31 Temmuz 2009 Cuma

 Hilmi  ÖZKÖK

Ergenekon 3. İddianamesi'nin gündeme düşmesiyle beraber gene başladı (yine, yeni, yeniden)  Hilmi Özkök güzellemeleri...  (negatif anlamda)
Doğrusu,  Askeriye sevdalılarının bu bitmek bilmez  "Hilmi Özkök paronayaları"nı anlayamıyorum ben.

Hiç kimse çıkıp,  "Aslında dinci olmayan Kenan EVREN'in, İmam Hatiplerin ve dincilerin önünü ne kadar açtığından;  28 Şubat'ın dincileri aslında ne kadar şiddetlendirdiğinden;  Yaşar Büyükanıt zamanı 27 Nisan 2007 e-muhtırası sonrası şiddetle artan AKP oylarından  (27 Nisan muhtırasına karşı birkaç ay sonraki 22 Temmuz seçimlerinde AKP'ye verilen tepki oylarından)"  bahsedediyor mu?
_Hayır.
Peki, dinci olmayan bu gibi Genelkurmay başkanlarının dincilere yaptığı yadsınamaz büyük hizmetlerden bahsediyor mu?
_Hayır.  Varsa yoksa Hilmi Özkök!

Ne yapmış, ne demiş basına peki Hilmi Özkök?

"Hukuka saygılıyım" demiş.  "Şu aşamada dava hakkında konuşmam doğru olmaz" demiş. Başka söyledikleri de var; verdiği ifadesi hakkında söylediklerine açar internetten (1) bakarsınız. Yaptığınız işe saygı duyuyorsanız da, o öğrendiklerinizi çarpıtmadan, ne söylemişse aynen o şekilde yansıtırsınız.
Adı geçen şahsın değil; onun hakkında başkalarının ve kimi gazetecilerin yorumlarını "Hilmi Özkök'ün sözleri" şeklinde yansıtarak iftira atmazsınız.


"Asker yıpratılmaya çalışılıyor!"  diye feveran edenler,  sözüm size.
Bu ülkede kimse bunu bu kadar kolayca başaramaz. Ancak bunu aslen başaran sizlersiniz. Ve tavırlarınız.  Sürekli olarak Askeriye içinde bir bölünme varmış gibi olayları yansıtıyor, ve dahası bu bölünmeyi arzuluyorsunuz. Merakla araştırıyorum, Özkök'ü araştırdıkça hayran oldum ben.  Şahsına karşı olumsuz bir şekilde sunulan argümanlarda, sıradan vatandaş penceresinden hayırhah olmayan bir anlam bulamadım.  Sizin açınızdan üzgünüm maalesef.



Fikret Bila ile yaptığı,  Milliyet'te yayınlanmış röportaj dizisinden:
(1) Çözüm diyerek yanlış işler yapılmamalı
(2) Silah bırakan PKK,  ulusun merhametine sığınabilir
(3) Kanunsuz iş yaptıklarından emin olsaydım ihbar ederdim


18 Mart 2006'da  Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı tarihi konuşmasından alıntılar:  (bkz)
Edit:  Maalesef link çalışmıyor  :(
Mecburen konuşmanın özetinin özetine bakıyoruz:  (bkz2)


EK:  Bu yazıya ait aşağıdaki Yorum bölümünde,  Hakkı Devrim ve Erman Toroğlu'nun Hilmi Özkök yorumlarına yer verilmiştir.
Son olarak,  linkleri okumaya üşenenler için, Özkök'ün birkaç cümlesini aktarıyorum. Özellikle ilk cümle, ülkemizdeki bezgin ve hiçbir şeyden memnun olmayan eğitimli kesimin neden bu kadar etnikçi siyasetin peşine takıldığına dair bir yorum da içeriyor:
"Umutsuz insan  ya gerici  ya ayrılıkçı olur."

"Koçbaşı gibi her defasında kafayı aynı yere vurmamak lazım."

"Sosyal olaylarda matematik gibi her seferinde 2 çarpı 2 eşittir 4 kuralı çalışmayabilir."

"Politik güç en büyük milli güçtür.  Birliğini beraberliğini sağlayamayan bir ülke, politik gücünü kaybeder."

"Bazıları uyumlu olmama kızıyorlar.  Tamam, kızabilirler ama bunun alternatifi nedir? Uyumsuz çalışmak. Birileri böyle istiyor diye devletin tepesinde kavga edip durmak.  İstenen bu mu?
Meşru bir hükümetle uyumlu çalışmak her Genelkurmay Başkanı'nın görevidir. Bir başbakanı beğenip beğenmemek benim görevim olmamıştır.  O, milletin ve siyasilerin görevidir."

"Bir gün birisi bana,  'Cumhuriyet elden gidiyor' dedi.  Valla, benim cumhuriyetim seninki kadar derme çatma değil dedim.
Olayları çok abartmamak, genellememek lazım.  Tehdit, tehlike ve realitenin boyutlarını abartırsanız bazen tehlikeli de olur."

30 Temmuz 2009 Perşembe

 Bana Müsaade...


Hanimiş: Herkes tatillere çıkarmış, keyif çatarmış da biz (yani ben, Can ile Canan) hâlâ çırpınır mıymışım?
E  bizimki de CAN bir yerde dimi?

Desem de yalan!
Genel olarak uyuz biriyimdir. Tatil matil de sevmem pek. Yani tatil anlayışım başkalarına uymaz. O açıdan şerh düştüm.


Son günlerde şöyle bir kafamı ellerimin arasına alıp düşündüm de... Her ne kadar görmemezlikten gelmeye yeltensem de... Eksik kalmış ve tamamlanması gereken bazı şeyler var.  E yorgunluk da var tabi.  Üstüne bu aralar (başta Radikal ve Taraf olmak üzere) medya sitelerine de fazlaca takılmaya başlayınca... Fark etmemek elde değil ki CANAN elden gidiyor.  (Bir koltukta iki karpuz taşınmaz misali.)

Velhasıl kısa süreliğine kaçıyorum.  (Becerebilirsem tabi...)
Yine becerebilirsem, blogumda bazı değişimler yapıcam.
(Bu kaplumbağa hızıyla,  tavşan başlayıp kaplumbağa evrimleşmesiyle mi?)  :P
Belki eksik kalan ve "bunları yazacağım" dediğim bir kaç şeye girerim; "Şeyini şey ettiğimin şeyi"ne!  Belki Gündemdekiler filan... Ha bir de üniversite seçimleri ile ilgili bir iki şey belki...
Ve fakat belki de hiçbiri!
Artık idare ediverin.  Solda Arşivlerden seçkiler var. Oraya alalım sizi?  Her kimseniz ve nerde yaşatılıyorsanız  (bilmiyorum ki).


DİP NOT:  Sonunda ben de  "Hanimiş"li  bi yazı yazabildim ya!  Şükür yarebbi  :)

DİBİN DİBİ:  Gençler bilmez, eskiler de unutmaya yüz tutmuştur ama yeri gelmişken not düşelim:  90'larda Türkçe pop ile karşımıza çıkanlardan olan  Aylin Livaneli'nin  'Bana Müsade'  adlı bir şarkısı vardır.  Hani şu sözlerle başlayan:
"Düşünürken filozof,  övünürken içi kof/  Lafta cambaz kesilir, gazel atar,  of aman of!/  Biz eskiden eskiden su içerdik testiden/
Adem babaya kadar asiliz sülaleden...
Bana müsade,  sana rast gelsin/  Senin de hatırın kalmasın/  Güzelsin anladık,  çok özelsin/  Sen kimseye benzemezsin!"

(Ve nihayet kaçar.)

26 Temmuz 2009 Pazar

 Soraya Esfandiary-Bakhtiari

Geçenlerde  KİM KİMDİR?  diye sormuş ve orta resimdeki kadından biraz bahsedeceğimi söylemiştim.  Üçünün aynı ünlü adamın eşi olduğunu da söylemiştim sanırım.



Efendim, bu kadınlar Batı yanlısı bir dış politika izleyen,  İran'ın son monarşik lideri,  devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin eşleri.  Soldaki Fawzia Shirin, Mısırlı soylu bir ailenin kızı.  (Evliliklerinden Şehnaz adlı bir kızları olmuş.  İran'ı geri ve sönük bulması, ayrıca Şah'la da anlaşamaması sebebiyle ayrılmışlar.)
Ortadaki resimde 1951 senesinde evlendiği Prenses Süreyya.  Sağda ise meşhur, bu blogun yazıldığı tarihte hala hayatta olan Farah Diba'yı görüyorsunuz.

---------------------------------------------------------------------------------



Prenses Soraya (Süreyya), 22 Haziran 1932'de İran İsfehan'da dünyaya geldi. Güney İran'ın soylu Bakhtiari aşiretinden, İran'ın Batı Almanya büyükelçisi olan babası Khalil Esfandiary ile Rusya doğumlu Alman bir annenin (Eva Karl) tek kızı idi.

Ailesi uzun yıllar İran devlet ve diplomasi heyetleri içerisinde olup, amcalarından Sardar Assad 20. yy başlarındaki İran hareketinin öncülerindendi.





1948'de henüz İsviçre'de eğitimini sürdürdüğü yıllarda bir akrabası aracılığıyla, eşinden yeni boşanmış olan Shah Mohammed Reza Pahlavi  ile tanışır.

Olaylar gelişir ve 12 Şubat 1951'de Tahran'daki Golestan (Gülistan) Sarayı'nda evlenirler.



(Resimlere tıklayıp büyük boyutta görebilirsiniz.)







Şah, düğünlerine gelen konukların İranlı fakirler için kurulmuş bir yardım derneğine bağışta bulunabileceklerini söylese de, çeşitli liderler tarafından pahalı hediyeler gönderilir.



Gelin hanım düğününde (yukarıdaki resimde) (sanırım Christion Dior tasarımı olan) üzeri inci ve özel tüylerle kaplı gümüş lame bir gelinlik giyer.







Yıl 1956'da ziyaret amacıyla Türkiye'ye gelmişler.
Çift hakkında dönemin dergilerinde çeşitli yazılar yazılmış, bunlardan birkaçını aşağılarda bir yerde bulacaksınız.


(Bu arada söylemezsem çatlarım. Türk Medyası o zamanlar da popüler kültür alanında çok düşükmüş anlaşılan.)



Neyse efendim, konumuza dönelim.  Bu ikili için PTT'nin bastığı pullar filan da var 1956 tarihli...


Ve bu tarz hikayelerde bilirsiniz ki, "Güzel şeyler çabuk biter".




Kraliçe Soraya kısırdır. İsviçre ve Fransa'daki tedaviler olumlu sonuç vermez. Şah, geriye bir varis bırakabilmek için ülkesindeki dini gelenekler uyarınca ikinci bir eş almayı teklif eder.

Batı standartlarında eğitim almış olan Soraya bunu kabul etmemiş, denir hep.  İhtiraslı ve gururlu yapısı da buna el vermezdi diye düşünüyorum.

Ve Soraya İran'ı terk edip Almanya'daki ailesinin yanına gider.  (Köln, Şubat 1958)






















Rıza Pehlevi, Soraya'nın amcası Senatör Serdar Esad Bakhtiari'yi araya sokarak karısının İran'a geri dönmesini ister; ancak olumlu yanıt almaz.

Mart ayı ortasında Şah'ın sorunlu evliliği ve tahtını bırakabileceği bir varisinin bulunmamasını tartışmak üzere Şah ile bir grup toplanır. Dört gün kadar sonra da hanedandaki çiftin boşanacağı haberleri duyurulmaya başlar.



Kraliçe Soraya 25 yaşındadır. Bir erkek çocuk veremediği için Şah'ın ailesi tarafından saraydan uzaklaştırılmıştır. Boşanma ile ilgili şöyle der:  "A sacrifice of my own happiness."

Sonradan yaptığı röportajlarından birinde  (The New York Times, 15 Mart 1958), eşinin boşanmaktan başka bir şansı olmadığını da söyleyecektir:

"Since His Imperial Majesty Reza Shah Pahlavi has deemed it necessary that a successor to the throne must be of direct descent in the male line from generation to generation to generation, I will with my deepest regret in the interest of the future of the State and of the welfare of the people in accordance with the desire of His Majesty the Emperor sacrifice my own happiness, and I will declare my consent to a separation from His Imperial Majesty."


Şah ise radyo ve televizyonlarda yayınlanan konuşmaları ile kararı üzgün bir şekilde İran halkına duyurur, ve bir kızgınlıkla hemen evlenmek istemediğini söyler.  (1 sene kadar sonra Farah Diba ile evlenecektir.)

Boşanmanın ardından duygularını soran bir gazeteciye, "Kimse bir meşaleyi benden daha fazla taşıyamaz" der.  (Umarım doğru bir çeviri yapmışımdır burada.)
Bu arada tahttan indirilmiş İtalya kralı Umberto II'nin kızı Prenses Maria Gabriella ile evlenme konusundaki isteğini belli eder Şah. Ne var ki Vatikan ve sosyal çevreler, "Müslüman bir hükümdar ile Katolik bir prenses"  arasındaki evliliği "ciddi bir tehlike" olarak niteler.




Aktris Kariyeri


















Soraya Fransa'ya yerleşir.
Kısa bir oyunculuk kariyeri olur.
Bir ara Kraliçe Büyük Katerina hakkında çevrilecek bir sinema filminde oynayacağı duyurulur, fakat sonra bu proje iptal edilir.



İptal edilen projelerin yerine, 1965'te  "I tre volti  (The Three Faces)"  filminde oynar.


İtalyan yönetmen Franco Indovina ile aralarındaki ilişki konuşulmaya başlamıştır.





1965'te Soraya (Süreyya) filminde kendini canlandırır.

1972'de Indovina'nın bir uçak kazasında ölmesi sonrasında depresyona giriyor sanırım ve hayatının sonuna kadar Avrupa'da sürgünde yalnız yaşıyor. Kasım 2001'de 69 yaşında hayatı son buluyor. Yakılması, cenazesi... Almanya Münih'te imiş mezarı. Ölümünden sadece birkaç hafta kadar sonra,  tüm mirasını bıraktığı,  "Ondan sonra konuşacak kimsem kalmadı" diyen erkek kardeşi Bijan da ölüyor.





Bu arada biraz da İran Şahı neler yapmış, ona bakalım:

İşte Farah Diba ile evleniyor filan...

Diba ilk zamanlarda korkunç berbat bir kadınmış, gene yaşlandıkça az güzelleşmiş.




Neyse efendim, 20 yıllık evliliklerinde dört çocukları oluyor.  (En küçük kızları sonradan uyuşturucu ve haplar gibi birşeyler almaktan ölmüş sanırım ki çekici bir genç kız imiş.  Bir oğulları da intihar etti diye biliyorum.)

Ve sonra biliyorsunuz 1979'da İran Devrimi gerçekleşiyor. Ayetullah Humeyni sürgünden geri çağrılıyor filan... Devrik İran Şahı Rıza Pehlevi sürgüne gönderilen oluyor bu kez.

Mısır'a gidiyorlar ilk önce. Sonra Bahamalar'a gidiyorlar filan... Ama şah hastalanıyor sanırım ve zorluklar yaşıyorlar buralarda. 1980'de Şah ölüyor. Farah Diba sürgün olarak Avrupa'da Fransa'ya gidiyor, kızının ölümünden sonra da Amerika'ya yerleşiyor.
Akıllı ve dengeli bir kadına benziyor Farah Diba. Eşi, aşkı, yaşadıkları, İran Devrimi ile ilgili bestseller olan bir kitap yazmış geçtiğimiz yıllarda.  Belki size saçma gelebilir ama, Şah'ın hayatı bana bir yönüyle Napolyon'u çağrıştırıyor. Bir erkek varis (oğul) bırakma sevdasına; sevdikleri kadınlardan, eşlerinden ayrılmışlar. Ne var ki sonunda evlatlar varisler yapmışlar ama koltuğu da keybetmişler. İran da nerden nereye gelmiş gördüğünüz gibi.


Yaşlandığında dahi çekiciliğini ve kadınsılığını muhafaza eden biri,  ihtiraslı bir kadınmış gerçekten.  Çok acı çektiğini  ve  onurunun kırıldığını hissetmek güç değil.  Süreyya'nın bir kaç resmini daha koyuyorum.  Tüm fotolarındaki şahsi çekiciliğine ve mücevherlerin uyumuna dikkat edin. Kendisine ait mücevherler müzayede ile satışa çıkarılmıştı vefatının ertesinde.



































...Soraya  ve  annesi Eva Karl






23 Temmuz 2009 Perşembe

TOBB Üniversitesi

"Bilkent Üniversitesi öğrencileri tarafından kurulan,  öğrenci organizasyonu  Genç Akademi,  yaptığı bir araştırmasında gençlerden okullarına not vermelerini istemiş.  Anadolu, Ankara, Başkent, Bilkent, Boğaziçi, 9 Eylül, Ege, Uludağ, Erci yes, Gazi, Hacettepe, İstanbul, İTÜ, ODTÜ, Koç, Sabancı, TOBB  ve  Yıldız'dan toplam 1525 öğrenci  çeşitli açılardan değerlendirmeler yapmış.

Sonuçlar arasında bana en ilginç gelenler şunlardı:

  • Öğrencilerin kütüphanesini en yeterli bulduğu üniversite %98 ile İTÜ. Onu %93 ile Bilkent izliyor.  Kütüphanesi en yetersiz bulunan %30 ile Başkent Üniversitesi.
    (Daha önce  Çene İshali  başlıklı yazımda söylemiştim:  Bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.)

  • Bilkent öğrencileri %89 ile  üniversitelerinin sunduğu teknoloji olanaklarını yeterli buluyor. Onu %88 ile Sabancı,  %81 ile de TOBB izliyor. Teknolojik olanaklar açısından en düşük not Başkent Üniversitesi'nin.
  • Sabancı %81 ile  öğretim elemanlarının öğrencilerle ders dışında iletişim kurmak için özen gösterdiği üniversiteler arasında birinci sırada. Onu %72 ile Boğaziçi izliyor. Öğrencilerle iletişimin en zayıf olduğu üniversite ise %31 Yıldız Teknik, %38 ile İstanbul Üniversitesi.
  • Dönem sonlarında dersler ve öğretim elemanlarını değerlendiren anketlerde TOBB, Koç, Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ ve Sabancı "en iyi üniversite" olarak birbirleriyle yarışıyor.


Kişisel Yorumum:  "En iyi üniversite" denmemeli,  "Öğrenciyi en çok memnun eden üniversite" denmeli bence bu anket için.
Yukarıda gördüğünüz gibi, paranın gücü iletişim imkanlarını arttırıyor. Yani hoca ile öğrenci arasındaki ilişkiler daha normalleşiyor, daha arzu edilir bir düzeye erişiyor.  TOBB'un, her öğrencisine okula başlarken verdiği laptop hizmeti bile çok takdir edilen bir özelliği.
Beri yandan öğrenciler ODTÜ, Boğaziçi örneklerindeki gibi  çok iyi bir isim yapmışlık ve yeterli teknolojik imkânlar olmadığı sürece; kendilerini fazla zorlamayan üniversitelerden daha fazla memnun oluyor gibi.  Tabi buradaki "zorlama" kıstası nedir, açmak lazım.

TOBB'dan bir örnek vereyim mesela:


Bu üniversitenin bir İşletme bölümü var, meşhur. Meşhur olması şurdan kaynaklanıyor: Kiminle TOBB Üniversitesi hakkında konuşsam, İşletmedekilerin "Bizim bölüm çok zor"u biraz fazlaca abarttıklarını çok duydum da ondan. Sonunda nasip kısmetle birkaç mensubuyla bizzat tanışma fırsatı yakaladım. Bölümleri ile ilgili soru-cevap, sohbet ve neticede bazı ders notlarına bakma fırsatım da oldu.


Uzun lafın kısası:  Fazla bir şey görmüyorlar.
Mühendislik öğrencisi olarak bize de İşletme bölümünden  Genel İşletme  dersini vermişlerdi ki zevkli bir derstir. Ayrıca İktisat, İstatistik gibi derslerde işlediklerimizden daha fazlasını görmüyorlar.
Yıl içerisinde eğitim süreleri uzun, tatil süreleri az.  Programları çok yüklü değil.  (Öğrencilerinin bu kadar zorlanmaktan şikayet etmesini; üniversite sınavında aldıkları puanlara, ortaöğretim ve lisede disiplinli bir çalışmaya alışık olmamalarına bağlıyorum.)
Burslular içinse durum bu kadar kolay gözükmüyor.  Ama burslu değilsen, kalman için ya aptal olman ya da fazlaca ilgisiz, devamsız olman lazım.  Azıcık kıçını kaldırıp okula gitmek ve konulara bir göz atmak da lazım dimi?

Anladığım kadarıyla, dersler de fazla sıkı geçmiyor.
Yabancı dili sıkı tutuyorlar ama.  TOEFL'a girme ve belirli dereceleri tutturma zorunluluğu var.  Okulu bitirince Odalar Birliği'nden iş bulma ümidi de TOBB'a olan talebi artırıyor.

Not şişirme konusuna girmiyorum bile. Özel üniversiteler ile ilgili bilgisi olanlar,  yeni açılan okulun nâmı yürüsün diye ne kadar not şişirildiğinin farkında. Ne acıdır ki aynı mantık son dönemde iyice ticarileşme yoluna girmiş devlet üniversitelerinde de kendini belirgin şekilde hissettirmeye başladı.

Ne var ki ben TOBB'u beğeniyorum bazı açılardan.  Eğitimde öğrenci hamal yerine konmamalı asla.  Bu kadar hızla değişen ve gelişen teknolojide, "her şeyi öğretmeye çalışmak" kadar aptalca bir yaklaşım olamaz.  (Müfredat kapsamını ve her konu başlığında ayrıntıcılığı hayvani boyutlarda tutan kimi devlet üniversiteleri bölümlerinde, itiraz edilmesi gereken işlevsiz tutum)



Not: Bu arada pırlanta gibi çok eski bir arkadaşım  (yalnız Nurcudur kendisi) Bilkent'ten TOBB'a kapağı atmış durumda.  Gerçi saçlar dökülmüş,  kel görünmüş amma velakin herkes de not şişiriyor diye bir şey yok!  ;)

.

21 Temmuz 2009 Salı

Duru Düşünce


Bu ne kadar ilginç bir durumdur ki,  hangi kapıyı açsak arkasından Kenan Evren  ve  12 Eylül çıkıyor.  Hepimizin bildiği gibi,  Kenan Evren katiyen bir "dinci" değildi.  Ancak ilginç bir biçimde dincilere inanılmaz bir ivme kazandırdı yaptıklarıyla.
Sayın Yaşar Büyükanıt da asla bir "dinci" değildi mesela.  Ancak duygusal tepkileri  ve  kendi Genelkurmay başkanlığı zamanında,  bugün  "e-muhtıra"  olarak anılan hızlı tepkiye gelen karşı tepki ile,  AKP'nin ikinci kez büyük çoğunlukla seçilmesinde etkili olduğu,  seçimlerin açıklandığı gece medyada hakkında en çok konuşulan konulardan biriydi.
"Dinci olmayan"  bu gibi  Genelkurmay eski başkanlarının örneklerine bakınca, acaba diyorum, biz Hilmi Özkök'e haksızlık mı ettik?

Bir de Medya meselesi var.
"Türk Medyası"  gerçekte ne kadar  "bizim"  acaba?  Ne kadar Türk veya  ne kadar Türkiyeli?  Ne kadar "buranın",  "bu toprakların"  ve  "bizlerin" sorunlarıyla ilgili?

Bu ülkede çok önemli olaylar, cinayetler varken;  bölge üzerinde yeni haritalar çizilip  planlar yapılırken;  Büyük Medyamızın  yegane ilgi alanı  "Ünlü kadınların özel hayatları"  ve  dolu dizgin  magazin  idi. Doğudaki faili meçhulleri,  kirli ilişkileri bu kadar örtmeselerdi, yabancı muhabirlerin dahi  Kürt meselesi ve terör konusunda gösterdikleri titizliği gösterselerdi,  (Biz vatandaşlar da bunları talep etseydik tabii),  bugün işler bu kadar sarpa sarmazdı.

"Demir tavında dövülür" diye bir laf vardır.  Bizde her olay böyle otuz sene sonradan su yüzüne çıkmaya başlarsa  işimiz var demektir. Art niyetli insanlar ve devleti yıpratmak isteyenlere engel olunmak isteniyorsa eğer,  önce bu "herşeyi gizleme ve dikkati sürekli olarak dağıtma yaklaşımı" üzerinde biraz düşünülmeli.
---

...
e-muhtıra:  Türk Silahlı Kuvvetleri  (TSK)  adına  Genelkurmay Başkanlığı'nın (Abdullah Gül'ün  11. CB olacağı)  Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısı ile
27 Nisan 2007 tarihinde  gece saat 23:20'de yaptığı  lâiklikle ilgili basın açıklaması.  (Başörtülü CB eşi istemeyiz muhabbeti)


20 Temmuz 2009 Pazartesi

 KOROZYONUN BAĞLI OLDUĞU ETMENLER

.
A) Teneke Kutu, Teneke Levha veya Paslanmaz Çelik Malzemenin Özellikleri

1. Levhanın Bileşimi:
Karbon (C), Krom (Cr), Nikel (Ni), Kükürt (S), Bakır (Cu), Mangan (Mn) gibi elementlerin miktarına göre  çelik levhanın dayanıklılığı ayarlanabilir.
Paslanmaz çeliklerin korozyon dayanımı,  kromun varlığına bağlıdır ve krom miktarı artırıldıkça bu dayanım artar.
Nikelin bulunması,  Oksijen bulunmayan yani oksijensiz ortamlardaki korozyon dayanımını artırır.
Molibden (Mo), halojen tuzlar ve deniz suyu ise  noktasal korozyon (pitting) dayanımını olumlu etkiler.
Mangan,  ostenit yapıyı kararlı hale getirmede etkindir;  fakat korozyon dayanımına önemli bir katkısı olmaz.

Teneke levhalardaki kükürt oranı önemlidir.  Kükürt (S),  %0.04'ten yüksek olmamalıdır. Aksi halde kükürtün korozyonu artırıcı etkisi gözlemlenir.
Bakır (Cu) ise korozyonu azaltıcı etkidedir.


Paslanmaz çelikler  bileşimlerinde en az  %10.5 krom içeren çelik alaşımlarıdır.  Korozyona karşı yüksek dayanımlarının, yüzeylerinde bulunan ince oksit filmden kaynaklandığı düşünülür.  Bu filmin bileşimi  alaşımdan alaşıma ve gördüğü işlemlere  (haddeleme, dağlama, ısıl işlem)  göre değişir.
Genellikle mıknatıs tutmazlar.  Bileşimlerindeki demir elementine rağmen, paslanmaz çeliğe başka maddeler de katıldığından mıknatıslanma özelliği neredeyse kaybolur.  Fakat birden çok paslanmaz çelik türü olduğu  ve  demir bileşimlerinin değişebileceğini de hatırda tutmak gerekir.  Özellikle 400 serisi çelikler  (300 serisine göre daha ucuzdurlar)  manyetik özellik gösterir, mıknatıs tutarlar.

Gıda endüstrisinde  Krom-Nikel alaşımlı paslanmaz çelikler  tercih edilir. Borular, tanklar, pompalar ve fittingler/bağlantı elemanları  paslanmaz çelik malzeme olmalıdır.  Gıda paketlemesinde en çok kullanılan metal ambalajlar ise kalaylı teneke levhalardır.  Özellikle konserve sanayinde yaygın kullanımları vardır.  Teneke, iki yüzeyi de kalaylanmış düşük karbonlu çelik levhadır. Kalınlıkları kullanım alanlarına göre değişir.



2. ÇELİK TİPİ:

Çelik sac hangi yöntemle  ve  ne miktarda kalayla kaplanırsa kaplansın,
elde edilen kalaylı teneke az veya çok gözenek içermekte;  gıda maddesi bu noktalardan çelik gövde ile temas edebilmektedir. Bu nedenle çelik gövdenin bileşimi önem kazanır.  Dolayısıyla ambalajlama amaçlı kullanımda,  içine konacak gıda veya maddeye uygun nitelikte çelik tipi seçilmelidir.

Çelik sac;  mangan, karbon, fosfor, kükürt, silisyum, bakır, nikel, krom, molibden ve arsenik elementlerinden oluşmaktadır.  Çelik tipi, çeliğin bileşiminde yer alan iz elementlerin miktarlarına göre farklı gruplara ayrılmaktadır.


Tablo 1.  Gıdaların korozif etkilerine göre  Çelik Tipleri
(Resimlerin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)



L-tipi  --> Korozyona en dirençli
MS-tipi --> Asitli gıdalar ve turşularda
MR-tipi --> Orta asitli gıdalarda
MC-tipi --> Düşük asitli gıdaların muhafazasında.


Korozyona direnç açısından:
L > MS > MR > MC



3. Kalay Kaplama İşlemi  (Kalaylama Tekniği):
Korozyonu önlemek amacıyla  çelik levhalar kalay ile kaplanır demiştik  (bkz).
Olabildiğince tek düze yapıda,  gözenekli olmayan bir kaplama en iyisidir.
Sıcak daldırma ve elektrolitik yöntem olmak üzere iki şekilde kalay kaplama yapılabilir:

_ Daldırma Yöntemi:  Temper valslerinden geçirilmiş ve bu işlemle aynı zamanda yüzeyi düzgünleşmiş saclar,  önce bir asit çözeltisi banyosundan geçirilerek temizlenir ve durulanır.  İçinde ergimiş kalay bulunan bir kalay kaplama ünitesine verilir.  Kalay kaplama ünitesinde sac bandın kalay içinde önce aşağıya, sonra yukarıya ve dışarıya doğru hareketini sağlayan valsler bulunur.  Ergimiş kalay içerisinden geçerken belli miktarda kalayla kaplandıktan sonra dışarıya çıkan bant,  yine valsler yardımıyla bir palm yağı banyosundan geçirilir.  Böylece üretilmiş teneke;  hava akımında soğutulur, temizlenir, parlatılır ve kusurları olup olmadığı saptanır.  Kalaylanmış bant istenen boyutlarda kesilir ve sandıklar içerisinde ambalajlanır.

Bu yöntemle tenekeler fazla miktarda kalayla kaplanmakta,  yüzeydeki kalay miktarı oldukça tekdüzelik  (düzenlilik-homojenite)  göstermekte,  kaplama tabakası az gözenek içermektedir.  Fakat üretilen tenekeler daha pahalı ve değerli olduklarından,  günümüzde bu yöntemle kaplama uygulaması azalmıştır.

_ Elektrolitik yöntem:  Teneke kutuları kalay ile kaplamada daha çok elektrolitik yöntem kullanılmakta.
(Teorik bilgi:  Herhangi bir metalle kaplamak istediğimiz bir cisim, elektrolizde katot olarak kullanılır.  Hangi metalle kaplamak istiyorsak o da anot olarak seçilir.  Elektroliz sırasında katotta indirgenme,  anotta yükseltgenme gerçekleşir.  Ve katotta kütle artışı olur.)

Bant halindeki çelik levhanın temizlenmesi, kalayla kaplama işlemi, kaplanmış levhanın ısıtılması, yüzey passivizasyonu, yüzeyin yağlanması gibi işlemlerden oluşur. Çelik levha üzerinde oluşturulmuş kalay tabakası, gerçekte çok stabil değildir.  Bu nedenle üzerinde koruyucu bir oksit tabakası oluşturulmalıdır.  Teneke yüzeyinde gözle görülemeyecek kadar ince bir oksit filmi oluşturulmasına  passivizasyon  denir.  Passivizasyon işlemi sonunda,  teneke yüzeyine çok ince film halinde  yemeklik sıvı bir bitkisel yağ uygulanır.

Ambalajlamada nasıl içine konulacak gıda maddesinin korozif özelliğine göre çelik tipi seçilmekteyse,  aynı şekilde her gıda için farklı miktarda kalayla kaplanmış teneke seçilmek zorundadır.


Kalaylı bir tenekedeki kalay, Oksijen ve su bulunan ortamlarda, çeliğe karşı katot olarak davranmaktadır. Ancak oksijen bulunmayan koşullarda, teneke gıda ile temas edince;  kalay çeliğe karşı genellikle anot olarak davranmaktadır. (???)
Korozyon olarak tanımlanan bu olay hem üreticiyi hem de tüketiciyi etkilemektedir.



4. Demir-Kalay Alaşım Tabakası
Çeliğin kalayla kaplanması sırasında, yapısındaki demirin kalayla reaksiyona girerek oluşturduğu bir tabaka/katmandır bu.
Çok sert olduğundan fazla kalın olması istenmez.  (0.08 mikron üzerinde olmamalı.)  Kalın olduğunda kırılgan özellik kazanır.  (Özellikle konserve kutusuna son şekli verilirken sorun yaratabilir.)



5. Laklama İşlemi  (Lak Tipi  ve  Laklama Tekniği)
Kutuyu korozyondan tam olarak korumak mümkün olmadığından,  kalay kaplama tabakasının ayrıca organik bir maddeyle kaplanma zorunluluğu doğmaktadır.  Bu organik kaplama maddelerine genel olarak  lak  denir.
Lak tabakası;  kutunun metal yüzeyinde, gıda maddesinin bileşim ögelerinin etkisiyle oluşan korozyona engel olmanın yanı sıra  metal ambalajdan gıdaya metal bulaşmasını da önler.  Metal bulaşmaları;  kutu içindeki gıdanın renk, aroma ve lezzetinin bozulmasına neden olur.  Ayrıca bazı gıdaların sterilizasyonunda oluşan kükürtlü bileşikler,  kutudaki kalay ve demirle birleşerek renk kararmasına neden olur.  Özel tip lakların kullanımı ile bu sakıncalar önlenmeye çalışılır.


Tablo 2.  Tenekeleri laklamada kullanılan genel Lak Tipleri



Laklama Tekniği:Püskürtme  ve  Sıvama teknikleri.
Sprey ile püskürtmede homojenizasyon ve tekdüzelik daha iyi. Sıvamada gözenekler kalır.

Laklar bileşimlerine  ve  elde edildikleri kaynağa göre şöyle gruplanabilir:
- Yağ bazlı laklar:  Organik, doğal yağlar.  Keten yağı gibi çabuk kuruyan yağlar.
- Sentetik laklar:  Yapay reçine.  Formaldehit-fenol bileşikleri.

Kullanılan laklar toksik olmamalı, gıdada sağlık sorunlarına ve istenmeyen değişimlere neden olmamalı,  ısıya dayanıklı olmalı ve yüzeye iyi bir şekilde yapışmalıdır.  Sıcaklık karşısındaki davranışları bakımından laklar  termoplastik  ve termosetting  olarak ikiye ayrılırlar.  Oleoresin lakları ve bazı sentetik laklar termoplastik olup,  ısı etkisi ile yumuşarlar.



6. Yüzey Durumunun Etkisi  (Pürüzlülük)
Paslanmaz çeliklerde yeterli bir kullanım ömrü elde edebilmek için,  yüzey durumuna çok dikkat etmek gerekir.  Yüzey düzgünlüğü ve temizliği, korozyon problemlerini azaltır.  Genellikle düz ve parlatılmış bir yüzey en iyisidir.  (Özellikle çelik borularda ve alet-ekipmanda önemli.)


7. Kaynak İşleminin Etkisi
Kaynak sırasında korozyon hassasiyetinin ne oranda ortaya çıkacağı,  dikişin birim uzunluğu başına ısı girdisine bağlıdır. Ark kaynağı yöntemlerinde yüksek ilerleme hızlarında ısı girdisi düşük olur.  Gaz eritme kaynağı paslanmaz çelikler için genellikle kullanılmaz;  çünkü yüksek ısı girdisi yanında karbürleme etkisi de vardır.

Gıda endüstrisinde  boru ve bağlantı elemanları (fittingler)  birbirlerine sürekli olarak bağlı kalacak şekilde monte edilmek istenirse  Argon kaynağı  yapılır.


8. Tasarımın ve İmalatın Etkisi
Korozyon nedeniyle oluşan hasarlar,  çoğu kez malzeme türünü değiştirmeye gerek kalmadan tasarımda yapılacak değişikliklerle önlenebilir.  Dikkate alınması gereken hususlar;  bağlantı tasarımları, yüzey sürekliliği ve çentik etkileridir.


9. Isıl İşlemin Etkisi
Korozyon dayanımı,  karbonun tümünün çözünmüş olması  ve homojen tek fazlı bir iç yapı bulunması durumunda en iyidir. Bileşimdeki karbon miktarının düşürülmesi ve çelikte karbür oluşumu eğiliminin zayıflaması ile, taneler arası korozyon eğilimi azaltılabilir.  Kritik sıcaklık bölgesinde  (550-850°C)  tutma süresi de çok önemlidir.  Bu bölgede karbür çökelmesi çok hızlı olur.
Bu durum;  tavlama, stabilize edilmiş çelik türleri kullanma (321, 347) veya ekstra düşük karbonlu türler  (304L, 316L)  seçilmesi ile önlenebilir. Martenzitik paslanmaz çelik malzemeler  atmosferik korozyona karşı en yüksek dayanıma sahip olmaları için uygun bir ısıl işlem görmelidirler.  Ferritik türlerde korozyon direnci bazı ısıl işlemlerden olumsuz etkilenebilir.  Ostenitik kromnikel çelikleri en iyi korozyon özelliklerine  1040°C-1150°C  sıcaklıklarına ısıtılıp hızla soğutulduklarında sahip olurlar.




B) Konserve veya Metalin içerisine konan Gıdanın Bileşimi ve Özellikleri

* Aşırı korozif --> Vişne, kiraz, çilek, erik, turşu gibi gıdalar
* Orta korozif --> Elma, armut, kayısı, şeftali, ...
* Az korozif  --> Mısır, bezelye konserveleri


Konserve Bileşimi:
1. pH ve Asitlik:  Asitlik,  gıda maddesinin kendi doğal yapısı  ve  dolgu sıvısına katılan organik asitlerden kaynaklanır;  korozifliği artırıcı özelliktedir. Özellikle okzalik asit gıdalardaki en korozif asittir.  Malik asit, sitrik asit, tartarik asit ise birbirlerine kıyasla hemen hemen aynı düzeyde ve düşük korozif etkidedir.
Korozyon özellikle pH 4-5 arasında hızlanır,  5'in üzerinde azalmaya başlar.

2. Nitrat ve Fosfatlar:  Ispanak gibi kimi sebzelerde doğal olarak bulunabiliyorlar. Ancak aslen turşu ve meyve konservelerindeki dolgu sıvısına (salamura veya şuruplara) koruma amaçlı olarak katılırlar. Nitrat ve fosfatlar yüksek çözünürlüktedir ve korozyonu hızlandırıcı bileşenlerdir.  1 birim nitrat, kutu yüzeyinden 7.6 birim kalay (Sn) çözebilir.

3. Oksijen Varlığı:  Dolum sırasındaki  hava çıkartma işlemi (egzost)  iyi yapılmadıysa, kutuda kalan Oksijen ilerleyen zamanda Hidrojen Bombajına neden olabilir.  Oksijenin korozyonu artırıcı etkisiyle bu durum delinme korozyonuna kadar gider.

4. Renk Maddeleri  (Antosiyaninler):  Antosiyaninler gibi koyu renkli pigmentler korozyonu artırıcı bileşenlerdir. Bu maddeleri içeren vişne, çilek, kırmızı erik, böğürtlen gibi meyvelerin konserve edilerek metal kaplarda saklanmasında antosiyaninlere karşı dirençli özel  oleoresin meyve lakları kullanılır.

5. Kükürt ve Kükürtlü Bileşikler:  Korozyonu hızlandırıcı etkidedirler. Isıl İşlemler sırasında et konserveleri gibi kükürtçe zengin gıdalardaki kükürt serbest hale geçerek yeni bileşikler oluşturur.  Bu değişimlere bağlı olarak gıda ürünlerinde siyah renge neden olurlar.  Söz konusu kusuru önlemek için Çinko oksit (ZnO)  içeren özel oleoresin laklar  (C lak-Corn/Mısır Lakı da denir) kullanılır.

6. Yağ, Şeker, Tuz, Nişasta:  Yağ, şeker ve nişasta korozyonu azaltıcı etki gösterirken;  tuz ve karamel korozyonu arttırır.




C) Depolama Sıcaklığı  ve  Depolama Süresi

Depolama sıcaklığındaki her 10 °C'lik artış korozyonun hızını 2 katına çıkarır vs...


(Not:  Bu yazı,  Korozyon başlıklı konunun devam yazılarındandır.)

.

16 Temmuz 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Temmuz 2009)


İdil Biret  ve  Topkapı Sarayı gerginliği!
Bir grup Alperen midir nedir işte o evrimleşmesini tamamlayamamış Türk insanları, "Leyn! Topkapı'daki bir gecede  bu içimizdeki gavurlar içki mi içiyorlarkine!! Breee Heeyyyytt!" diyerekten mekanı bastı. Tarihimizdeki sıradanlaşmış tepkilerden biri sonuçta.
Asıl tuhaf olan,  ne  İdil Biret  dünki piyanist,  ne  Topkapı Sarayı  dünki bina,
ne de bu tarz resitallerde içki sunulması... Peki öyleyse nerden çıktı şimdi bu "eski köye yeni adet tepkilenmesi"?
Şimdi buna da salt "AKP" diyen çıkar, kesin eminim. Bunu diyecek olanların çoğunun 12 Eylül öncesi kanlı olaylardan da haberi yoktur. İşsiz, avare gençliği milliyetçiliğin böyle abartılı ve yanlı/kanlı boyutlarına yönlendirenlerden de...  Bu şekilde bizde ne  Yasin Hayal gibiler eksik olur, ne 6/7 Eylül çapulcuları... Sonradan da nasılsa "Batı bizi karıştırdı" deyip çıkıverirsiniz işin içinden her zaman yaptığınız gibi.


Birileri belli ki gene "dinci-laik,  ilerici gerici cepheleşmesi"ni alevlendirmek ve bundan nemalanmak; ayrıca reytingli haberler yapmak için bu evrimleşmesini tamamlayamamış insan grubunu fitillemiş. Eh, bu grup da mütematiyen fitil arıyor zaten! En insani duygular bile onlar için birer fitile dönüşebiliyor.

Bu olay hakkındaki bir Murat Belge yazısından alıntı yapıyorum:
"Dünya bir Türk'ü Alperen Ocakları Başkanı olduğu zaman bilmez. İdil Biret, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet olduğu zaman bilir. Bu eylemi yapanların bu gibi insanlara derin düşmanlığının nedeni de kısmen budur zaten."   (14 Temmuz 2009,  Taraf)


Neyse ki olay yerinde olan Kültür Bakanı  Ertuğrul Günay  konser basanlar için "İlkel yaratıklar" dedi.  Ne var ki  (sol siyasetten AKP saflarına geçmiş birkaç sayılı kişi haricinde),  AKP'den olaya net bir tepki gelmedi gibi.  Bu da Ak Parti'nin çıkmazlarından biri işte.
(Eh! Bu ülkeyi  bu zamanda AKP'ye mahkum edenler utansın.)





AKP belediyelerinin ezan sesini yükseltmesi
Son günlerde gündelik sohbetlerde, ev ziyaretlerinde dile gelen bir konu.  AKP belediyeleri ezan sesini arttırıyor.  Terminal, garaj, alt geçitler gibi alanlarda ek hoparlörlerle açık, yarı-kapalı, kapalı tüm alanlara sesi yayıyor. Evi camiye yakın olanlar daha fazla şikayetçi, doğal olarak.
O değil de asıl tuhaf olan bu ülkedeki siyasi zıtlaşma hâli:
CHP ve CHP'liler her zamanki köhne eleştirilerini yinelerken,  AKP belediyeleri de ezan sesini yükselterek onlara hareket mi çekiyor nedir? Sonuçta biz millet olarak  olgunlaşmadan yaşlanmış bireylerden oluştuğumuzdan, siyasetimiz de bu üslupla yapılmakta.





YÖK'te ne var  ne yok?
Şimdi güzel insanlar. YÖK bu ülkede üniversitelerin bastırılması amacıyla 12 Eylül sürecinde oluşturulmuş bir sistem. Bu kadar üniversitemiz olmasına rağmen bilim dünyasına ve insanlığa anlamlı bir katkı yapılamamış olmasının garantörlüğünü üstlenen bir kurum. AKP gelince başına atanan güzide insanlarca buna bir misyon daha eklendi:
"Üniversitelerin gericileştirilmesi ve ticarileştirilmesi."
Tabii sistemli olarak da kadrolaştıklarından, Mart 2009'daki Tübitak Darwin kapağı gibi olaylar sıradanlaşıyor.






Yanda Salih Memecan'ın bu ay içinde yapmış olduğu bir karikatür var.  Kimileri gene köpürdü tabii...
Bence Deniz Baykal'a da bu kadar yüklenmemek lazım.  Sorun kişisel değil, partisinin ve Kemalistlerin hali böyle zira.


"Herkes aptal,  bir kendileri akıllı" olduklarından mıdır nedir; uyku rehavetinden bir türlü kurtulamıyorlar.







Hrant Dink Davası,  Ergenekon'dan bile daha karışık şeyler barındırıyor sanırım.  Ergenekon'da bol yıldızlı askerleri dahi  ucundan da olsa sorgulayıp yargılayabilen hukuk,  Dink davasının 2. senesinde bile zanlıları kaçırmakla meşgul.  Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nden tutun da  zamanında Dink'i tehdit eden MİT görevlilerine kadar neredeyse hepsi terfi ettirildi.  En son  Celalettin Cerrah  kalmıştı,  onu da vali yaptılar yakın zaman önce biliyorsunuz.
Ümit Kıvanç,  "Karşınıza o çıkacak, sakın şaşırmayın"  başlıklı yazısında:
2 senedir Hrant Dink davasında,  üstelik suçlular da ortada olmasına rağmen bir arpa boyu yol alınamadığını hatırlatmış,  olayla alakalı Cerrahların Merrahların sürekli terfi ettirilerek makamlarının korunduğunu söylemiş ve:
"Katili  ve  avenesi  üç-beş günde yakalanan bir cinayetin davası,  nasıl oluyor da iki yıl sürüm sürüm süründürülüyor?  Sağa sola, derine hiçbir adım atılmadan? Niye acaba?
...
Darbe komplolarıyla, cuntalarla, Ergenekon'la uğraşıyoruz.  Sahiden büyük işler. Ama şu devlet memurlarına şu basit soruları soramıyoruz.
Tuhaf değil mi?
"
diye sormuş.  (8 Temmuz 2009, Taraf)





Uğur Dündar ve Star Haber ekibi  artık o kadar yoldan çıktı ki!  Murat Bardakçı'ya  "büyük tarihçi"  filan demeye başladılar.  Nereden mezun olmuş, nerede yetişmiş, hangi saygınlık kazandıran çalışmalarda bulunmuş belli değil ama böyle bir BÜYÜK ADAMIMIZ da oldu son yıllarda.





Münevver Karabulut cinayeti karmakarışık!
Şimdi de Adli Tıp'ta inceleme yapılan yerde  daha önce yatan hastanın spermleri mi yanlışlıkla bulaşmış ne? Şaka gibi!  Milleti aptal yerine koymada son nokta!  İnanamıyorum, bu kurumun başında kim var?  Hala nasıl orada kalabiliyor? Bu nasıl oluyor?
[Adli Tıp Kurumu'ndaki  rahatsız edici yapılanmalar  ulusalcı  Kemal Alemdaroğlu  zamanlarında yapılmıştı deniyor.  Aynı Adli Tıp Kurumu,
İbrahim Şahin gibi  Susurluk sanıklarına  "Hafızasını kaybetmiştir"  raporları vermekle meşguldü o dönemlerde  (bkz).  Balık hafızalı topluma duyurulur.]

"Olay mahaline gelen polisin,  Cem Garipoğlu'nun kaçmasına müsaade ettiği" yönünde bir iddia da ortaya atıldı.  Aslına bakarsanız bu Münevver K. olayı bana Dedemanların torunun öldürülmesi vakasını hatırlatıyor.  O olayda, Dedemanların torunu Bilkentli  Umut Önal (Dedeman),  bir mafya liderinin oğlu olan okul arkadaşı tarafından vurulmuştu.  Ki onda da bir ceza çıkmadı. O gün olay yerine gelen polisler öyle güzel bir temizlik yapmışlar ki,  Adli Tıp'pa pek bir şey kalmamış zaten.  Ona rağmen çelişkili raporların ardı arkası kesilmedi.  Dönemin Emniyet Müdürü  Necdet Menzir'i  de suçladı sonradan anne Nazire Dedeman...

Yani uzun lafın kısası;  pisliklerin üzerine giderek,  yanlış yapan sorumlu yöneticileri cezalandırmadıkça  benzer olaylar belli aralıklarla tekrarlanıyor, failli meçhullar çoğalıyor.





Bir keşmekeş de  Hüseyin Üzmez  vakası. Geçenlerde bir resmini gördüm gazetede  ve
o kadar acıdım ki,  inanabiliyor musunuz? Hüseyin Üzmez'e acıdım, adam için üzüldüm. Peki neden?
Bir suç işlendiyse eğer, bunun bir sağlık raporu filan da gerekiyorsa mahkemesinde, o raporlar her ne ise artık tamamlanır teslim edilir, mahkeme de yasalar ve adalet penceresinden kararını verir.  Zanlı suçlu bulunursa cezasını çeker. Olay kapanır.

Peki Hüseyin Üzmez olayında ne oluyor?
Bilmem kaçıncı rapordayız, hepsi de birbiriyle çelişiyor!  Adam bakıyorsun bir içeride, bir dışarıda! Yani aslında ne içerde ne dışarda!  Suçluysa eğer neden salıyorsunuz bu adamı, neden serbest?  Suçsuzsa peki neden oyuna döndürdünüz bu işi?
Bir insanı asmaya götürürken bile bu kadar onuruyla oynamamak lazım. Kim olursa olsun.  Çünkü o noktada toplum vicdanı  ve  toplum hafızasının ırzına geçiliyor.





Hükümet Sözcüsü,  Devlet Bakanı  ve  Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek,  askere sivil yargı yolunu açan yasanın Anayasa'ya aykırı olduğunu ifade eden Yargıtay Başkanı  Hasan Gerçeker'e  sert çıkarak
"Bir demokratik ülkede yargı başkanlarının, siyasetçiler gibi her mikrofon uzatıldığında konuşma yapmaması gerekir. Bu doğru değildir" dedi. Şimdi haber bu:  (bkz)
Yargıtay Başkanı da çıktı dedi ki:
"Doğru bildiğimi söyleyeceğim."

Hep diyorum, daha önce de yazmıştım. Bu ülkede bir  çene ishali  sorunu var. İnsanlar susmayı bilmiyor. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmiyor. Sıradan vatandaşın gene özrü bulunur;  ama devletin başındaki insanlarda bu zaafiyet büyük sorunlara neden oluyor. Onun için de her kurum kafasına göre takılıyor.  Bir vücutta organlar beynin kontrolünden çıkarsa ne olur?  İşte Türkiye'de de olan o.  TSK'sı ayrı bir şey diyor, Başbakanı ayrı, YÖK'ü ayrı, RTÜK'ü ayrı, Adli Tıbbı ayrı... Hukuku ise apayrı!  Kavgaları bile çocukça!
Ama hepsinin asıl derdi ortak:
Egemenlik mücadelesi  ve  pastadan daha çok pay alma yarışı.
(Kayıkçı kavgası)





Ergenekon savcısı  Zekeriya ÖZ'ü  görevinden almaya çalışıyorlarmış. Amman yeter ki askerlerimiz sorgulanmasın! Sıradan vatandaş için yapılıyor zaten bu ülkede yasalar öyle değil mi?  Garipoğullarına filan, mafyalara, dokunulmazlık zırhı altında gizli işler yapan siyasetçilere,  Ağar'lara,  mal varlıklarının kaynağı şaibeli Çiller'lere,  müthiş belediyeci ve belediye borçlar şampiyonu Gökçek'lere bir şey oluyor mu? Olmuyor.  Eh, öyleyse hikmeti kendinden menkul askerlerimize de bir şey olmasın.
Burada bir nefes alıp, denge adına  ve  TSK'yı yıpratmaya çalışan odaklar arasında olmamak adına, bir de öteki yandan bakmaya çalışıyorum meseleye. Ancak ne var ki gördüğüm tablo demokrasinin var gücüyle karşısında olan bir TSK.  Zaten tam da bu anlayışlar  12 Eylül'ü ve  (dindarlaşma demiyorum bakın)  dincileşmeyi başlattı bu ülkede.
Ayrıca TSK'nın,  içindeki suça karışmış kişileri bu kadar savunması da dikkat çekici  ve  yıpratıcı olabiliyor.  Şu noktada avare CHPliler (gelişmelerden bîhaber,  1900'lerin başlarına fikirlerini mumyalatmış olanlar)  haricinde çıkıp da aklı başında kimse  "Ergenekon diye bişey yoktur"  diyemeyeceğinden;
bari görevini yapanları sürelim ki Susurluk gibi kazasız belasız yolumuza devam edelim diyorlar muhtemelen.  Zaten bu ülkenin harcı da böyle atılagelmiş anladığım kadarıyla.





YouTube'dan sonra  şimdi de Google
"Türkiye'de erişimi yasaklanan video paylaşım sitesi YouTube'un ardından, Atatürk'ün kişilik haklarına ve manevi şahsiyetine ağır hakaretler içerdiği öne sürülen bir site nedeniyle,  arama motoru Google da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.
Paylaşım sitesi YouTube'a erişim,  Atatürk'e hakaret içeren görüntüler bulunduğu gerekçesiyle süresiz olarak yasaklanmıştı. Ankara Basın Savcılığı, Atatürk'e hakaret içeren görüntülerin sadece Türkiye veri tabanında kaldırıldığı gerekçesiyle erişime izin vermemişti. Bir kaç ay önce de Google'ı mahkemeye vermişler.
Yakında orası da  Kemalist bir savcı-yargıç çalışmasıyla kapatılırsa şaşırmamak lazım.





Tunceli'de askeri kışlada geceyarısı bir asker cinnet geçirdi.  Koğuştaki arkadaşlarından sonra kendisine de silahla ateş ederek kanlı bir tablo yarattı. Cinnet sebebi henüz bilinmiyor. Hakkari Yüksekova'da bulunan bir kışlada ise mühimmat patlaması sonucu 4 asker hayatını kaybetti.




Havalar bozdu. Yağmurlar yağıyor, seller akıyor.
Ordu'nun bazı ilçelerinde yanlış bent yapımlarının da etkisiyle dereler taştı, heyelanlar oldu ve tabii ki ölümler... Eh, bu ülkede  nüfus planlaması  böyle sağlanıyor kuzucuklarım.  Siz doğurun hane başına en az 3'er evlat.  Zaten trafikte gitmiyorsa askerde gidiyor,  o da değilse böyle felaketlerde,  maganda kurşunu filan...  Hastanede yanlış teşhis filan da konmadıysa öyle kalanlar kalıyor.





Geçen ay unutmuşum.  Şöyle bir açıklaması olmuş  Toktamış Ateş'in:
"Bakan olma hevesiyle darbe girişimine katılmak isteyenler oldu. Özgürlükten yana tavır koyması gereken bazı akademisyenler, darbe sonrasında kurulacak hükümette bakan olabilmek için sürece destek verdi. Bakanlık, üst düzey görev bekleyenler vardı. Bir takım isimlerin birilerine yaranmak için neler önerdiğini, ne tür toplantılar yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekon diye isimlendirilen davanın iddianamesine bakıldığında zaten bunların kim olduğu görülür."

Ergenekon iddianamesine giren  Mustafa Balbay'a  ait günlüklerde,  Şener Eruygur'a atfen  bazı rektörlerin darbe için çok heyecanlı oldukları vurgulanmıştı.  İddianamedeki telefon kayıtlarında da İstanbul Üniversitesi eski Rektörü  Kemal Alemdaroğlu'nun  "Kansız olmaz. Darbe lazım" dediği ortaya çıkmıştı.
(Biliyorsunuz zamanında  Alemdaroğlu ve Nur Serter  İstanbul Üniversitesi yönetimindeyken  -ikna odaları vs zamanları-,  Toktamış Ateş ve bazı önemli, değerli akademisyenler  üniversiteden baskılar nedeniyle ayrılma kararı almışlardı.)




Nedir bizim bu ineklerden çektiğimiz Allah aşkına?  Yunanistan sınırından ülkemize giren 1 inek konusunda bir aya yakındır Yunan makamlarından ses çıkmayınca bu mevzu da bir gerginliğe dönüştü. Yakında onu da yazıcam :)



Ve bir de  Ayşe ARMAN  var tabii ki.  Bir soyundu dergilere haber oldu,
bir kapandı ortamlara aktı gündem oldu...
Arman'ı severim.  Egosantrik ve seks takıntılıdır ama ilginç röportajları vardır, farklı sorular sorar.  Eğlencelidir.  Ne var ki asıl sorun bu ülkenin medyasında. Bilinçli veya bilinçsizce  sadece Arman tarzı gazeteciliği pompalayarak büyük bir baltalama içerisindeler.  Tabii  "Okurun ve okumuş-yazmış kesimin durumu ne ki?  Böyle talebe böyle arz"  derseniz, ona da eyvallah.



Tam bitti derken bir de sıcak gelişme:
"İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan  emekli Albay
Arif Doğan’ın,  sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildiği bildirildi.
"


15 Temmuz 2009 Çarşamba

Kim Kimdir?


Evet,  "KİM KİMDİR?"  serimiz devam ediyor.



Yukarıda 3 kadın var gördüğünüz gibi.  Üçü de aynı adamın eşleri imiş.
Acaba kim bu insanlar?
Ben aslen ortadaki kadın hakkında bir yazı hazırlıyorum önümüzdeki haftalar için.  Ama önce Temmuz ayı gündemindekiler ve birkaç konu olacak.

12 Temmuz 2009 Pazar

  Michael  JACKSON


Michael Jackson'ın ölümünün ardından okuduğum en etkileyici yazı, Ekşi Sözlük'te  katil balina'nın yorumuydu.
"Michael Jackson uzunca bir süre önce ölmüştü.  Bugün bir kalp krizi ile tekrar yaşamaya başlamış."
(katil balina -  26.06.2009 02:08, #16393120)

"Ölümüyle kendi içimizdeki acımasızlıkla bir anlık yüzleşmemizi de sağlayan bu adam  (çünkü onun artık ölmesini istiyorduk),  hafızasında 80'leri canlı olarak barındıran ben ve nesildaşlarım için  80'lerin artık iyice uzağımızda olduğunu ve giderek yaşlandığımızı,  varlığının yanı sıra gidişi ile de hissettirdi"  demiştim daha önce.

Ne var ki MJ'in ölümüne üzülmedim hatta sevindim bile, zira ölmesini diliyordum içimden. Daha ne kadar düşecekti ki? Bundan fazlasını görmeye katlanamazdık bence. Ölümünün ertesi günü sekreterinin çıkıp  "Michael'ın herkese borcu vardı" dediği bir adamdan bahsediyoruz. Yaşasaydı daha da batacaktı,  üretemedikçe eriyecekti...
Hatta belki de bilerek kendini bu kadar ilaçlara zorladı.


"Kendisi 90'ların ortasında ölmüştü. Neden arkasından şimdi ağlandığını anlamadım. Arada gazetelere hilkat garibesi kıvamında resimleri, hakkında birbirinden saçma dedikodular çıkan,  eski yaratıcılığından yoksun bir iki albüme imza atan bir adam vardı evet.
Ama o adam Michael Jackson değildi.
Sanatçı hayatı bittiğinde değil,  sanatından uzaklaştığında ölür.
Artık son 15 yıldır inzivaya çekilmiş, sanatından kopmuş insanlar ölünce "aaayyy vayyy vah vah!" demeyi bırakın, yeter."
(ssg  -   08.07.2009 18:45 ~ 19:18, #16454736)


Şahsi görüşüm, 1995 yılında çıkardığı HIStory albümü ile bittiğidir. Ki bunu o zaman da söylemiştim. Ne var ki kızların "Maaaykıl Mayyyykıılllllll!!!" diye inlediği, medyanın var gücüyle MJ'i Pepsi turlamalarıyla pompaladığı dönemlerdi. Medyanın gazı kesilince kızların çığlıkları da dindi tabii... Sonra da aynı medya üzerinden Jackson'ın çocuk tacizinden sağlık sorunlarına uzanan çöküş haberleriyle donatılmaya başladık.

Neyse, konuyu dağıtmayalım.  Sene 95'te  Jackson  yukarıdaki albümü çıkarmıştı.  Tam adı:  "HIStory: Past, Present and Future,  Book I"
Breh breh!  :p

Acayip reklamının yapıldığını ve pompalandığını iyi hatırlıyorum.
Ahmet San  aracılığıyla Türkiye'ye de gelince  (23 Eylül 1993),  Türk medyasının da ilgisi arttı doğal olarak şarkıcıya.  Çok sükse yapmış olan  Dangerous  albümü  ve  Pepsi konser turlarından hemen sonraki albümdü.  Beklentinin çok yüksek olduğu,  devasa pazarlama bütçelerine sahip bir projeydi.    Türkçe'deki matematik karşılığıyla:
"Best Of  +  birkaç yeni şarkı  =  2 CD"  formülasyonu idi.
Söz konusu albüm çok çok büyük paralar harcanarak, her klip çekilen şarkısına çok büyük paralar akıtılarak yapıldı. Zaten görüntüsü yeter şöyle bir alıcı gözüyle bakarsanız.  İki CD'den oluşan kutu, megalomanyak bir kapak...  "Bir sanatçının asla 'oldum' dememesi gerek"  diyerek bu konuyu kapatayım,  zira açıklayamadığımı fark ettim şimdi  :P

Sonuç olarak albüm beklenen ilgiyi görmedi.  (Ne kadar bekleniyordu biliemiyorum tabii ama o kadar masraf için  "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez"  diye düşünmüştür kapitalizmin çarkları.)  Ve bir Allahın kulu da çıkıp, "Böyle albüm ismi mi olur la?!" dememiş olacak ki, 80'lere ait olan bu abartma özelliği,  adeta boku çıkarılarak 90'ların sonunda icra edildi Michael Jackson tarafından ve üzerinden.
Ancak ben burada asıl, albümdeki bir parçadan bahsetmek istiyorum:


Adı  "Scream".
Dünyadaki en pahalı video klip bu şarkıya çekildi.
(7 milyon dolar bütçeli,  sayıyla 7.000.000$)
Ve gerçekten ilginç bir klip.  Zira bu kadar masrafa ne bilindik bir parça oldu ne de bir şeye benziyordu.
Ama bana asıl tuhaf gelen,  şarkının adı "Çığlık" olmasına rağmen;  klipte Michael'ın da kız kardeşinin de zerre çığlık taklidi yapamamış olması,  sadece dişlerini göstermekle yetinmiş olmalarıdır.  YouTube'ta bu şarkıyla ilgili yapılmış bazı yorumlar:

"Bu videonun neresinde 7 milyon gitmiş?";  "Bu kadar para, en pahalı klip, ama sadece 700.000 izleyici ha?";  "Klip güzel değil çok karışık. Ama şarkı güzel."
(Merak eden için liste gelsin:  Most Expensive Music Videos)


Velhasıl uzun lafın kısası, Michael abartılıca şişirilmeye başlamıştı 90'larda. Buna bir de estetiklerle şişen, büzüşen, delinen, rengine renk katan  (renginden renk çalan)  derisi ve virtigello muydu neydi o hastalığı da eklendi.
Living With Michael Jackson adlı belgeselde kendisiyle yapılan söyleşide  "Ömründe sadece iki kez estetik operasyon geçirdiğini (burnu için)" söylemiş bir Ademoğlu.  "Kendi yalanınıza inanmaya başladığınız an batmaya başladığınız andır" diyerek sıkıcı bir tespit yapalım bu noktada.
Ve Michael zokayı yutunca her adımında batmaya başladı. Bu tarihten sonra bir tek "Stranger in the Moskow" şarkısı dikkat çekiciydi bence. Ki onun klibinde de bir kadından farkı yoktur. Görüntüsü iğrençtir, adeta metamorfoz geçirmiştir.  Görüntüsü ile şarkıları arasında belirgin veya belli belirsiz bir uyumsuzluk vardır.


Bütün büyüklerde belli bir zamandan sonra böyle bir yalnızlaşma, tanrılaşma;  kısaca gerçeklikten kopuş gerçekleşiyor galiba.
Esaslı bir Michael Jackson hayranı değilim, ama kendisinin çoğu zaman çocukluğuyla ilgili şeyler anlattığını iyi biliyorum.  "Arabamla bir parkın yanından geçiyorsam, çocukları izleyip ağlarım"  gibi laflar ediyordu söyleşilerinde mesela. Çocukluğunu özlediğini filan.
Onun esas özlemi çocukluğuydu zira.  Henüz çok küçükken içine girdiği müzik endüstrisi ile yaşayamadığı çocukluğu.
Burada durup biraz "yalnızlık"tan bahsetmek istiyorum.  İster Jackson gibi bir star olun, isterse sıradan bir insan fark etmez;  bir insan hayatında nitelikli yalnızlık yaşıyor ise,  depresyona an be an sıkı bağlarla yakınlaşmaya başlar.  Hafızamız  neşeli ve güzel anlarımızdansa  acılarımızı, hayal kırıklıklarımızı, onurumuzu kıran şeyleri, elde edemediklerimizi ve özlem duyduklarımızı anımsatır bize. Bu dönemde paylaşabileceğimiz, beraber eğlenebileceğimiz, zaman geçirebileceğimiz doğru kişiler yoksa yanımızda,  iş hayatı da kötü gidiyorsa;  bunlara bir de sağlık sorunları eklenince durum vahim olur.  Michael Jackson için de böyle bir durum olduğuna inanıyorum.


Henüz anaokul çağındayken sahneye çıkıp şarkılar söyleyen, turnelere çıkan bir çocuktan bahsediyoruz.  Abileriyle birlikte yer aldığı  The Jacksons grubunun maskotu gibi gözüküyor YouTube'daki kliplerde. Sadece görsel olarak değil,  işitsel (ses) olarak da sevimli bir maskot. Çok duyarlı ve yumuşak bir ses tonu var.  Çocukken bile insan duygularını etkileyen aşk şarkılarını ince bir hisle,  etkileyici, ama bağırmadan okuması, hareketli yapısı ve ilginç dansları dikkat çekmiş sanırım.  20 yaşında dünya çapında bir star olan bu adamın kırklı yaşlarına gelip yalnızlaştığında da çocukluğunu ve ilk ergenlik çağlarını şiddetle özlemesi şaşırtıcı değil.

Sonuçta her sanatçı gibi o da kendi yapıtlarıyla hatırlanacak.
Biliyorsunuz Michael Jackson Amerika'da çok daha büyük bir fan kitlesine sahipti.  ABD'nin temsil ettiği olumlu değerleri en iyi ve en masum şekilde, hem de en popüler olacak şekilde anlatmış olması dikkat çekici özelliğidir. Sevdiğim ve özel bulduğum bazı şarkılarını liste halinde toparlıyorum şimdilerde. Aşağıda bu listeden bazı alıntılar bulacaksınız.




MISCELLANEOUS

"Sadece 2 kez burun ameliyatı olduğunu, başka bir estetiği olmadığını" doğalmış gibi davranarak söylemiş biri. Psikolojik ruh halini yansıtan şaşırtıcı bir görseldir yandaki.




*  "İnsanlar bronzlaşmak için solaryuma gidiyor.  Burada bir endüstri akıyor, büyük büyük paralar... Ve insanlar beyazken siyah oluyor. Tüm bunlar sorun edilmezken ve doğal olarak gerçekleşirken  benim beyazlaşmam da..."   gibi bir cümle kurdu ki bu da enstantane kıvamında idi.
Bu kadar patalojik olduğuna inanamadım bir an.



* Çocukken ağaçlara tırmanmayı çok severmiş ama babası buna izin vermezmiş.  Kendisine "baba" olarak değil ismiyle hitap etmelerini istermiş çocuklarından.  Karşı konulmaz bir şekilde içimden ona "daddy"  demek isterdim ama hiç diyemezdim,  gibi cümleler kurardı.
Bazı şeyler sadece psikiyatristinizle sizin aranızda  veya  yalnız sizde kalmalı. Eğlence sektörü açısından önemli bir vurgu. İnsanlar acımaya başladıkları biriyle artık eğlenemezler.




* The Jacksons  grubunun,  Triumph  adlı insana korku veren, simgesel bir albüm kapağı vardır.  Sonracıma Torture gibi ezoterik video klipleri filan...




* Annesi  Yehova Şahidi  imiş.


* Çok duyarlı yapısı olan,  ince biri (idi).

Ergenliğe girişinde kızların hoyratça bazı tavırlarıyla karşılaşmış sanırım. Ki kızlar sosyal hayatta çizilen tablolardaki gibi incelikli ve kibar olmayabiliyorlar. Kendi gözünde ise "Bir çocuk işçi" gibiydi sanki. Yani çocukluğunu hiç yaşama fırsatı verilmemiş gibi anlatırdı. İnsanların ellerinden tutup çocuklarını anaokuluna götürdüğü yaşlarda o stüdyolarda imiş bir yerde. İlkokul çağlarında da turnelerde...
Görüldüğü gibi kimseye nimetler altın tepsiler içinde sunulmuyor. Bedelini ödüyorsun bir yerde.  Sonra yıllar geçip çok yalnız kaldığında, o bedeller ve nimetler depresyon olarak tekrar geri çıkartılıyor senden.



* Dangerous  albümü konser turlarını
Pepsi sponsorluğunda yapmıştı.
Sürekli reklamlardaydı. Özellikle Türkiye'ye gelme zamanlarında içimiz dışımız  Pepsi reklamları ile dolmuştu.
Bir yandan Claudia Schiffer'lı  Cindy Crawford'lı Pepsi reklamları, bir yandan Maykıllı... Yerle yeksan olmuştuk adeta!

Kampanya sözleşmesi bittikten sonra yaptığı bir röportajında,  
"Hayatı boyunca Pepsi'yi ilk ve son kez reklam filmleri çekilirken içtiğini"  söylemişti.  Sanatçılar sponsorların kuklası olmamalı tabe, yazık.



* MJ  belli bir dönemden sonra sahne kıyafetleri ve giysilerinde askeri çizgileri fazlaca kullanmaya başladı.

Yanda, şimdinin Alzheimer hastası Reaganlar ile Beyaz Saray'da  (1984'te)...


(Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)




* Henüz anaokul çağındaki küçük bir çocukken sahne ve ışıklar ile tanışan Michael Jackson,  15 yaşlarındayken söylediği şarkılar ile insanları  (ve bugün teknoloji sayesinde bu eski şarkıları dinleyebilen bizleri) duygulandırırken;  o yakışıklı, kendi halinde çok yetenekli başarılı bireyin yerine neden  bembeyaz tenli ve inanılmaz yapay burunlu beyaz bir ucubeyi koydu?  Bunu kendi adıma hiçbir zaman anlayamayacağım.




* İşte benim kendi zevkime göre öluşturduğum MICHAEL JACKSON listesi.  Linkler ayrı bir sekme halinde YouTube'a açılıyor.  (Ve maalesef bazı şarkılar telif sorunları yüzünden sürekli siliniyor)

  1. Thriller
  2. I Just Can't Stop Loving You
  3. One Day in Your Life   (Benim için özel bir şarkısıdır.  Ne yazık ki Türkiye'den YouTube izleyenlere sürekli copyright sorunları veren, mecburen bu çirkin videolara bizi hapseden bir oluşum var)
  4. Liberian Girl
  5. Gone too soon
  6. The Way You Make Me Feel
  7. Don't Stop Til You Get Enough  (MJ bir pop şarkıcısıydı ama söylediği bazı şarkılar ve şarkı söyleme şekli farklılıklar içeriyordu)
  8. Smooth Criminal  (Bad albümünden-1987)
  9. Stranger in Moskow  (1997)
  10. Billie Jean
  11. Dangerous
  12. In the Closet   (Naomi Campbell  hiç yaşlanmayan bi kadın.)
  13. Will You Be There
  14. Leave Me Alone
  15. Michael Jackson & Paul Mccartney - Say Say Say
    Yıllar sonra  (2006'da)  bu parçayı Hi-Tack grubu cover'ladı (bkz). Arada kalmış bu şarkıyı da böylece keşfettim.  Orijinali ise Michael'ın en kendi halinde olduğu klip.
  16. Human Nature
  17. Beat It
  18. Kafadan bir MJ karması-Tribute
Ve bonus olarak:   We are the World  klibi  :)



NOTLAR:  Yazıdaki alıntılarda geçen imla düzenlemeleri bana aittir.
Ve Wikipedia çok faideli bir kaynak  :)
MJ hakkında yazılmış bir iki yazı da bonus olarak gelsin:
1)  "Ölümünün tam zamanıydı"   Yıldırım Türker, 12/07/2009, Radikal İki
2)  "Jackson'ın dünyaya sunacak kendi ölümü kalmıştı sadece"   Neslihan Acu, Medyatava.


History,  Scream