçilmiş içimizden birilerince.
Bravo diyorum.  (Yoksa  "Yorumsuz"  mu desem?)





Kayseri'de  Ramazan Bayramı'nda  şeker toplamaya çıkan üç çocuktan bir daha haber alınamadı.  Kamuoyunda gene  organ mafyası  heyulası dolaşıyor.

Mart 2011'de gelen Edit:  Uğur Veli Gülışık  adlı sapık şahıs çocukların katili olarak tutuklandı.
Bu olaydan sonra çocuklar artık bayram günleri kentlerde kapı kapı dolaşıp şeker toplamaz oldu.




Gazeteci  Mustafa Balbay,  kendisine ait olan günlüklerin aslında kendisine ait olmadığını söyledi.  Sözleri şöyle idi:
"Bana atfedilen günlük adı verilen notlar bana ait değildir.  Belgelere göre ben 10 yıllık notları,  2 dakika 33 saniyede oluşturmuş gibi görünüyorum.  Usain Bolt  olsam bu kadar kısa sürede dosya oluşturamam.  Çok açık bir şekilde kopyalama yapılmış."
Oysa daha önce kendi gazetesindeki köşesinde  "Gerilimli Yıllar"  başlıklı bir yazı dizisi ile bir anlamda o günlükleri ve kendini savunmuş;  kendisinin demokrasiyi korumak için mücadele ettiğini,  bunların gazetecilik anlayışıyla tutulmuş notlar olduğunu söylemişti.  Sanırım o yazı dizisi fazla ilgi çekmemiş olacak ki,  sonradan çıkıp günlüklerle beraber herşeyi reddetti.
(Uzak Doğululardaki harakiri'nin gözünü seveyim!)





İkisi de  Kürt açılımı  hakkındaki değerlendirmeleriyle gündemde...





Burada bir kaç alıntı yapmak istiyorum:
"Sezen Aksu  telefon açarsa,  o  (H. Avşar)  gider gazetelere konuşur acilen. Altta kalmaya dayanamaz. Açılır. Gündeme gelmek için ne yapacağını şaşırmasına,  şaşırmıyorum."
(ranini  -  #16742187, Ek$i Sözlük)

"Günlerdir Hülya Avşar haberleriyle okunurluğunu artırmaya çalışan Radikal'e ve tüm gazetelerimize selam olsun.  Avşar haberleri ile gazete denen neşriyat okunacak olsaydı, Türk gazetelerinin senelerdir tirajları alay edilecek durumda olmazdı."  (can ile canan)

(Ve işin ilginci, bu kişiye bile  "bölücülük"ten  dava açıldı!)




Ve son olarak Spor:
12 Dev Adam'ın basket maçları Ntv'de zevkle izlendi bu ay.

--------------------------------------------------------------------------------

O kadar çok şey yazamadan kaldı ki!
* bkz. Bir RTE savunması:  "Her şeyi askere atmayın"  (12 Eylül, Taraf)

* Amerika'dan füze alıyoruz!
Obama yönetimi yetkilileri,  ABD meclisine  Türkiye'ye  7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füzesi satılması ihtimali olduğu yönünde bilgi verdi.



Ufak bir de Dipnot:  Bu çok yağmurlu,  Marmara'da bol sulu selli Eylül ayının sonlarına doğru,  Okan Bayülgen ve Şirin Ediger'in  kızları  İstanbul Bayülgen dünyaya geldi.  Bu da gereksiz bilgi olarak  (kime göre neye göre?)  burada bulunsun  :)


Bu Gündem başlığının kapsadığı bir çok etiketi,  20 limiti nedeniyle ekleyemedim ve bu nedenle aramalarda çıkmayacak maalesef.  Bunlar:
ABD,  askerler,  Bayülgen,  darbe,  gazeteciler,  hukuk,  spor,  şöhret,  TSK,  Türk Sineması,  Türkler,

24 Eylül 2009 Perşembe

 POPÜLER  KÜLTÜR


Kendini Türkler olarak tanımlayan milletin en büyük eksiklerinden biri "kültür" noktasındadır. Bunu en kolay popüler kültür hayatına dikkat kesilerek anlayabilirsiniz.

Son yıllarda  "ünlüler"  veya  "şöhret"  dediğimiz insanlarımızın, ünleri bitmesin diye her şeyi dillerine dolamış,  saçma sapan konuşma alışkanlığına sahip medya maymunlarından çıkma hali kemikleşti mesela bizde.

En tepelerdeyken bile mazlum edebiyatının dibine vururlar... "Mağaradan/Varoşlardan/Gecekondudan/Fakirlikten geldim!"
(fakirlikten  fucker'lığa  haha!)
Dün çıkar AKP'ye neden oy verdiğini anlatır, kocasıyla-karısıyla-sevgilisiyle-eski sevgilisiyle ilişkisini anlatır, her konudaki fikrini daha sorulmadan anlatır, bir-iki aldığı İngilizce özel dersten sonra konuşmalarında yabancı kelimeleri kullanıp hava attığını sanır...

Gündemde  "Kürt açılımı"  mı var?  Bu fırsat kaçmaz elbette.
Bir ara hamilelik dönemindeki cinsel hayatını, doğan çocuğunun "agu" demesini ve bademcik ameliyatını dahi bizlerle paylaşan bir ünlümüz, şimdilerdeki popüler damarı da yakalamış gördüğüm kadarıyla. Biraz da Kürt açılımından bahsetsin öyleyse, eyvallah. Halk hiç şaşmayın bunu da yer, yemezse de geniş midesiyle yemiş gibi yapar. Ama asıl halktan önce medya yöneticileri mesul bundan.

Bu kadar mı vizyonsuz ve vicdansız olunur?  Bu kadar mı "Medyanın gereksiz gündemi"ne tutsak edilir bir toplum?
Hepimizin, sahip olduğumuz hayat nefesinden ötürü bir borcu var; insanlığa,  yaşama,  Tanrı'ya.
Medya yöneticilerinin bu kadar değersiz haberi değerlileştirmesi, aynı zamanda değerleri değersizleştirmiyor mu?



NOT: Bu yazı, Radikal Online'da sansüre uğrayıp yayınlanmamış bir yorumum. Hükümetten Cumhurbaşkanı'na, Askeriye ve TSK'ya, bütün muhalefet ve siyasilere, hukukçulara, rektörlere, milletler ve milliyetçiliğe kadar bir dizi konuda yer yer oldukça dikkat çekici sert eleştirilerin yapıldığı bir platformda;  medya konusunda bu kadar bir eleştiriye dahi izin verilmedi.
Aynı Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük yazımda belirttiğim gibi,
"Medya;  artık siyasetin, Türk Silahlı Kuvvetleri'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu ilan ediyor" sanırım.
"Ve kağıt basım gazete sayfalarından daha fazla imkân + özgürlük sunan internet haber sitelerinde bile sansürleniyoruz,  iyi mi?"


23 Eylül 2009 Çarşamba

 MY BRUTE

.
Şipşirin bir online oyun!
Efsane oyun The Sims'teki gibi karakter yaratıyorsun ve skill'lerini geliştiriyorsun. Dövüş oyunu ama kasmıyor. Pata-küteler otomatik çünkü! Her gün sadece 3 dövüşe izin vermesiyle fazla zaman da almıyor.
Laf ebeliği bir yana gene geç keşfettim.
Ne kötü şey geç her şeye kalmak? Millet/Kitle gelmiş taa nerelere, biz daha yolun başındayız.  Olsun, eğleniyoruz işte.



P.S.:  Yazılarım arasında bir şeyler okuyup beni dövmek isteyenler filan varsa buyurup buradan girişebilirler. Bu da böyle bir hınç alma-linç etme linkimiz olsun:  http://joy-and-conan.mybrute.com

19 Eylül 2009 Cumartesi

Türklerin Özellikleri


Bayrağı kutsaması.  Bayrağı en kutsalı olarak görmesi.
Silahı  ve  silahı kutsayanları kutsaması...

Bu zaten söyleniyordu, biliniyordu ama asıl benim bilmem APO'nun yakalanması ve yargılanması sürecinde oldu.
Biliyorsunuz APO hala asılmadı ve muhtemelen asılmayacak da.
Aynı tarihimizdeki nice örnekleri gibi.

Zaten savaşlarda çok zaiyat vermiş Osmanlı'yı,  bir de hızla  I. Dünya Savaşı'na sokan  Enver Paşa  cezasını çekmiş miydi?  Yemen'den hasbel kader kurtulan askerleri baldırı çıplak dağlara sürüp, bir savaşma bile henüz olmadan dondurarak ölümlerine neden olduğu söylenen kendisi değil miydi?  Hiç değilse görevindeki ihmalkarlık-ğından dolayı yargılandı mı?

Zaten kaybedileceği belliyken vatan evladını Yemen cephelerine, Arap çöllerine, oradan başka yerlere sürenlerin bu tutumları eleştiri aldı mı, masaya yatırıldı mı?

Milleti millete, insanı insana kırdırtan Talat Paşa ve İttihatçılar yargılandı mı?
Ceza almadıkları gibi,  neden bir de isimleri, en büyük şehirlerimizdeki en büyük caddelerimiz için uygun görülerek onurlandırıldı?


"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" desturu altında, bununla tezat şekilde kendi milletini aşağılayan ve hakir gören, kıyımını yapan güçlüler cezalarını aldılar mı?...


.
APO  ile ilgili gelişmeler ilk başta şaşırtıcı gelmişti bana ama  çok şükür bunlara rağmen devletimiz hala bölünmedi.

Peki o zaman Hrant Dink, Uğur Mumcu, Turan Dursun, Sabahattin Ali, Ali Kemal ve niceleri neden öldürüldü? Üstelik de daima küçük düşürücü şekilde?  APO'yu bile asmadık ve besledik de... Bunları beslemesek de neden illaki vahşice öldürdük?


Tarih derslerinde "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük insanlar" filan anlatılırdı hani.  Bir de "İslâm dünyasından çıkmış âlimler" mevzusu var tabi...  Kimdi gerçekten bu adamlar peki?
Piri Reis  bir anlamda vatan haini diye öldürülmüş,  ibret-i âlem olsun diye günlerce sallandırılmış bir adam. Yıllar sonra Batılı araştırmacılar kendisini keşfediyor da kıymete biniyor.
Mimar Sinan  topun ağzından Kanuni tarafından himaye edilerek kurtulmuş diye biliyorum. Mesleki eğitimi filan yok, kendi kendini yetiştirmiş,  şans eseri hayatta kalmış.
İbnî Sinâ olsun  (Batı'da Avicenna diye bilinir),  bilimsel alanlarda uğraşan nice insanlar olsun; Allah'ın işine karışıyor diye dışlanmış. Kimi sürgüne gönderilmiş, kimi hapse atılmış, kimi topa tutulmuş.
Biri kalkmış geometrik bir hesap ve analiz yapmış ilk defa ve yasalardaki miras paylaşımında eşit denen arazi paylarının aslında eşit olmadığını mı ispatlamış? Vay! Ne haddine! Padişah hazretlerine saygısızlık ve düzeni bozuyor diye hemen asılmış.
Örnekler çoğaltılabilir.


Türkler kanı, silahı ve silahı kutsayanları hep korumuşlar. Aydınlanmayı, düşünce özgürlüğünü, insan haklarını, hukuku, hayatı aydınlatmaya çalışanları ise dışlamış ve karalamışlar. Bahaneler her zaman hazırda... "O komünist ve devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "O Alevî ve devlete zarar verebilir, sakıncalı!" ; "Bu dinci devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Ermeni, devlete zarar verir, sakıncalı!" ; "Bu Kürt devlete zarar verir, sakıncalı!"...  (°bkz: *)

.
Sonuçta rejim değişikliği bile bu düzeni değiştirememişse, o zaman yapılan rejim değişikliği gerçek bir değişim miydi? Bunu da bir düşünmeden yaftaya başlıyorsan,  aldığın/verilen eğitim'i sorgulamakta da bir fayda var.


----------------------------------------------------------------------------------
(*) mythmaker / 31.01.2008  11:27:58 / # 2604254
Türk ırkının özellikleri:  Meslek ve sosyal statü sahibi olmayan,  olsa da bunları bir türlü içselleştirip buradan evrensel bir dünya görüşü oluşturamayan; dolayısıyla bir takım olumlu özelliklere doğuştan sahip olmak kolaycılığına ve tembelliğine kapılan insanların çok olması...


17 Eylül 2009 Perşembe

Türk  Erkekleri

.
Ortalama Türk Erkeği  50-60 yaşına bile gelse;  karşı cinsten birine nasıl bakacağı, nasıl yaklaşacağı, nasıl konuşacağı konusunda sağlıklı bir yaklaşım sergileyemez.
Yani  "öyle gelir öyle giderler",  yontulmadan...
Daha otobüste oturmayı öğrenemediler.
Şehirler arası yolculuk yapmayagörün.
Ne kadar orta yaş üstü kel adam varsa artık  o nasıl bir kaykılmadır,
o nasıl bir koltuğu arkaya yaslamadır yarabbi!

En pahalı otobüs seferleriyle gelip gidersiniz,  Rahat hatlara geçersiniz ama çare yok!  Adamın kellesi kucağınızda gidersiniz yine!
Servis yapılırken elinizdeki bardağı koyacağınız, önünüzdeki koltuk arkası sehpanız bile açılmaz,  o derece mağdursunuzdur artık!
('Kelle koltukta' değil,  'Kelle kucakta' hesabı...)
1 değil, 2 değil.

Diyelim servis memurunu çağırdınız.  ('
Servis memuru',  eskinin 'Muavin'  lafının şimdilerdeki moda kullanımı.  Nasıl ki Sekreter oldu Yönetici asistanı,  aynı rötuşla muavinler de oldu Servis memuru.)
Neyse efendim,  muavine sorunu ilettiniz diyelim.
Alacağınız cevap ne olabilir?
_Sorun ikinizin arasında, beraber halledin.
Normal. Zira o da bir Türk erkeği.  (Gerçi adam ne yapsın yani! Öküzle öküz olacak hali yok herhalde.)


Hep mi manyakları buluyorum bilemiyorum ama bazı gözlemlerim var.
Türkiye'deki orta yaş üstü erkeklerde  ("Babam yaşında adamlar" da diyebiliriz bu kitleye),  önemli cinsel sorunlar var bence.
İnsanın 50 yaşına gelip de hâlâ "karı-kıza" öküz gibi bakması, "göte kitlenmesi",  bakışlarıyla bu kadar tacizkâr ve rahatsız edici olması, kadın denen varlığı  cinsiyetinden sürekli rahatsız olacak şekilde gerebilmesi için baya bir negatif potansiyele sahip olması gerekir.
Ki Türk erkeklerinde tartışmasız bu potansiyelin maşallahı var.
...


Bir dönem çok modaydı;  her turizm sezonu açılışında gazetelerde yabancı uyruklu orospular "Türk erkekleri süper!" filan gibi bombalarla havuz başına konuk olurlardı.  "İş icabı profesyonel yaklaşımlar" diye düşünürdük.  Sonradan öğrendik ki meğer o röportajlar da rötuşlanıyormuş!  (Fotoşop misali)
Ayşe Arman,  Türkiye'de çalışan bir Rus fahişeyle söyleşi yapmıştı geçmişte (2003).  İlk defa orada biri çıktı dedi ki  "Her 3 Türk erkeğinden birinde cinsel sorun var ve kendini kanıtlamaya çalışıyor."
Neyse ki dünyada hangi mesleği yaparsa yapsın dürüst ve sansürsüz insanlar da var.


Eskilerden laf açılmışken...
Eskiden bu konular açılınca  "kadınların kaderi böyle"  denirdi.
Şimdi dünyanın gittikçe küçülmesiyle görülebiliyor ki, bütün dünyadaki erkekler ezici çoğunlukla öküz gibi davranmak zorunda değil.
Yine görülebiliyor ki,  bir kadın  tanımadığı bir erkeğin  (karşı cinsin) bakışlarından suçluluk duygusu hissetmeden de hoşlanabiliyor.
Tabi Türkiye'de bu örnekler nüfusa oranlandığında nadiren olur.


Erkekler ergen oluyor, evleniyor, koca oluyor, baba oluyor, aile kuruyor, dede oluyor, torun-torba sahibi oluyor... Ama pek insan gibi olamıyor bu toplumda.
Kadın dersen bakire doğuyor, evleniyor, hamile kalıyor, anne oluyor, anâne oluyor...  Kaç tanesi cinsel orgazmı yaşayarak mezara giriyor, sevgiyi ne kadar biliyor dersen;  onu da hiç karıştırma.
Veya kaçımız kadınlığımızı ve kadınsı inceliklerimizi hissedebiliyoruz?
Önce ve her zaman bu öküz erkeklerin doyurulması gerekiyor zira.


Bu erkeklerin bir de "ANNE"leri var tabii,  aileleri var...
İşte bu aileler  erkek evlatlarına  "Hayır"ın anlamını,  "Hoş değil"in anlamını öğretmemiş/öğretemiyor.  Zaten öğretmek gibi bir meseleleri de yok görebildiğim kadarıyla.
Bu nasıl bir erkek çocuk sahibi olma arzusuysa artık,  "Afferim benim aslan oğluma!"  gazlaması  her eğitim düzeyindeki ailede değişmeyen ortak şeyler arasında her daim yerini garantiliyor.
Erkeğin kendisinde de öğrenme isteği ve becerisi olmayınca;  "
Olmaz!" ne demek,  "Lütfen" ne demek,  "Rahatsız oluyorum" ne demek; bilmiyor,  anlamıyor.


Bilmedikleri gibi hissedemiyorlar da...
Duyguları körelmiş.
Veya hep kördüler.
Öküz gibi yaşayıp gidiyorlar işte!
Onlar yontulacak ve bilenecek diye  kadınlar yaşarken ölüyor, diri diri mezara giriyor;  "saçmalardan seçmeler"den biraz daha hallice bir hayat yaşayıp kendilerini harcıyor.

Anadolu zaten hepten  "rengarenk efsaneleri olan saklı bir kutu ve bir hüzün yumağı".
Bakın ailenizdeki kadınlara.
Anneleriniz, anâneleriniz/babaneleriniz, teyzeleriniz, ablalarınız/kız kardeşleriniz...  Kaçı mutlu bu kadınların?  Kaçı mutlu olarak öldü?
Kaç tane mutlu evlilik var çevrenizde?



Cinsellik  insan bedeninin en temel ihtiyaçlarından biri.  Yeme-içmeden sonra geliyor.  İnsanın içindeki yaşamsal itici güç.
Bizde bu güçten fazla güzellik çıkmadığı ortada.
Ortam tecavüzden, tecavüz korkusundan, çocuklara bulaşan sapıklardan  ve kadın cinayetlerinden geçilmiyor.
Yapan yaptığıyla kalıyor.  Böyle gelmiş böyle gidiyor.
(Arada sırada  Hüseyin Üzmez  gibi bir ayağı çukurda 70'likleri zebil edip toplum vicdanını rahatlatma perdelerini icra ediyorlar ki  milletin gazı alınsın.)


Bunların da etkisiyle,  dünyada menopoz sorunlarının en erken yaşandığı ülkelerden biriyizdir herhalde.  Zaten daha bedende başlamadan başlar o menopozlar Türk kadınında.
Ve kadınların çoğu erken tükenir bizde, erken yaşlanır, erken kesilir...
Neden?
Cinsellik bu topraklardaki en kökleşmiş sorunlu mevzu.
Daha otobüste insanca gidemiyoruz. Kendi sokağımızda iç huzuruyla yürüyemiyoruz.
Geçenlerde bir gazetede okumuştum.  Almanya'da yaşayan Alman kadınlar,  Türk erkeklerinin bakışlarından rahatsız olup  sürekli yol değiştirmekten rahatsızmış.
Almanya'nın son yıllarda Türkiye'nin AB'ye girişinin önünü tıkamasında ve  karşı blokta yer almasında,  yaşadığı  her türden  kendi deneyimlerinin de payı vardır herhalde...


Bir arkadaşım kadınlığı tarif ederken şöyle demişti:
"Kaçımız dışarı çıkarken içimizden geçen,  o an istediğimiz şeyi giyebiliyoruz ki?  Aman erkek arkadaşım/sevgilim/kocam ne der, bununla aşağı mahalleden geçerken rahat olabilir miyim,  yukarı mahalledekiler laf atar mı,  ayıplanır yan gözle bakılır mıyım?..."

Kadınlık:  Korkular, kaygılar ve hep bir olamama, yarım kalma hali.

Ama olsun. "Benim hâlâ umudum var"  diyerek teselli arıyoruz biz.


Tabii kadınlar da kendi savunma mekanizmaları  ve dinamiklerini oluşturuyor zamanla.  Öğrenmek zorundasın bir yerde.
Sisteme çabuk entegre olanlar,  erkeğin cüzdanına göre muamele veya ipleri eline alma hususunda uzmanlaşıyor.
Kimisi vücudunu kullanıyor,  kimisi aklını,  kimisi pohpohlayan  (bal damlayan)  dilini  (dilinde bal, elinde iğnesi eksik olmayan tipler)...

"Seks için kocasından para/bedel isteyen kadın" haberini büyük bir gariplik varmış gibi sunuyor  kelaynak Türk medyası.  Türkiye gerçeklerine ve Anadolu topraklarına en az bir uzaylı kadar yabancı olduğu içindir muhtelemen.

Kimi kadınlar da ortamı gerdikçe geriyor.
Kiminin çenesiydi, derdiydi, isteğiydi, kaprisiydi, nazıydı derken... Adam kalpten gidiyor.
Kimisi kuzu görünümünde "gelin" geliyor aileye,  Dolunay'da  kurt kadına dönüşüveriyor  ve bir daha da geri dönüşemiyor filan...
Herkesin kendince bir  hayata tutunma/ayakta kalma yöntemi var.
Bendeniz de işte böyle,  kendimi en iyi ifade etme şeklim olan "yazarak" bunu yapıyorum.   (canilecanan.com)


15 Eylül 2009 Salı

 Sansür  (devam)

Birkaç gündür  sansür  konusunda yazıyorum.  Dağılmasın kaybolmasın diye toparlayacak olursak bu yazılar şöyle:
1) Sansür karşısında Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük
     (Taraf'ın sansürü)
2) SANSÜR
3) Sansür (devam)

"Sansür devam" başlıklı bugünkü yazımda,  kendi kişisel tutumuma varana kadar bir dizi konuda adeta daldan dala konma niyetindeyim.


Öncelikle Mart 2009 Gündeminde ses getirmiş ve tartışmalara neden olmuş, (akabinde her zaman olduğu gibi hemen unutulmuş) "Bilim ve Teknik dergisine Darwin sansürü" mevzusunu hatırlatmak isterim.  (bakınız)

Türk eğitim sisteminde
(özellikle Biyoloji ve Fizik dallarında) nice teori öğrencilere zorla ezberletilirken, bu ezberci sistemi hiç zorgulamayan düzen; söz konusu "Darwin Teorisi" olduğunda,  (dikkatinizi çekerim  'teori')  bir türlü saçma sapan tartışmalara es koyamıyor nedense.




Sansür konusuna girmişken,  güncel örnekler üzerinde duralım biraz.

* Sansürle dikkatleri çekerek reyting kazandırma hadisesi  var mesela? Pek bir meşhur son zamanlarda. Yeni bir pazarlama stratejisi sanırsam. Özellikle sevişme sahneli tv dizilerimizde pek bir işe/reytinge yarıyor gibi.
(bkz:  Aşk ı Memnu dizisi)
(bkz: yeni dönem Türk tv dizi ve klipleri)

* Yayın yasağı getirilen haberler var.  Mesela Aktütün, mesela Dağlıca baskınları hakkında... (Yok efendim önceden istihbarat alınmışmış da, bilerek önlem alınmamışmış da... Sen böyle haberler yaparsan sansürü hak edersin tabii.)

* "AKP ve Gülen'i bitirme planı"  mıydı neydi adı, onun hakkında haber yapmak da yasak.

* "Ceza olarak pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen" haberi de sansürlü.
(Bilgi ve Yorum: Elazığ'ın Karakoçan ilçesi Koçyiğitler Piyade Taburu'nda vatani görevini yapan 4 asker... Teğmen Mehmet Tümer diye biri var.  Nöbette uyuduğu gerekçesiyle pimi çekilmiş el bombasını er İbrahim Öztürk'ün eline veriyor.  Sonuç: 4 şehit.
Muhalefet susuyor.  İktidar susuyor.  Medya her zamanki gibi:
Görmez, duymaz, konuşmaz.)


Mesela biri kalkıp  "Sabiha GökçenErmeni asıllı"  mı nedi?
Derhal sansürlenmeli, olmadı susturulmalı.
(6 Şubat 2004 tarihli Agos gazetesinde Hrant Dink imzasıyla manşetten yayınlanan "Sabiha Hatun'un sırrı" başlıklı haberde, Türkiye'nin ilk kadın pilotu (dünyanın ilk kadın savaş pilotu) ve Atatürk'ün manevi kızı olan Sabiha Gökçen'in Ermenistan'daki akrabaları konuşuyor, "Gökçen yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimdi"  diyorlardı.


Ertuğrul Özkök yönetimindeki Hürriyet gazetesi, 21 Şubat 2004'te Agos'un bu haberini manşetinden yayınlayınca ve hedef gösterme politikasını uygulayınca; Genelkurmay'ın bir bildiri yayınlamasına kadar varan alevli bir tartışma yaşandı.
22 Şubat tarihli Genelkurmay bildirisinde:
"Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür" deniliyordu.)



Peki ilk defa mı dile getirilmiş bu iddia tarihte?  _Hayır.
Yeni mi söylenmiş?  _Hayır.
Yalan belgeler mi?  _Yalanlanması o kadar da kolay değil.
      -->  (Pars Tuğlacı:  "Gökçen Ermeni'ydi")
Peki Türk halkının bunları bilmesine gerek var mı?  _Elbetteki hayır.
_Ve elbette ki  "milli menfaatlerimiz"  sebebiyle...
Peki mesela bu örnekte jurnalleyen kim?
_Hürriyet  ve  Ertuğrul Özkök!
E biz bunu gazete ve gazeteci sanıyorduk?  Meğerse fişleme, ipini çekme, haddini bildirme,  teftiş, sansür ve galeyandan sorumlu sivil paşalarımız değiller miymiş!



SANSÜR başlıklı yazımda da belirttiğim gibi "mankenin göğüs ucuna, frikiğine, çocuk tacizleri de dahil tecavüz haberlerindeki her tür detaya izin veren sansür sistemimiz";  özgür araştırma ortamı, birey kültürü gelişmiş toplum olma, gerçekleri ortaya serme konusunda derhal sansür zırhını kuşanıyor.
Buna kimileri  "Hayat tarzı liberalliği"  de diyor...


Türk Medyası'nda sansür ve popüler köşe yazarları hakkında yönetimin tasarrufuna örnek olarak  Emin Çölaşan  iyi bir örnektir.
İktidarla ilişkiler iyi giderken "ipi sağlam tutulan ve iktidara eleştiri yazıları sansürlenen"; ilişkiler kötüye gitmeye başladığındaysa siyasilerin üzerine salı salıverilen saygın gazeteci Emin Çölaşan.
Kendisi yıllar sonra bunları (sansüre maruz kaldığını, bazı uyarıları bizzat Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ten aldığını) kendi yazdığı "Kovulduk Ey Halkım Unutma Bizi" adlı kitabında ve sonrasındaki söyleşilerinde dile getirmişti.

(Ne hikmetse bu gazeteci kovulana kadar defaatle sansürü sineye çekmiş; ama son kertede kovulmayı onuru yedirememiş. Ondan sonra da kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz bu yöntemlerini ifşa edi edi verdi!
"Yersen" diyeceğim ama,  laikliği dilinden düşürmeyen üstün kitle
bunu da yedi.)
----------------------------------------------------------------------------


Çuvaldızı kendine batırma bölümüne geldik şimdi de. Yani kendi kişisel tutumuma...
Mesela bu blog okur yorumlarına açık. Genel olarak medya sitelerinde hoş bakmadığım bu tutuma, kendi şahsi blogumda izin verdim. İyi mi ettim kötü mi ettim zaman gösterecek. Şimdilik memnunum.

Takdir edersiniz ki her yorumu yayınlamak zorunda değilim. Özellikle tekrar kabilindeki, boş lafları... Ahlaken kirli yorumları... (Hukukçu değilim ama)  Yasalara göre suç oluşturacağını düşündüklerimi... Kanı kutsayan yazıları... (Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili yazımda yorumculardan birinin, cinayeti ve katliamı meşrulaştırmaya çalışan, acayip bir dilde -Tarzanca- yazılmış, alaycı yazısını sildim mesela. Aslında şu zamana dek sildiğim/sansürlediğim tek yorum da bu oldu.)

Buradaki yazılarımı özenerek yazıyorum, kendimce...
Sevgi ile yeni fikirler ortaya seren, bir yeniliği/heyecanı veya bir tutarlılığı olan her yazı, her değerli eleştiri  insanı geliştiricidir, değerlidir, ipeklere sarılasıdır...


11 Eylül 2009 Cuma

 SANSÜR

...
Türkiye'de sansür konusunda birikiyüzlülükvar.

Yakın zamandan örnek:  Bir defilede göğüs ucu görünen manken görüntüleri, uygunsuz kadın frikikleri sansürlenmiyor bizde;  ama "Pimi çekilmiş el bombasını erin eline veren teğmen"  haberi sansürleniyor mesela...  Veya büyük siyasetçilerin, bakanların, üst düzey asker ve bürokratların aşk ilişkileri sansürleniyor.  "Sanatçı topluma örnek olan insandır" kabullenmesi öyle sağlam kazınmış ki bu topluma; mankenlerin, oyuncuların, şov dünyasındaki kişilerin ilişkileriyle yatıp kalkıyoruz biz.



Tecavüzhaberleri mi dediniz?
Eskiden kurbanların fotoları pek yayınlanmazdı.  Yayınlandığında ise gözlerin üzerine mutlaka bir bant çekilirdi.
Ama Türk Basını'nın sansüre tahammülü yoktu elbette, hele de söz konusu "kadın" olunca...
Zamanla kısalttılar, özellikle enini daralttıkça daralttılar o göz bantlarının.  Sonunda ondan da sıkıldılar  ve  toptan kaldırıverdiler!
Ne ilerici bir  "Sansüre hayır!"  anlayışı! Tecavüze uğramış kadınların boydan fotoları veriliyor artık boyalı basınımızda.
Üstüne üstlük  "Nerede, nasıl olmuş?  Kadın olay sırasında mini etek mi giyiyormuş?  Çamaşırı ne renkmiş? ..."  Sağ olsunlar "kamu yararı" adına her ayrıntı hakkında hepimizi bilgilendiriyorlar.

Özellikle çocuk tecavüzlerinde, bu ülkede ne kadar hasta adam olduğunu beynimize kazırcasına akla durgunluk veren haberler yapılıyor.  Bir keresinde  Radikal'de  okumuştum şöyle bir haberi:
"Tecavüze uğrayan küçük çocuk, üzerine yağan yağmur damlacıklarıyla uykusundan uyanmış, çayırlık alandan yola doğru koşarak bir kamyonu durdurmuştu.  Kıyafetleri paramparça olan küçük çocuk kamyon şoförüne:  'Amca beni eve götürür müsün?' diye sordu."

Bir başka gazetemiz de tecavüz haberini verirken çocuğun iç çamaşır rengine kadar inmişti.  Böyle bir haberde  çamaşır rengini yazsan ne yazmasan ne demeyin.  Konu ahlaksızlık olunca, düşene bir tekme daha vurmaya gelince, hiç kimse Türk Medyası'nın eline su dökemez. Sonuçta bu haberi hazırlayan muhabirin aklı dün gece girdiği porno sitesinde kalmış orası belli de, Yazı işleri Müdürü nerede, Editörlerin aklı nerede?...
(Ve bir de "meslek ahlakı" tabi.  Lafa gelince her cümlenin arasına bolca serpiştirelim de klasımız belli olsun diye "etik etik" tekerlemeleriyle olmuyor o kalite.  Demem o ki, bu adamların hassasiyetleri,  tecavüze uğrayan erkek çocuğa "meslek ahlakı" gereği "çocuk"  demektir.  Ama kurban bir kız çocuğu ise mutlaka cinsiyeti belirtilir.  Meslek ahlakı anlayışları  ayrımcılık ve cinsiyetçilikten başka bir şey değil!)

Ne yapıp etseler sorun değil.  Onlar  KAMU GÖREVİ  yapıyor zira. Lütfen saygılı olalım.
Sansür ayıptır, bu çağda sansür olmaz.
Nitekim o kadar sansüre karşılar ki,  bazen tecavüz sonrası linç girişimi gerçekleşmiş olayların haberini verirken, kurbanın oturduğu sokağa hatta eve kadar gösterdiklerini görüyoruz. Canlı canlı, tarif ede ede, adeta elinle koymuş gibi bulacak şekilde gösteriyorlar konutunu ki  "Gidin bir de siz becerin."  Yeter ki onların reytingleri artsın da!


Yetmez mi?  Bir haber daha:
"
Küçük kızın paramparça kıyafetleri ve tuhaf bakışlarından kızının tecavüze uğradığını şıp diye anlayan baba... "
Heberin yanında babanın vesikalık fotosu!
Adı, soyadı, evinin bulunduğu semt, iş yeri... Hepsi tastamam verilmiş.
Zanlı da iş ortağı!
(Posta'da  okuduğum bir haberdi.)
Kim demiş yani Türk Medyası'nda sansür var diye?
Söz konusu olan "korunması gerekene özen gösterme ve meslek ahlakı" olunca  (kimileri "etik" de der),  Türk Medyası bendine sığmaz taşar!


Ama yolsuzluk haberi dedin miydi,  orada bir duracaksın. Türk basını önce bir durum değerlendirmesi yapar zira.
Patronu ve Askeriyesinin veya yandaşının çıkarları/arzusu iktidar ile ters düşüyorsa, ancak o zaman haberi verir.  Ama ilişkiler güzelse samanaltı, sümenaltı, dümenaltı... Bunu da Mesut Yılmaz dönemindeki bitmez yolsuzluklardan biliyoruz. Biri de mesela Mavi Akım Projesi idi, ben de kendimce bu konuya değinmiştim.


Dolayısıyla, "Askeriye mayın döşemiş ve sivil vatandaşlar, erler basıp havaya mı uçmuş?"
"
Şehittir canım onlar,  şehit!
Ramazan ayının ortasında  (Haram aylar),  hem de barış görüşmeleri yapılırken,  zorunlu askerliği sırasında emir-komuta ilişkisi ile dağlarda terörist avına çıkan askerlerimiz mi ölmüş/öldürülmüş?
Şehittir onlar,  şehit!



Abdullah Öcalan yakalandığında kopan tantanaları hatırlayın.
"Bölücübaşı elimizde!" "Terör artık bitti!", "Türk devletinin ve ordumuzun büyük gücü!"  vs vs...
PKK'nın uzun dönemden beri gittikçe silahsızlandığı söyleniyor. Gerçekten doğru mu bu bilemem ama beri yanda ciddi biçimde siyasallaştığını düşünüyorum. Batıdaki Kürtlerle biraz sohbet etmek bile bunu anlamak için kafi.
Kürt hareketi  'kadın'a  büyük önem verdi ve siyasallaşması sürecinde kadın hareketinin üzerinde şaşılacak biçimde durdu. Örnekse laik kesimin hiç üzerinde durmadığı kadar kadın hareketini önemsedi ve bunu basite almadı.  O sebepledir ki bugün Meclis'teki  DTP'li Kürt kadın siyasetçiler arasında, bir mitingi baştan sona götürebilecek kadar rahat olanlar varken; Türk kadın siyasetçilerimiz hala daha saçımın başımın rengi, saçımın şekli, kıyafetimin pilesi derdinde arka arkaya 3 cümle mantıklı laf edemiyor kağıda bakmadan!

Peki Doğan Medyası ve aslında hepsi bir şekilde onun izinden giden Türk Basını, bütün bu Kürt siyasallaşma ve yapılanma sürecinde
-genelleştirecek olursak-  ne yaptı?
Yoğun halde Hülya-Derya haberleri!
Çocuklarının bademcik ameliyatına, evlerinden dışarıda ailecek yedikleri her akşam yemeğine,  gece ışıklarının kaçta kapandığına kadar her şeyleri haber oldu.  Haklarındaki her ayrıntının haber değeri vardı ama Kürtlerin siyasallaşması bir türlü haber olamadı, sansürden geçemedi!



Çok yakın zamandan bir güncel haber vereyim:
Mardin'de düğünevinde katliam gibi bir olay ile 44 ölü ve onlarca yaralı haberleri gelmişti  Mayıs 2009'da.  Düğün evinde ve köyde karşılarına kim çıkarsa, Allah yarattı demeden taramış olan caniler vardı başrollerde.  Hemen basınımız çıkıp "Terör" dedi,  "Terörist saldırı" dedi, "Cehalet" dedi,  "Geri kalmışlık" dedi...  Uğur Dündar, "Öğretmenleri bile yok bu gariplerin!" edebiyatına başladı hemen.
Sonra baktılar istedikleri kadar tutmadı;  "aldatma, intikam ve namus cinayeti"  gerekçesi devreye girdi hemen.  (Giren girene...)
Sonradan ortaya ne çıktı peki?
Meğerse yine bir  "korucu vahşeti"  değilmiymiş bu!
(
Asker, korucunun işlediği cinayete bile göz yumuyordu - Radikal, 04/09/2009)


Senelerden beri, ellerine bilinçsizce ve delicesine son model silahlar verilip, kendi ırkdaşına silah doğrultan bu devlet destekli korucuların; sayısız adam öldürme, yargısız infaz, kız kaçırma, tecavüz, kaçakçılık (uyuşturucu, petrol) işlerine bulaştığı dillendiriliyordu bazı çevrelerde ve yayınlarda... Ne var ki ulusal basında bunlar söylenmiyordu. Demek artık işin kokusu o kadar yükseldi ki, Ergenekon'un başlamasından beri az biraz sansür perdelerini gevşettiler.


13 askerin şehit olduğu Dağlıca'ya (Ve sonra Aktütün'e) baskın düzenleneceğinin, baskından 9 gün önce Genelkurmay ve tüm ilgili birimlere gizli bir raporla bildirildiğini duyurmuştu Taraf.  Yani saldırı önceden haber alınmış, fakat ciddi anlamda tedbir alınmamıştı.
Bu elbette önemli bir iddianın haberleşmesidir. İddialar doğru olabileceği gibi  yanlış da olabilir. Ama habere uygulanan sansür,  Türk Basını'nda dikkat dağıtmanın ne boyutlarda olduğunu göstermesi bağlamında önemliydi.


Ülke adım adım ekonomik krizin eşiğine sürüklenirken ne olmuştu peki?  (Ecevit Dönemi - 2001 Ekonomik krizi'nden bahsediyorum)
Doğrusu Ahmet Necdet Sezer  Anayasayı birilerinin kafasına fırlatana kadar bizim haberimiz olmadı pek yaklaşan felaketten. (Biz dediğim "sıradan vatandaş".)
Sonra o sansür perdesini bir kaldırdılar ki, dar ve orta gelirli mülksüzler bir daha belini doğrultamadı.  Batık banka mağdurları da cabası.   Sahi o kadar banka iflasa doğru sürüklenirken;  Türk Basını ve onun amirali  neden bir haber ile de olsa bilgi vermemiş, kitleyi ikaz etmemiş?


Velhasıl örnekler uzun.


Diyeceğim şu ki:  Türk Basını  (Özellikle de özel basın-yayın kurumları) söz konusu ahlak ve milli değerler oldu muydu sansüre gerek görmez. Çıplak kadınlar, plaj kızları, ikoncanlar, parayı kutsayan alt metinli yaşam tarzları, şiddet-tecavüz mağdurlarının haberleri sansürsüz geçer.  Ama gerçekler, hakikatler, haber değeri taşıyan bilgiler... Bunlar zor.  Zaten "milli menfaatlerimiz" dedin miydi akan sular durur. O milli menfaatler sayesinde kurulan OHAL'lerde, ülkenin doğusu bir kaçakçılık ağına dönüvermiş ya!

Ol sebepten, bazen kurum olarak eleştiri oklarımızı yöneltmemize rağmen, RTÜK gibi denetçi kurumların olmasına olumlu bakıyorum ben. Eğer olmasa, televizyonlarımız kadın bedeninin nice istismar örnekleriyle dolup taşardı. Reyting için "Halkımız bunu istiyor" ayağına her saçmalığın yapılabildiği ve bir şekilde alıcı bulabildiği bir ülkeyiz sonuçta.  Aynı Arjantin'deki gibi, bütün tv kanallarında ya reality showlar ile kanlı-canlı vahşet görüntüleri ya da soyunan lolitalar, sabiler, olgun-dolgun kızlar... Ekonomik faktörlerle de birleşince artan şiddet, düşen seks yaşı ve kimsesiz terk edilmiş çocuklar sebebiyle  Birleşmiş Milletler Raporları'na kadar giren bir ülke...




NOT:  Bu yazının ek devam yazıları  ve  ilintili olabilecek başlıklar şunlar:

7 Eylül 2009 Pazartesi

 Sansür karşısında  Türk Medyası'ndaki İkiyüzlülük

.
Başlığa bakarsanız çok derin ve çetrefilli bir konu. Üzerinde araştırma tezleri yazılması gereken, Türk toplumundaki iletişimi tıkayan, adeta bir damar tıkanıklığı.
Örneklerini sıralayalım desek nereye kadar? (Zaten Türk okurunun pek okumayı sevmediği de ortada.)

Sadece son günlerdeki güncel iki örneği vermek istiyorum,  zira yazmazsam çatlayacağım artık. Feci şekilde midemi bulandırıyor. Elimde gücüm olsa, ezmek isterim bunu yapanları, hepsini... Maalesef ki tek gücüm yazmak. Ben de bunu yapıyorum. Vicdanımın ve sinirlerimin yatışması için yapabileceğim tek şey:  Yazmak.


Güncel  iki  haber:
Haber 1) Taraf gazetesi, Tuğçe Kazaz'ın bir defile fotosunu sansürlemiş.  Sağdaki gibiyken soldaki gibi yapmış.

Şaka mı, ironi amaçlı yapılmış bir fotoşop mu, amacı ne belli değil.
Ve fakat o da ne? O dakka medya siteleri ayaklandı:
Vay efendim nassı' yaparsınız siz bunu? Sansürlediler! Rezil oldular! Tu kaka!... (Arada "Ne mal oldukları belli. Pis dinciler!"  diyen zeka pırıltıları da çıktı tabi.)


İlginçtir ki Taraf'ın yazdığı nice ayaklanılası haberde bunlar ayaklanmadı ama Tuğçe Kazaz'da ayaklandılar  :)
Memleketteki nice haber değeri taşıyan bilgileri yıllar boyu ve hala sansürlerken; hatta sansürlemek ne kelime, hiç vermezken; Tuğçe Kazaz'ın defile sansürünü dillerine doladılar.

Demek ki "Türkler okumuyor" derken yanlış söylemişim yukarıda. Düzelteyim öyleyse:
"Türkler okuyorlar. Ama karı-kız haberlerini okuyorlar. Karı-kızla ilgililer. Tabandan tavana kadar... Okurundan yöneticisine kadar... Önemsedikleri haberler de (doğal olarak) karı-kız haberleri."  (mi?)

Neyse konuyu dağıtmayalım.
Ahmet Altan çıktı dedi ki: "Sayfa sekreteri, Ramazan diye bu tercihi yapmış. Hatalıyız. Ya o fotoğrafı kullanmamamız ya da kullanacaksak olduğu gibi kullanmamız gerekirdi."
O kadar saçma sapan ve salakça birşey yapmışlar ki zaten, ne skime ve nasıl mantıklı bir açıklama yapacaklar şu saatten sonra?
(Özeleştiri konu başlığı olarak sadece bu defile sansürü üstünde durmak... priceless!)


PEKİ SONRA NE OLDU DERSİNİZ?
Yılmadılar. Radikal gibi,  boyalı basından nispeten daha uzak olan bir gazetenin internet sitesi bile uzun uzun, ballandıra ballandıra bu "Tarafın Sansürü" haberini verdi.

PEKİ SONRA NE YAPTILAR DERSİNİZ?
Aynı günlerde,  bu alaycı eleştirel haberlerin az yanında şöyle bir görsel yer alıyordu:



Haber 2)
"Barselona sokaklarında şok eden görüntüler!"
Ve yandaki sansürlü foto!



Bu haberin, "Tuğçe Kazaz'ın defile fotosunu sansürleyen Taraf'ın yaptığından ne farkı var?

Biri en azından "Hatalıyız" dedi.
Öbürü, bu durumu dillendiren üyelerin yorumlarının editör onayından geçmesine dahi izin vermedi!  Yani sadece haberdeki resme değil, okur yorumlarına da sansür uyguladı.
Üstelik ikinci haber gerçekten de ahlaksız bir haber.
Radikal Online  ve diğer ulusal gazete siteleri birer porno sitesi değil; herkese açık internet siteleri. Her yaşa her insana yayın yapıyor. Ancak en amiralli gazetelerimizin, Milliyet gibi geçmişten gelen bir adı ve önemi olan gazetelerimizin  internet siteleri erotik görsellerden geçilmemesiyle iyice "bulvar basını"na dönmüş bulunuyor son aylarda.  (İşin bu yönü hakkında ileriki günlerde de yazmaya devam edicem. Sansürlenen veya çarpıtılarak verilen, haber değeri taşıyan bazı haber örnekleri ile beraber.)


Ayrıca takip edenler bilir.  Radikal İnternet Sitesi'nde bir haber en fazla 1 gün durur. (Hatta çoğu zaman o kadar bile durmaz,  6-7 saat sonra kayar gider.)  Ama bu "Barselona fahişeleri" gidemedi nedense bir türlü!  Kaç gündür demirbaş gibi!
Onlar gitmediği gibi, habere yazılan eleştiriler de bir türlü editörden geçemedi. Her nedense...


Bir kere yabancı bir gazeteyi refere ederek veriyorlardı bu haberi. Oysaki haberi refere ettikleri yabancı gazetenin işaret ettiğinden farklı bir şekilde olayı (eklemeli, kişisel yorumlu, çarpıtmalı) aktardıkları şeklinde bir iddia var. Çevirmenler baksınlar.
Sonuçta iddia iddiadır. Her üyenin, hem de saçma sapan yazılarını yayınlayan editör mekanizması;  sıra medya eleştirisine gelince geçit vermiyor.  Adeta bir kalkana dönüşüyor.

Ben de medya sitelerinin bu ikircikli tutumunu sevmiyorum işte. Siyasetten tutun, TSK'ya ve Kürt meselesine nice uçlardaki yazılarımız yayınlanıyor; ama medya eleştirilerimize çoğu zaman yer verilmiyor.
Bu da  Medya'nın;  artık siyasetin, TSK'nın, bizatihi devletin, yargının, hepsinin de üstünde egemen bir güç olduğunu gösteriyor.
Ve yazılı gazete sayfalarından daha fazla imkan + özgürlük sunan internet sitelerinde bile sansürleniyoruz,  iyi mi?

Üstelik bu senelerdir böyle.
Şu bloğa belli aralıklarla yazan ben bile bunu daha önceden, (hem de "kaç sene öncesinde yaşadıklarım" diye) irdelemiştim kısaca:
(bkz: Gazete Siteleri)




EK:  Vakti zamanında  Aydın Doğan beyler ve kızları ile, Tayyip beyler ve grubunun güzel güzel anlaştığı; birbirlerini aklar, paklar ve gazlar iken (develer tellal iken, pireler berber iken);  Kanal D Haber'in başında Fatih Altaylı var iken;  ayda bir sayın RTE  özel bir program ile tek başına canlı yayın konuğu olur, saatlerce konuşur iken... Hürriyet gazetesi ve Kanal D haber bültenleri  "Emine Erdoğan'ın şık başörtüsü göz kamaştırdı", "First Lady'nin baş örtüleri"  konulu haberlerler yaparak kamu görevini yerine getirirken  (oha!)  kimse bunlara yandaş, yunduş demedi?  Tostunu yedi yattı.
Emin Çölaşan'ı yıllarca ben mi kadroda tuttum?
İktidarla işler iyi giderken adamın  (Çölaşan)  ipini sağlam tut,  kötüye gitmeye başlayınca salı salıver üzerlerine gitsin!
Çölaşan yıllar sonra bunları kendi yazdığı kitabında da dile getirdi. Sansürendiğini filan... (Ne hikmetse kovulana kadar sansürü sineye çekmiş; ama kovulma eylemine maruz kalmasını onuruna yedirememiş.
O da n'apsın?  Kaleme sarılıp hemencecik Aydın Bey ve Ertuğrul Bey'in hiç bilmediğimiz iç yüzlerini ifşa edi edi verdi!  "Yersen" diyeceğim ama,  bu okur-yazar-laik kitle bunu da yedi.)

AKP, Meclis'ten AB kriterlerine uygun olmayan, yolsuzluğa kapı aralayan "İhale Yasası"nı geçirirken ne CHP ses verdi ne MHP. Taraf eleştirdi günlerce... Ama pardon, yandaş medya idi doğru Taraf,  ben karıştırdım gene herhalde pardon...

Ben de bu ikiyüzlü tutumlara katlanamıyorum artık, maalesef.  Toplumun midesi, bağırsakları, etleri...yalanlarla örülü.


5 Eylül 2009 Cumartesi

 Sezen AKSU


Çocukluğumuzdan, ilk gençlik kıpırdanışlarımızdan tutun; acılı, hüzünlü, neşeli nice anılarımız yeşerirken; bize kimi zaman yalnız kimi zaman hep beraberken eşlik eden nice parçayı söylemiş, yazmış bir büyük ego. Dolu dolu yetenek...
Sezen Aksu hakkında konuşalım bugün biraz.


Nâm-ı diğer "Minik Serçe" hakkında yıllardır basında yeterince haber ve övgü yer aldığından; eksilerinin ve etkisindeki Türk Pop müziğinin boşluklu yanlarının sağlıklı bir şekilde dile getiril(e)mediğini düşünmüşümdür hep. Ertuğrul Özkök'ün can ciğerlerinden olmasının da sayesinde; her konserinden, her eylediğinden düzenli olarak ve fazlasıyla haberimiz olmadı mı sürekli bizim?
"Eleştirilemezliğini, onu eleştirenin bu piyasada barınamadığını, iktidarını, dokunulmazlığını ve Türkiye'nin en sağlam tabularından biri oldugunu düşünürsek;  ona gerçekten kraliçedir diyebiliriz"  demiş Ekşi Sözlük'te bir yorumcu.  (zenizedi)


Bense Sezen Aksu'yu kişilik olarak kararsız ve ikilemli bulmuşumdur. Önemli bir albümünde yer alan, aynı zamanda albüme ismini de veren "Deli Kızın Türküsü" isimli derin şarkıyı söylerken;  Gülten Akın'ın yazdığı şiirdeki  "Bu Allahsız bu yağmur/ İşlemez karanlıkta" dizeleri yerine,   üstüne basa basa  "Bu anlamsız bu yağmur..."  demesi...
Bu kadar hesaplaması... Evet bu tavrı,  adı geçen şarkıya özel anlamlar yüklemiş beni derinden üzmüştür.
Kemal Burkay'ın sözlerini yazdığı Gülümse'de, "İşçiler iyi çalışsın" satırının çıkarıldığını duyduğumda şaşırdığımı mı sanıyorsunuz?
Belki zamanım olan bir gün, total bir Sezen Aksu değerlendirmesine de girişirim.  Şarkı sözleri, albümleri, stili, aşkları, yetiştirdikleri, ekolü, Türk pop müziğine etkileri... Epey zaman ve yürek koymak gereken bir şey olduğu ortada.


Bu kadar hararetli günlerin ortasında durup bir Sezen Aksu yazısını bana yazdıran ise Ağustos ayında dillendirilmeye başlanan "Kürt Açılımı" mevzusu ve akabinde olan gelişmeler... Ağustos 2009 Gündemdekiler'den aynen aktaralım:
"Bu ortamda iki arada bir derede Sezen Aksu da tutup Başbakanlığı aradı ve Özel Kalem'e not bırakarak Kürt açılımını desteklediğini belirtti. Barışın karşısında olanlara mesajı: "İki cihanda da lekeli" oldu. Sonrasında o da nasibini aldı tabi..."


Anlayamadığım şeylerden biri şu:  Sezen Aksu'nun son senelerde Kürt sorununa karşı takındığı tavır ortadayken, şimdi tekrar aynı tavrı sergiliyor diye bir anda dillere gelmiş olması.
Gerçi kibirli elit (?) kesimin  (şimdilerde bunlara "Beyaz Türkler" veya kısaca "elitler" demek daha revaçta sanırım),  haa ne diyorum, kibirli tabaka bir süredir ufaktan söyleniyordu zaten. Ama böylesi bir hareketi beklemiyorlardı sanırım Minik Serçe'lerinden... "Telefon faktörü"nün de bu ters tepki dalgasında etkisi olsa gerek.

Sonuçta bu ülkede "değer" kavramında bir sorun var. Hoşuna gideni söyleyip yaptığı sürece insanlar "değerli". Hoşuna gitmeyeni söyleyip yaptığında ise yakılsa da yıkılsa da tukaka edilse de mübah!



Yıllardır bu topraklarda süregelen "popülerlerin suya sabuna dokunmama geleneği"ni  -kendi kararsız ruh haline rağmen-  Kürt sorununda yıkmış bir kadındır Sezen Aksu. Popüler kişilerimizin, şöhret ve birikimlerini tehlikeye sokacak netameli konularda radikal çıkışlar yapmayı tercih etmedikleri bilinen bir şey sonuçta.
Zamanında (tam zamanını bilen veya görüş ileten olursa eklerim) İzmir'de verdiği Türkiye Şarkıları Konserinde; Kürtçe, Ermenice, Rumca şarkıların okunması ve Kürtçe şarkı söyleyen bir çocuk korusu ile sahneye çıkması nedeniyle  Hurşit Tolon Paşa  tarafından uyarılmıştı Sezen Aksu.   (Gerçi tüm bunların tarihsel zamanlarına bakarsak, artık Kürt meselesinde faili meçhullerin ve şiddetin azaldığı dönemler olduğunu görürüz. Ortalık nispeten sakinliğe doğru giderken.
Bizde böyledir. Dünya yıkılsa, sen cebini düşünürsün. Gördüğünü de görmedin yapıverirsin.)


Eksikli gedikli de olsa, demokrasi hakkında nitelikli bir bakış açısı olmayan ama lafını dilinden düşürmeyen bir siyasi parti tarafından da olsa;  çözüm süreci ile barış girişimleri sürdürülüyor şimdilerde... Ve Sezen Aksu da (herhangi başka birinin yapabileceği gibi) "Sürece destek verdiğini"  belirtiyor.  Belli ki zamanlamayı gene çok iyi seçmiş.
MGK'nın bile sürece destek verdiği şu ortamda, her yeni şeye baştan tepkili olanlar şimdi de Sezen Aksu'ya tepki veriyor.

Barıştan yana kişilerin, sürece destek vererek  el vermelerinden daha aşina ne olabilir?
Ama burası Türkiye değil mi? Pardon.




EKLER:

* "Masum değiliz,  hiçbirimiz"
diye şarkı yaparken bu kadın, (Deli Kızın Türküsü albümü, 1993); sen neden bahsediyor sanıyordun, sadece Bosna Hersek'teki olayların doğurduğu acıdan mı?

* Bir insan aynı anda nasıl hem Ertuğrul Özkök'ün en sevdiği kadın hem de Yıldırım Türker'in dostu olabilir bilemiyorum.
İnsan, insan kalacaksa taraf olmak zorundadır. Olmayanlar Sezen Aksu olur ve herkesin sevgilisi olarak ölür.  Bence insanın tarihine yazılan en büyük kara leke de budur.   (zenizedi  -  #11211426, 18.09.2007 ~ 29.08.2009)


(Ertuğrul Özkök  ile  Yıldırım Türker arasında,  bu yazarın zihninde varsaydığı kadar büyük bir zıtlık ve ayrılık görmüyorum şahsen. Bunu da not düşeyim burada.)


* Sezen Aksu'nun açıklaması:
   "Ben, Sayın Başbakan'ın açılımını önemli ve cesurca bulduğum için sadece ve sadece 'Vatandaş Sezen' olarak aradım. Bu konuda en azından adım atılmasının bile güzel olduğunu düşündüm. Benim de tabii ki bu gelişmeler yaşanırken güzel ülkem ve tüm vicdanlar adına karşı çıkabileceğim veya tamamen destekleyebileceğim noktalar olacaktır. Tek isteğim bu ülkede kardeşçe, birlik beraberlik içinde yaşamak ve gepegenç çocukların artık ölmemesi. Ama nerede durulacağını da çok iyi bilirim. Burada duruyorum. Başka da bir amacım yok. Lütfen bütün bunları, bu duygularımı Başbakanına iletmek isteyen ana kalbi taşıyan bir vatandaşınızın düşünceleri olarak alın."



* Türkiye'de belirli bir alana en çok zarar vermiş kişiler,  aynı zamanda en çok sevilen ve en plaketlendirilen/ödüllendirilen/ölümsüzleştirilen kişiler olabilir.  Şahsi olarak Sezen Aksu'nun bende hep özel bir yeri oldu. Kendisini takdir de ederim,  ama bugün Türk Pop Müziği'nin salt duygular-şehvet-aşk çemberindeki sözleri ve sıradanlaşması-pespayeleşmesinde;  "biraz Arabesk, biraz funk, biraz hip-hop, biraz biraz opera katılmış pop şarkıları" şeklinde "ortaya karışık menü"nün yaygınlaşmasında,  kendisinin hem şarkıcı,  hem söz-müzik yazarı,
hem de "ana kraliçe" olarak ciddi bir payı var.
Bu kadarını da mı söyleyemeyeceğiz yoksa?




EK:  12 Eylül Referandumu'nda tarafını "Yetmez ama Evet" olarak seçmesi nedeniyle,  bayağı hırpalama ve saldırıların öznesi haline geldi Sezen Aksu.


.