31 Temmuz 2009 Cuma

Hilmi ÖZKÖK

Ergenekon 3. İddianamesi'nin gündeme düşüşüyle beraber gene başladı (yine, yeni, yeniden) Hilmi Özkök güzellemeleri...
Doğrusu Askeriye sevdalılarının bu bitmek bilmez "Hilmi Özkök paronayaları"nı anlayamıyorum ben.

Hiç kimse çıkıp, "Aslında dinci olmayan Kenan EVREN'in, İmam Hatiplerin ve dincilerin önünü ne kadar açtığından; 28 Şubat'ın dincileri aslında ne kadar şiddetlendirdiğinden; Yaşar Büyükanıt'ın 27 Nisan 2007 e-muhtırası sonrası şiddetle artan AKP oylarından (27 Nisan muhtırasına karşı 22 temmuzda AKP'ye verilen tepki oylarından)" bahsedediyor mu?
Hayır.
Peki, dinci olmayan bu gibi Genelkurmay başkanlarının dincilere yaptığı yadsınamaz büyük hizmetlerden bahsediyor mu?
Hayır. Varsa yoksa Hilmi Özkök!

Ne yapmış, ne demiş basına peki Hilmi Özkök?

"Hukuka saygılıyım" demiş. "Şu aşamada dava hakkında konuşmam doğru olmaz" demiş. Başka söyledikleri de var; verdiği ifadesi hakkında söylediklerine açar internetten (*) bakarsınız. Yaptığınız işe saygı duyuyorsanız da, o öğrendiklerinizi çarpıtmadan, ne söylemişse aynen o şekilde yansıtırsınız.
Adı geçen şahsın değil; onun hakkında başkalarının ve kimi gazetecilerin yorumlarını "Hilmi Özkök'ün sözleri" şeklinde yansıtarak iftira atmazsınız.


"Asker yıpratılmaya çalışılıyor!" diye feveran edenler, sözüm size.
Bu ülkede kimse bunu bu kadar kolayca başaramaz. Ancak bunu aslen başaran sizlersiniz. Ve tavırlarınız. Sürekli olarak Askeriye içinde bir bölünme varmış gibi olayları yansıtıyor, ve dahi bu bölünmeyi arzuluyorsunuz. Merakla araştırıyorum, Özkök'ü araştırdıkça hayran oldum ben. Şahsına karşı olumsuz bir şekilde sunulan argümanlara, sıradan vatandaş penceresinden hayırhah bir anlam bulamadım. Sizin açınızdan üzgünüm maalesef.


Fikret Bila ile yaptığı, Milliyet'te yayınlanmış röportaj dizisinden:
(*) Çözüm diyerek yanlış işler yapılmamalı
(**) Silah bırakan PKK, ulusun merhametine sığınabilir
(***) Kanunsuz iş yaptıklarından emin olsaydım ihbar ederdim


18 Mart 2006'da Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı tarihi konuşmasından alıntılar: (bkz)


EK: Bu yazıya ait Yorum bölümünde, Hakkı Devrim ve Erman Toroğlu'nun Hilmi Özkök yorumlarına yer verilmiştir.

30 Temmuz 2009 Perşembe

Bana Müsâde...


Hanimiş: Herkes tatillere çıkarmış, keyif çatarmış da biz (yani ben, Can ile Canan) hâlâ çırpınır mıymışım?
E, bizimki de CAN bir yerde dimi?

Desem de yalan!
Genel olarak uyuz biriyimdir, tatil matil de sevmem pek. Yani tatil anlayışım başkalarına uymaz. O açıdan şeyettim.


Son günlerde şöyle bir kafamı ellerimin arasına alıp düşündüm de... Her ne kadar görmemezlikten gelmeye yeltensem de... Eksik kalmış ve tamamlanması gereken bazı şeyler var. E yorgunluk da var tabi. Üstüne bu aralar (başta Radikal ve Taraf olmak üzere) medya sitelerine de fazlaca takılmaya başlayınca... Fark etmemek elde değil ki CANAN elden gidiyor. (Bir koltukta iki karpuz taşınmaz misali.)

Velhasıl kısa süreliğine kaçıyorum. (Becerebilirsem tabi...)
Yine becerebilirsem, blogumda bazı değişimler yapıcam. (Bu kaplumbağa hızıyla, tavşan başlayıp kaplumbağa evrimleşmesiyle mi?) :P
Belki eksik kalan ve "bunları yazacağım" dediğim bir kaç şeye girerim, "Şeyini şey ettiğimin şeyi"ne! Belki Gündemdekiler filan... Ha bir de üniversite seçimleri ile ilgili bir iki şey belki.
Artık idare ediverin. Solda Arşivlerden seçkiler var. Oraya alalım sizi? Her kimseniz ve nerde yaşatılıyorsanız.


DİP NOT: Sonunda ben de "Hanimiş"li bi yazı yazabildim ya! Şükür yarebbi :)

26 Temmuz 2009 Pazar

Soraya Esfandiary-Bakhtiari

Geçenlerde KİM KİMDİR? diye sormuş ve orta resimdeki kadından biraz bahsedeceğimi söylemiştim. Üçünün aynı ünlü adamın eşi olduğunu da söylemiştim sanırım.



Efendim, bu kadınlar devrik İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'nin eşleri. Soldaki Fawzia Shirin, Mısırlı soylu bir ailenin kızı. (Evliliklerinden bir kızları olmuş.)
Ortadaki resimde 1951 senesinde evlendiği Prenses Süreyya. Sağda ise meşhur, bu blogun yazıldığı tarihte hala hayatta olan Farah Diba'yı görüyorsunuz.

---------------------------------------------------------------------------------



Prenses Soraya (Süreyya) , 22 Haziran 1932'de İran İsfehan'da dünyaya geldi. Güney İran'ın soylu Bakhtiari aşiretinden, İran'ın Batı Almanya büyükelçisi olan babası Khalil Esfandiary ile Rusya doğumlu Alman bir annenin (Eva Karl) tek kızı idi.

Ailesi uzun yıllardır İran devlet ve diplomasi heyetleri içerisinde olup, amcalarından Sardar Assad 20. yy başlarındaki İran hareketinin öncülerindendi.




1948'de henüz İsviçre'de eğitimini sürdürdüğü yıllarda bir akrabası aracılığıyla, eşinden yeni boşanmış olan Shah Mohammed Reza Pahlavi ile tanışır.

Olaylar gelişir ve 12 Şubat 1951'de Tahran'daki Golestan (Gülistan) Sarayı'nda evlenirler.



(Resimlere tıklayıp büyük boyutta görebilirsiniz.)







Şah, düğünlerine gelen konukların İranlı fakirler için kurulmuş bir yardım derneğine bağışta bulunabileceklerini söylese de, çeşitli liderler tarafından pahalı hediyeler gönderilir.



Gelin hanım düğününde (yukarıdaki resimde) (sanırım Christion Dior tasarımı olan) üzeri inci ve özel tüylerle kaplı gümüş lame bir gelinlik giyer.







Yıl 1956'da ziyaret amacıyla Türkiye'ye gelmişler.
Çift hakkında dönemin dergilerinde çeşitli yazılar yazılmış, bunlardan birkaçını aşağılarda bir yerde bulacaksınız.


(Bu arada söylemezsem çatlarım. Türk Medyası o zamanlar da popüler kültür alanında çok düşükmüş anlaşılan.)



Neyse efendim, konumuza dönelim. Bu ikili için PTT'nin bastığı pullar filan da var 1956 tarihli...


Ve bu tarz hikayelerde bilirsiniz ki, "Güzel şeyler çabuk biter".




Kraliçe Soraya kısırdır. İsviçre ve Fransa'daki tedaviler olumlu sonuç vermez. Şah, geriye bir varis bırakabilmek için ülkesindeki dini gelenekler uyarınca ikinci bir eş almayı teklif eder.

Batı standartlarında eğitim almış olan Soraya bunu kabul etmemiş, denir hep. İhtiraslı ve gururlu yapısı da buna el vermezdi diye düşünüyorum.

Ve Soraya İran'ı terk edip Almanya'daki ailesinin yanına gider. (Köln, Şubat 1958)





















Rıza Pehlevi, Soraya'nın amcası Senatör Serdar Esad Bakhtiari'yi araya sokarak karısının İran'a geri dönmesini ister; ancak olumlu yanıt almaz.

Mart ayı ortasında Şah'ın sorunlu evliliği ve tahtını bırakabileceği bir varisinin bulunmamasını tartışmak üzere Şah ile bir grup toplanır. Dört gün kadar sonra da hanedandaki çiftin boşanacağı haberleri duyurulmaya başlar.


Kraliçe Soraya 25 yaşındadır. Bir erkek çocuk veremediği için Şah'ın ailesi tarafından saraydan uzaklaştırılmıştır. Boşanma ile ilgili şöyle der: "A sacrifice of my own happiness."

Sonradan yaptığı röportajlarından birinde (The New York Times, 15 Mart 1958), eşinin boşanmaktan başka bir şansı olmadığını da söyleyecektir:

"Since His Imperial Majesty Reza Shah Pahlavi has deemed it necessary that a successor to the throne must be of direct descent in the male line from generation to generation to generation, I will with my deepest regret in the interest of the future of the State and of the welfare of the people in accordance with the desire of His Majesty the Emperor sacrifice my own happiness, and I will declare my consent to a separation from His Imperial Majesty."


Şah ise radyo ve televizyonlarda yayınlanan konuşmaları ile kararı üzgün bir şekilde İran halkına duyurur, ve bir kızgınlıkla hemen evlenmek istemediğini söyler. (1 sene kadar sonra Farah Diba ile evlenecektir.)

Boşanmanın ardından duygularını soran bir gazeteciye, "Kimse bir meşaleyi benden daha fazla taşıyamaz" der. (Umarım doğru bir çeviri yapmışımdır burada.)
Bu arada tahttan indirilmiş İtalya kralı Umberto II'nin kızı Prenses Maria Gabriella ile evlenme konusundaki isteğini belli eder Şah. Ne var ki Vatikan ve sosyal çevreler, "Müslüman bir hükümdar ile Katolik bir prenses" arasındaki evliliği "ciddi bir tehlike" olarak niteler.




Aktris Kariyeri





Soraya Fransa'ya yerleşir.
Kısa bir oyunculuk kariyeri olur.
Bir ara Kraliçe Büyük Katerina hakkında çevrilecek bir sinema filminde oynayacağı duyurulur, fakat sonra bu proje iptal edilir.



İptal edilen projelerin yerine, 1965'te "I tre volti (The Three Faces)" filminde oynar.


İtalyan yönetmen Franco Indovina ile aralarındaki ilişki konuşulmaya başlamıştır.





1965'te Soraya (Süreyya) filminde kendini canlandırır.

1972'de Indovina'nın bir uçak kazasında ölmesi sonrasında depresyona giriyor sanırım ve hayatının sonuna kadar Avrupa'da yalnız yaşıyor. Kasım 2001'de 69 yaşında hayatı son buluyor. Yakılması, cenazesi... Almanya Münih'te imiş mezarı. Ölümünden sadece bir kaç hafta kadar sonra, "Ondan sonra konuşacak kimsem kalmadı" diyen erkek kardeşi Bijan da ölüyor.




Bu arada biraz da İran Şahı neler yapmış, ona bakalım:

İşte Farah Diba ile evleniyor filan...

Diba ilk zamanlarda korkunç berbat bir kadınmış, gene yaşlandıkça az güzelleşmiş.



Neyse efendim, 20 yıllık evliliklerinde dört çocukları oluyor. En küçük kızları sonradan uyuşturucu ve haplar gibi birşeyler almaktan ölmüş sanırım ki çekici bir genç kız imiş.

Ve sonra biliyorsunuz 1979'da İran Devrimi gerçekleşiyor. Ayetullah Humeyni sürgünden geri çağrılıyor filan... Devrik İran Şahı Rıza Pehlevi bu kez sürgüne gönderilen oluyor.

Mısır'a gidiyorlar ilk önce. Sonra Bahamalar'a gidiyorlar filan... Ama şah hastalanıyor sanırım ve zorluklar yaşıyorlar buralarda. 1980'de Şah ölüyor. Farah Diba sürgün olarak Avrupa'da Fransa'ya gidiyor, kızının ölümünden sonra da Amerika'ya yerleşiyor.
Akıllı veya dengeli bir kadına benziyor Farah Diba. Eşi, aşkı, yaşadıkları, İran Devrimi ile ilgili bestseller olan bir kitap yazmış geçtiğimiz yıllarda. Belki size saçma gelebilir ama, Şah'ın hayatı bana bir yönüyle Napolyon'u çağrıştırıyor. Bir erkek varis (oğul) bırakma sevdasına sevdikleri kadınlardan, eşlerinden ayrılmışlar. Ne var ki evlatlar, varisler yapmışlar ama koltuğu da keybetmişler. İran da nerden nereye gelmiş gördüğünüz gibi.


Yaşlandığında dahi çekiciliğini ve kadınsılığını muhafaza eden biri, ihtiraslı bir kadınmış gerçekten. Çok acı çektiğini ve onurunun kırıldığını hissetmek güç değil. Soraya'nın bir kaç resmini daha koyuyorum. Tüm fotolarındaki şahsi çekiciliğine ve mücevherlerin uyumuna dikkat edin. Kendisine ait mücevherler müzayede ile satışa çıkarılmıştı vefatının ertesinde.



























































.













23 Temmuz 2009 Perşembe

TOBB Üniversitesi

"Bilkent Üniversitesi öğrencileri tarafından kurulan öğrenci organizasyonu Genç Akademi, yaptığı bir araştırmasında, gençlerden okullarına not vermelerini istemiş. Anadolu, Ankara, Başkent, Bilkent, Boğaziçi, 9 Eylül, Ege, Uludağ, Erciyes, Gazi, Hacettepe, İstanbul, İTÜ, ODTÜ, Koç, Sabancı, TOBB ve Yıldız'dan toplam 1525 öğrenci çeşitli açılardan değerlendirmeler yapmış.

Sonuçlar arasında bana en ilginç gelenler şunlardı:

  • Öğrencilerin kütüphanesini en yeterli bulduğu üniversite yüzde 98 ile İTÜ. Onu yüzde 93 ile Bilkent izliyor. Kütüphanesi en yetersiz bulunan yüzde 30 ile Başkent Üniversitesi.
    (Daha önce söylemiştim Çene İshali başlıklı yazımda: Bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını, en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.)

  • Bilkent öğrencileri %89 ile üniversitelerinin sunduğu teknoloji olanaklarını yeterli buluyor. Onu %88 ile Sabancı, %81 ile de TOBB izliyor. Teknolojik olanaklar açısından en düşük not Başkent Üniversitesi'nin.
  • Sabancı %81 ile, öğretim elemanlarının öğrencilerle ders dışında iletişim kurmak için özen gösterdiği üniversiteler arasında birinci sırada. Onu %72 ile Boğaziçi izliyor. Öğrencilerle iletişimin en zayıf olduğu üniversite ise %31 Yıldız Teknik, %38 ile İstanbul Üniversitesi.
  • Dönem sonlarında dersler ve öğretim elemanlarını değerlendiren anketlerde TOBB, Koç, Bilkent, Boğaziçi, ODTÜ ve Sabancı "en iyi üniversite" olarak birbirleriyle yarışıyor.


Kişisel Yorumum:"En iyi üniversite" denmemeli, "Öğrenciyi en çok memnun eden üniversite" denmeli bence bu anket için.
Yukarıda gördüğünüz gibi, paranın gücü iletişim imkanlarını arttırıyor. Yani hoca ile öğrenci arasındaki ilişkiler daha normalleşiyor, daha arzu edilir bir düzeye erişiyor. TOBB'un, her öğrencisine okula başlarken verdiği laptop hizmeti bile çok takdir edilen bir özelliği.
Beri yandan öğrenciler ODTÜ, Boğaziçi örneklerindeki gibi çok iyi bir isim yapmışlık ve yeterli teknolojik imkânlar olmadığı sürece; kendilerini fazla zorlamayan üniversitelerden daha fazla memnun oluyor. Tabi burada "zorlama" kavramı nedir, açmak lazım.

TOBB'dan bir örnek vereyim mesela:


Bu üniversitenin bir İşletme bölümü var, meşhur. Meşhur olması şurdan kaynaklanıyor: Kiminle TOBB Üniversitesi hakkında konuşsam, İşletmedekilerin "Bizim bölüm çok zor"u biraz fazlaca abarttıklarını çok duydum da ondan. Sonunda nasip kısmetle bir kaç mensubuyla bizzat tanışma fırsatı da yakaladım. Bölümleri ile ilgili soru-cevap, sohbet ve neticede bazı ders notlarına bakma fırsatım da oldu.

Uzun lafın kısası: Fazla bir şey görmüyorlar.
Mühendislik öğrencisi olarak bize de İşletme bölümünden Genel İşletme dersini vermişlerdi ki zevkli bir derstir. Ayrıca İktisat, İstatistik gibi derslerde gördüğümüzden daha fazlasını görmüyorlar.
Yıl içerisinde eğitim süreleri uzun, tatil süreleri az. Programları çok yüklü değil. (Öğrencilerinin bu kadar zorlanmaktan şikayet etmesini; üniversite sınavında aldıkları puanlara, ortaöğretim ve lisede disiplinli bir çalışmaya alışık olmamalarına bağlıyorum.)
Burslular için durum bu kadar kolay gibi gözükmüyor. Ama burslu değilsen, kalman için aptal olman ya da fazlaca ilgisiz, devamsız olman lazım. Azıcık kıçını kaldırıp okula gitmek ve konulara bir göz atmak da lazım dimi?

Anladığım kadarıyla, dersler de fazla sıkı geçmiyor.
Yabancı dili sıkı tutuyorlar. TOEFL'a girme ve belirli dereceleri tutturma zorunluluğu var. Okulu bitirince Odalar Birliği'nden iş bulma ümidi de TOBB'a olan talebi artırıyor tabii...

Not şişirme konusuna girmiyorum bile. Özel üniversiteler ile ilgili bilgisi olanlar, yeni açılan okulun nâmı yürüsün diye ne kadar not şişirildiğinin farkında. Ne acıdır ki aynı mantık son dönemde iyice ticarileşme yoluna girmiş devlet üniversitelerinde de kendini belirgin şekilde hissettirmeye başladı.

Ne var ki ben TOBB'u beğeniyorum bazı açılardan. Öğrenci hamal yerine konmamalı asla. Bu kadar hızla gelişen teknolojide, "her şeyi öğretmeye çalışmak" kadar aptalca bir yaklaşım olamaz.


Not: Bu arada pırlanta gibi çok eski bir arkadaşım (yalnız Nurcudur kendisi) Bilkent'ten TOBB'a kapağı atmış durumda. Gerçi saçlar dökülmüş, kel görünmüş amma velakin herkes de not şişiriyor diye bir şey yok. ;)

.

21 Temmuz 2009 Salı

Duru Düşünce


Bu ne kadar ilginç bir durumdur ki, hangi kapıyı açsak arkasından Kenan Evren ve 12 Eylül çıkıyor. Hepimizin bildiği gibi, Kenan Evren katiyen bir "dinci" değildi. Ancak ilginç bir biçimde dincilere inanılmaz bir ivme kazandırdı yaptıklarıyla.
Sayın Yaşar Büyükanıt da asla "dinci" değildi mesela. Ancak duygusal tepkileri ve bugün "e-muhtıra" olarak anılan hızlı tepkisine gelen karşı tepki ile, AKP'nin ikinci kez büyük çoğunlukla seçilmesinde etkili olduğu, seçimlerin açıklandığı gece medyada üzerinde en çok durulan konulardan biriydi.
"Dinci olmayan" bu gibi Genelkurmay eski başkanlarının örneklerine bakınca, acaba diyorum, biz Hilmi Özkök'e haksızlık mı yaptık?

Bir de Medya meselesi var.
"Türk Medyası" ne kadar "bizim" acaba? Ne kadar Türk veya ne kadar Türkiyeli, ne kadar "buranın" ve "bizlerin" sorunlarıyla ilgili?
Bu ülkede çok önemli olaylar, cinayetler varken; Büyük Medyamızın yegane ilgi alanı "Ünlü kadınların özel hayatları" idi. Zamanında Doğudaki faili meçhulleri, kirli ilişkileri bu kadar örtmeselerdi, yabancı muhabirlerin dahi Kürt meselesi ve terör konusunda gösterdikleri titizliği gösterselerdi, (Biz vatandaşlar da bunları talep etseydik tabii), bugün işler bu kadar sarpa sarmazdı. "Demir tavında dövülür" diye bir laf vardır. Bizde her olay böyle 30 sene sonradan su yüzüne çıkmaya başlarsa, işimiz var demektir. Art niyetli insanlar ve devleti yıpratmak isteyenlere engel olunmak isteniyorsa eğer, önce bu "herşeyi gizleme ve dikkati sürekli olarak dağıtma" yaklaşımı üzerinde biraz düşünülmeli.

20 Temmuz 2009 Pazartesi

KOROZYONUN BAĞLI OLDUĞU ETMENLER

.
A) Teneke Kutu, Teneke Levha veya Paslanmaz Çelik Malzemenin Özellikleri

1. Levhanın Bileşimi:
Karbon (C), Krom (Cr), Nikel (Ni), Kükürt (S), Bakır (Cu), Mangan (Mn) gibi elementlerin miktarına göre çelik levhanın dayanıklılığı ayarlanabilir.
Paslanmaz çeliklerin korozyon dayanımı, kromun varlığına bağlıdır ve krom miktarı artırıldıkça bu dayanım artar.
Nikelin bulunması, Oksijen bulunmayan yani oksijensiz ortamlardaki korozyon dayanımını artırır.
Molibden (Mo), halojen tuzlar ve deniz suyu ise noktasal korozyon (pitting) dayanımını olumlu etkiler.
Mangan, ostenit yapıyı kararlı hale getirmede etkindir; fakat korozyon dayanımına önemli bir katkısı olmaz.

Teneke levhalardaki kükürt oranı önemlidir. Kükürt (S), %0.04'ten yüksek olmamalıdır. Aksi halde kükürtün korozyonu artırıcı etkisi gözlemlenir. Bakır ise korozyonu azaltıcı etkidedir.

Paslanmaz çelikler bileşimlerinde en az % 10,5 krom içeren çelik alaşımlarıdır. Korozyona karşı yüksek dayanımlarının, yüzeyinde bulunan ince oksit filminden kaynaklandığı düşünülür. Bu filmin bileşimi, alaşımdan alaşıma ve gördüğü işlemlere (haddeleme, dağlama, ısıl işlem) göre değişir.

Gıda endüstrisinde Krom-Nikel alaşımlı paslanmaz çelikler tercih edilir. Borular, tanklar, pompalar ve fittingler/bağlantı elemanları paslanmaz çelik malzeme olmalıdır.
Gıda paketlemesinde en çok kullanılan metal ambalajlar ise kalaylı teneke levhalardır. Özellikle konserve sanayinde yaygın kullanımları vardır. Teneke, iki yüzeyi de kalaylanmış düşük karbonlu çelik levhadır. Kalınlıkları kullanım alanlarına göre değişir.


2. ÇELİK TİPİ:

Çelik sac hangi yöntemle ve ne miktarda kalayla kaplanırsa kaplansın, elde edilen kalaylı teneke az veya çok gözenek içermekte; gıda maddesi bu noktalardan çelik gövde ile temas edebilmektedir. Bu nedenle çelik gövdenin bileşimi önem kazanır. Uzun lafın kısası, ambalajlama amaçlı kullanımda, içine konacak gıda veya maddeye uygun nitelikte çelik tipi seçilmelidir.

Çelik sac; mangan, karbon, fosfor, kükürt, silisyum, bakır, nikel, krom, molibden ve arsenik elementlerinden oluşmaktadır. Çelik tipi, çeliğin bileşiminde yer alan iz elementlerin miktarlarına göre farklı gruplara ayrılmaktadır.


Tablo 1. Gıdaların korozif etkilerine göre Çelik Tipleri


L-tipi --> Korozyona en dirençli
MS-tipi --> Asitli gıdalar ve turşularda
MR-tipi --> Orta asitli gıdalarda
MC-tipi --> Düşük asitli gıdaların muhafazasında.

Korozyona direnç açısından:
L > MS > MR > MC


3. Kalay Kaplama İşlemi (Kalaylama Tekniği):
Korozyonu önlemek amacıyla, çelik levhalar kalay ile kaplanır demiştik (bkz).
Olabildiğince tek düze yapıda, gözenekli olmayan bir kaplama en iyisidir.
Sıcak daldırma ve elektrolitik yöntem olmak üzere iki şekilde kalay kaplama yapılabilir:

_ Daldırma Yöntemi: Temper valslerinden geçirilmiş ve bu işlemle aynı zamanda yüzeyi düzgünleşmiş saclar, önce bir asit çözeltisi banyosundan geçirilerek temizlenir ve durulanır. İçinde ergimiş kalay bulunan bir kalay kaplama ünitesine verilir. Kalay kaplama ünitesinde sac bandın kalay içinde önce aşağıya, sonra yukarıya ve dışarıya doğru hareketini sağlayan valsler bulunur. Ergimiş kalay içerisinden geçerken belli miktarda kalayla kaplandıktan sonra dışarıya çıkan bant, yine valsler yardımıyla bir palm yağı banyosundan geçirilir. Böylece üretilmiş teneke hava akımında soğutulur, temizlenir, parlatılır ve kusurları olup olmadığı saptanır. Kalaylanmış bant istenen boyutlarda kesilir ve sandıklar içerisinde ambalajlanır.

Bu yöntemle tenekeler fazla miktarda kalayla kaplanmakta, yüzeydeki kalay miktarı oldukça tek düzelik (düzenlilik-homojenite) göstermekte, kaplama tabakası az gözenek içermektedir. Fakat üretilen tenekeler daha pahalı ve değerli olduklarından, günümüzde bu yöntemle kaplama uygulaması azalmıştır.

_ Elektrolitik yöntem: Teneke kutuları kalay ile kaplamada daha çok elektrolitik yöntem kullanılmakta.
(Teorik bilgi: Herhangi bir metalle kaplamak istediğimiz bir cisim, elektrolizde katot olarak kullanılır. Hangi metalle kaplamak istiyorsak o da anot olarak seçilir.)

Bant halindeki çelik levhanın temizlenmesi, kalayla kaplama işlemi, kaplanmış levhanın ısıtılması, yüzey passivizasyonu, yüzeyin yağlanması gibi işlemlerden oluşur. Çelik levha üzerinde oluşturulmuş kalay tabakası gerçekte çok stabil değildir. Bu nedenle üzerinde koruyucu bir oksit tabakası oluşturulmalıdır. Teneke yüzeyinde görülemeyecek kadar ince bir oksit filmi oluşturulmasına passivizasyon denir. Passivizasyon işlemi sonunda, tenekenin yüzeyine çok ince film halinde bir yemeklik sıvı bitkisel yağ uygulanır.

Ambalajlamada nasıl içine konulacak gıda maddesinin korozif özelliğine göre çelik tipi seçilmekteyse, aynı şekilde her gıda için farklı miktarda kalayla kaplanmış teneke seçilmek zorundadır.


Kalaylı bir tenekedeki kalay, Oksijen ve su bulunan ortamlarda, çeliğe karşı katot olarak davranmaktadır. Ancak oksijen bulunmayan koşullarda, teneke gıda ile temas edince; kalay çeliğe karşı genellikle anot olarak davranmaktadır. (???)
Korozyon olarak tanımlanan bu olay hem üreticiyi hem de tüketiciyi etkilemektedir.


4. Demir-Kalay Alaşım Tabakası
Çeliğin kalayla kaplanması sırasında, yapısındaki demirin kalayla reaksiyona girerek oluşturduğu bir tabaka/katmandır bu.
Çok sert olduğundan fazla kalın olması istenmez. (0.08 mikron üzerinde olmamalı.) Kalın olduğunda kırılgan özellik kazanır. (Özellikle konserve kutusuna son şekli verilirken sorun yaratabilir.)


5. Laklama İşlemi (Lak Tipi ve Laklama Tekniği)
Kutuyu korozyondan tam olarak korumak mümkün olmadığından, kalay kaplama tabakasının ayrıca organik bir maddeyle kaplanma zorunluluğu doğmaktadır. Bu organik kaplama maddelerine genel olarak lak denir.
Lak tabakası; kutunun metal yüzeyini, gıda maddesinin bileşim ögelerinin etkisiyle oluşan korozyondan korumakla kalmaz; aynı zamanda ambalajdan gıdaya metal bulaşmasını da önler. Metal bulaşmaları; kutu içindeki gıdanın renk, aroma ve lezzetinin bozulmasına neden olur. Ayrıca bazı gıdaların sterilizasyonunda oluşan kükürtlü bileşikler, kalay ve demirle birleşerek renk kararmasına neden olur. Özel lakların kullanımı ile bu sakıncalar önlenmeye çalışılır.


Tablo 2. Tenekeleri laklamada kullanılan genel Lak Tipleri



Laklama Tekniği: Püskürtme ve Sıvama teknikleri.
Sprey ile püskürtmede homojenizasyon ve tek düzelik daha iyi. Sıvamada gözenekler kalır.

Laklar bileşimlerine ve elde edildikleri kaynağa göre şöyle gruplanabilir:
- Yağ bazlı laklar: Organik, doğal yağlar. Keten yağı gibi çabuk kuruyan yağlar.
- Sentetik laklar: Yapay reçine. Formaldehit-fenol bileşikleri.

Kullanılan laklar toksik olmamalı, gıdada sağlık sorunlarına ve istenmeyen değişimlere neden olmamalı, ısıya dayanıklı olmalı ve yüzeye iyi bir şekilde yapışmalıdır. Sıcaklık karşısındaki davranışları yönünden, termoplastik ve termosetting olarak ikiye ayrılırlar. Oleoresin lakları ve bazı sentetik laklar termoplastik laklar olup, ısı etkisi ile yumuşarlar.


6. Yüzey Durumunun Etkisi (Pürüzlülük)
Paslanmaz çeliklerde yeterli bir kullanım ömrü elde edebilmek için yüzey durumuna çok dikkat etmek gerekir. Yüzey düzgünlüğü ve temizliği korozyon problemlerini azaltır. Genellikle düz ve parlatılmış bir yüzey en iyisidir. (Özellikle çelik borularda ve alet-ekipmanda önemli.)


7. Kaynak İşleminin Etkisi
Kaynak sırasında korozyon hassasiyetinin ne oranda ortaya çıkacağı, dikişin birim uzunluğu başına ısı girdisine bağlıdır. Ark kaynağı yöntemlerinde yüksek ilerleme hızlarında ısı girdisi düşük olur. Gaz eritme kaynağı paslanmaz çelikler için genellikle kullanılmaz. Çünkü yüksek ısı girdisi yanında karbürleme etkisi de vardır.

Gıda endüstrisinde boru ve bağlantı elemanları (fittingler) birbirlerine sürekli olarak bağlı kalacak şekilde monte edilmek istenirse Argon kaynağı yapılır.


8. Tasarım ve İmalatın Etkisi
Korozyon nedeniyle oluşan hasarlar, çoğu kez malzeme türünü değiştirmeye gerek kalmadan tasarımda yapılacak değişikliklerle önlenebilir. Dikkate alınması gereken hususlar; bağlantı tasarımları, yüzey sürekliliği ve çentik etkileridir.


9. Isıl İşlemin Etkisi
Korozyon dayanımı, karbonun tümünün çözünmüş olması ve homojen tek fazlı bir iç yapı bulunması durumunda en iyidir. Bileşimdeki karbon miktarının düşürülmesi ve çelikte karbür oluşumu eğiliminin zayıflaması ile taneler arası korozyon eğilimi azaltılabilir. Kritik sıcaklık bölgesinde (550°C-850°C) tutma süresi de çok önemlidir. Bu bölgede karbür çökelmesi çok hızlı olur. Bu durum; tavlama, stabilize edilmiş çelik türleri kullanma (321, 347) veya ekstra düşük karbonlu türler (304L, 316L) seçilmesi ile önlenebilir. Martenzitik çelikler atmosferik korozyona karşı en yüksek dayanıma sahip olmaları için uygun bir ısıl işlem görmelidirler. Ferritik türlerde korozyon direnci bazı ısıl işlemlerden olumsuz etkilenebilir. Ostenitik kromnikel çelikleri en iyi korozyon özelliklerine 1040°C-1150°C sıcaklıklarına ısıtılıp hızla soğutulduklarında sahip olurlar.



B) Konserve veya Metalin içerisine konan Gıdanın Bileşimi ve Özellikleri

* Aşırı korozif --> Vişne, kiraz, çilek, erik, turşu gibi gıdalar
* Orta korozif --> Elma, armut, kayısı, şeftali, ...
* Az korozif --> Mısır, bezelye konserveleri


Konserve Bileşimi:
1. pH ve Asitlik: Asitlik, gıda maddesinin kendi doğal yapısı ve dolgu sıvısına katılan organik asitlerden kaynaklanır. Korozifliği artırıcı özelliktedir. Özellikle okzalik asit gıdalardaki en korozif asittir. Malik asit, sitrik asit, tartarik asit ise birbirlerine kıyasla hemen hemen aynı düzeyde ve düşük korozif etkidedir.
Korozyon özellikle pH 4-5 arasında hızlanır, 5'in üzerinde azalmaya başlar.

2. Nitrat ve Fosfatlar: Ispanak gibi kimi sebzelerde doğal olarak bulunabiliyorlar. Ancak aslen turşu ve meyve konservelerindeki dolgu sıvısına (salamura veya şuruplara) koruma amaçlı olarak katılırlar. Nitrat ve fosfatlar yüksek çözünürlüktedir ve korozyonu hızlandırıcı bileşenlerdir. 1 birim Nitrat, kutu yüzeyinden 7.6 birim kalay (Sn) çözebilir.

3. Oksijen Varlığı: Dolum sırasındaki hava çıkartma işlemi (egzost) iyi yapılmadıysa, kutuda kalan Oksijen ilerleyen zamanda Hidrojen Bombajına neden olabilir. Oksijenin korozyonu artırıcı etkisiyle bu durum delinme korozyonuna kadar gider.

4. Renk Maddeleri (Antosiyaninler): Antosiyaninler gibi koyu renkli pigmentler korozyonu artırıcı bileşenlerdir. Bu maddeleri içeren vişne, çilek, kırmızı erik, böğürtlen gibi meyvelerin konserve edilerek saklanmasında antosiyaninlere karşı dirençli özel oleoresin meyve lakları kullanılır.

5. Kükürt ve Kükürtlü Bileşikler: Korozyonu hızlandırıcı etkidedirler. Isıl İşlemler sırasında et konserveleri gibi kükürtçe zengin gıdalardaki kükürt serbest hale geçerek yeni bileşikler oluşturur ve bu değişimlere bağlı olarak gıda ürünlerinde siyah renge neden olurlar. Bu kusuru önlemek için Çinko oksit (ZnO) içeren özel oleoresin laklar (C lak-Corn/Mısır Lakı da denir) kullanılır.

6. Yağ, Şeker, Tuz, Nişasta: Yağ, şeker ve nişasta korozyonu azaltıcı etki gösterirken; tuz ve karamel korozyonu arttırır.



C) Depolama Sıcaklığı ve Süresi

Depolama sıcaklığındaki her 10 °C'lik artış korozyonun hızını 2 katına çıkarır vs...


(Not: Bu yazı, Korozyon başlıklı konunun devam yazılarındandır.)

.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Gündemdekiler (Temmuz 2009)

Temmuz ayı içerisinde akla hayale gelmeyecek bir olay oldu:

İdil Biret ve Topkapı Sarayı gerginliği!
Bir grup Alperen midir nedir işte o evrimleşmesini tamamlayamamış Türk insanları, "Leyn! Topkapı'daki bir gecede, bu içimizdeki gavurlar içki mi içiyorlarkine!! Breee Heeyyyytt!" diyerekten mekanı bastı. Tarihimizdeki sıradanlaşmış tepkilerden biri sonuçta.
Asıl tuhaf olan, ne İdil Biret dünki piyanist, ne Topkapı Sarayı dünki bina, ne de bu tarz resitallerde içki sunulması... Peki öyleyse nerden çıktı şimdi bu "eski köye yeni adet tepkilenmesi"?
Şimdi buna da salt "AKP" diyen çıkar, kesin eminim. Bunu diyecek olanların çoğunun 12 Eylül öncesi kanlı olaylardan da haberi yoktur. İşsiz, avare gençliği milliyetçiliğin böyle abartılı ve yanlı/kanlı boyutlarına yönlendirenlerden de... Bu şekilde bizde ne Yasin Hayal gibiler eksik olur, ne 6/7 Eylül çapulcuları... Sonradan da nasılsa "Batı bizi karıştırdı" deyip çıkıverirsiniz işin içinden her zaman yaptığınız gibi.


Birileri belli ki gene dinci-laik cepheleşmesini alevlendirmek ve bundan nemalanmak; ayrıca reytingli haberler yapmak için bu evrimleşmesini tamamlayamamış insan grubunu fitillemiş. Eh, bu grup da mütematiyen fitil arıyor zaten! En insani duygular bile onlar için birer fitile dönüşebiliyor.

Bu olay hakkındaki bir Murat Belge yazısından alıntı yapıyorum:
"Dünya bir Türk'ü Alperen Ocakları Başkanı olduğu zaman bilmez. İdil Biret, Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Nâzım Hikmet olduğu zaman bilir. Bu eylemi yapanların bu gibi insanlara derin düşmanlığının nedeni de kısmen budur zaten."
(Murat Belge, 14 Temmuz 2009 Taraf)


Neyse ki olay yerinde olan Kültür Bakanı Ertuğrul Günay konser basanlar için "İlkel yaratıklar" dedi. Ne var ki (sol siyasetten AKP saflarına geçmiş bir kaç sayılı kişi haricinde), AKP'den olaya net bir tepki gelmedi gibi. Bu da AK Parti'nin çıkmazlarından biri işte.
(Eh! Bu ülkeyi, bu zamanda AKP'ye mahkum edenler utansın.)





AKP belediyelerinin ezan sesini yükseltmesi
Son günlerde gündelik sohbetlerde, ev ziyaretlerinde dile gelen bir konu. AKP belediyeleri ezan sesini arttırıyor. Terminal, garaj, alt geçitler gibi alanlarda ek hoparlörlerle açık, yarı-kapalı, kapalı tüm alanlara sesi yayıyor. Evi camiye yakın olanlar daha fazla şikayetçi, doğal olarak.
O değil de asıl tuhaf olan bu ülkedeki siyasi zıtlaşma hâli gibi geliyor bana. CHP ve CHP'liler her zamanki köhne eleştirilerini yinelerken, AKP belediyeleri de ezan sesini yükselterek onlara hareket mi çekiyor nedir? Sonuçta biz millet olarak, yaşlansa bile olgunlaşamamış bireylerden oluştuğumuzdan, siyasetimiz de bu üslupla yapılmakta.





YÖK'te ne var, ne yok?
Şimdi güzel insanlar. YÖK bu ülkede üniversitelerin bastırılması amacıyla 12 Eylül sürecinde oluşturulmuş bir sistem. Bu kadar üniversitemiz olmasına rağmen bilim dünyasına ve insanlığa anlamlı bir katkı yapılamamış olmasının garantörlüğünü üstlenen bir kurum. AKP gelince başına atanan güzide insanlarca buna bir misyon daha eklendi: "Üniversitelerin gericileştirilmesi ve ticarileştirilmesi".
Tabii sistemli olarak da kadrolaştıklarından, Mart 2009'daki Tübitak Darwin kapağı gibi olaylar sıradanlaşıyor.






Yanda Salih Memecan'ın bu ay içinde yapmış olduğu bir karikatür var. Kimileri gene köpürdü tabii...
Bence Deniz Baykal'a da bu kadar yüklenmemek lazım. Sorun kişisel değil, partisinin ve Kemalistlerin hali böyle zira.


"Herkes aptal, bir kendileri akıllı" olduklarından mıdır nedir, uyku rehavetinden bir türlü kurtulamıyorlar.






Hrant Dink Davası, Ergenekon'dan bile daha karışık şeyler barındırıyor sanırım. Ergenekon'da bol yıldızlı askerleri dahi ucundan da olsa sorgulayıp yargılayabilen hukuk, Dink davasının 2. senesinde bile zanlıları kaçırmakla meşgul. Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nden tutun da zamanında Dink'i tehdit eden MİT görevlilerine kadar neredeyse hepsi terfi ettirildi. En son Celalettin Cerrah kalmıştı, onu da vali yaptılar yakın zaman önce biliyorsunuz.
Ümit Kıvanç, Karşınıza o çıkacak, sakın şaşırmayın başlıklı yazısında:
2 senedir Hrant Dink davasında, üstelik suçlular da ortada olmasına rağmen bir arpa boyu yol alınamadığını hatırlatmış, olayla alakalı Cerrahların Merrahların sürekli terfi ettirilerek makamlarının korunduğunu söylemiş ve:
"Katili ve avenesi üç-beş günde yakalanan bir cinayetin davası, nasıl oluyor da iki yıl sürüm sürüm süründürülüyor? Sağa sola, derine hiçbir adım atılmadan? Niye acaba?
...
Darbe komplolarıyla, cuntalarla, Ergenekon'la uğraşıyoruz. Sahiden büyük işler. Ama şu devlet memurlarına şu basit soruları soramıyoruz. Tuhaf değil mi?
"
diye sormuş. (8 Temmuz 2009, Taraf)





Uğur Dündar ve Star Haber ekibi artık o kadar yoldan çıktı ki! Murat Bardakçı'ya "Büyük tarihçi" filan demeye başladılar. Nereden mezun olmuş, nerede yetişmiş, hangi saygınlık kazandıran çalışmalarda bulunmuş belli değil ama böyle bir BÜYÜK ADAMIMIZ da oldu son yıllarda!





Münevver Karabulut cinayeti karmakarışık!
Şimdi de Adli Tıp'ta inceleme yapılan yerde daha önce yatan hastanın spermleri mi yanlışlıkla bulaşmış ne? Şaka gibi! Milleti aptal yerine koymada son nokta!
İnanamıyorum, bu kurumun başında kim var? Hala nasıl orada kalabiliyor? Bu nasıl oluyor?
(Adli Tıp Kurumu'ndaki rahatsız edici yapılanmalar, ulusalcı Kemal Alemdaroğlu zamanlarında yapılmıştı deniyor. Aynı Adli Tıp Kurumu, İbrahim Şahin gibi Susurluk sanıklarına "Hafızasını kaybetmiştir" raporları vermekle meşguldü o dönemlerde (bkz). Balık hafızalı topluma duyurulur.)

"Olay mahaline gelen polisin, Cem Garipoğlu'nun kaçmasına müsaade ettiği" yönünde bir iddia da ortaya atıldı. Aslına bakarsanız bu Münevver K. olayı bana Dedemanların torunun öldürülmesi vakasını hatırlatıyor. O olayda Dedemanların torunu Bilkentli Umut Dedeman, bir mafya liderinin oğlu olan okul arkadaşı tarafından vurulmuştu. Ki onda da bir ceza çıkmadı. O gün olay yerine gelen polisler öyle güzel bir temizlik yapmışlar ki, Adli Tıp'pa pek bir şey kalmamış zaten. Ona rağmen çelişkili raporların ardı arkası kesilmedi. Dönemin Emniyet Müdürü Necdet Menzir'i de suçladı sonradan anne Nazire Dedeman...

Yani uzun lafın kısası, pisliklerin üzerine giderek yanlış yapan sorumlu yöneticileri cezalandırmadıkça benzer olaylar belli aralıklarla tekrarlanıyor, failli meçhullar çoğalıyor...





Bir keşmekeş de Hüseyin Üzmez vakası. Geçenlerde bir resmini gördüm gazetede ve o kadar acıdım ki, inanabiliyor musunuz? Hüseyin Üzmez'e acıdım, adam için üzüldüm. Peki neden?
Bir suç işlendiyse eğer, bunun bir sağlık raporu filan da gerekiyorsa mahkemesinde, o raporlar her ne ise artık tamamlanır teslim edilir, mahkeme de yasalar ve adalet penceresinden kararını verir. Zanlı suçlu bulunursa cezasını çeker. Olay kapanır.

Peki Hüseyin Üzmez olayında ne oluyor?
Bilmem kaçıncı rapordayız, hepsi de birbiriyle çelişiyor! Adam bakıyorsun bir içeride, bir dışarıda! Yani aslında ne içerde ne dışarıda! Suçluysa eğer neden salıyorsunuz bu adamı, neden serbest? Suçsuzsa peki neden oyuna döndürdünüz bu işi?
Bir insanı asmaya götürürken bile bu kadar onuruyla oynamamak lazım. Kim olursa olsun. Çünkü o noktada toplum vicdanı ve toplum hafızasının ırzına geçiliyor.





Hükümet Sözcüsü, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, askere sivil yargı yolunu açan yasanın Anayasa'ya aykırı olduğunu ifade eden Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker'e sert çıkarak "Bir demokratik ülkede yargı başkanlarının, siyasetçiler gibi her mikrofon uzatıldığında konuşma yapmaması gerekir. Bu doğru değildir" dedi. Şimdi haber bu: (bkz)
Yargıtay Başkanı da çıktı dedi ki: "Doğru bildiğimi söyleyeceğim".

Hep diyorum, daha önce de yazmıştım. Bu ülkede bir çene ishali sorunu var. İnsanlar susmayı bilmiyor. Nerede konuşacağını, nerede susacağını bilmiyor. Sıradan vatandaşın gene özrü bulunur; ama devletin başındaki insanlarda bu zaafiyet büyük sorunlara neden oluyor. Onun için de her kurum kafasına göre takılıyor. Bir vücutta organlar beynin kontrolünden çıkarsa ne olur? İşte Türkiye'de de olan o. TSK'sı ayrı bir şey diyor, Başbakanı ayrı, YÖK'ü ayrı, RTÜK'ü ayrı, Adli Tıbbı ayrı... Hukuku ise apayrı! Kavgaları bile çocukça! Ama hepsinin aslı derdi ortak:
Egemenlik mücadelesi ve pastadan daha çok pay alma yarışı.





Ergenekon savcısı Zekeriya Öz'ü görevinden almaya çalışıyorlarmış. Amman yeter ki askerlerimiz sorgulanmasın! Sıradan vatandaş için yapılıyor zaten bu ülkede yasalar öyle değil mi? Garipoğullarına filan, mafyalara, dokunulmazlık zırhı altında gizli işler yapan siyasetçilere, Ağar'lara, mal varlıklarının kaynağı şaibeli Çiller'lere, müthiş belediyeci ve belediye borçlar şampiyonu Gökçek'lere bir şey oluyor mu? Olmuyor. Eh, öyleyse hikmeti kendinden menkul askerlerimize de bir şey olmasın.
Burada bir nefes alıp denge adına ve TSK'yı yıpratmaya çalışan odaklar arasında olmamak adına bir de öteki yandan bakmaya çalışıyorum meseleye. Ancak ne var ki gördüğüm tablo demokrasinin var gücüyle karşısında olan bir TSK. Zaten tam da bu anlayışlar, 12 Eylül'ü ve (dindarlaşma demiyorum bakın) dincileşmeyi başlattı bu ülkede.
Ayrıca TSK'nın, içindeki suça karışmış kişileri bu kadar savunması da dikkat çekici ve yıpratıcı olabiliyor. Şu noktada avare CHPliler (gelişmelerden bîhaber, 1900'lerin başlarına fikirlerini mumyalatmış olanlar) haricinde çıkıp da aklı başında kimse "Ergenekon diye bişey yoktur" diyemeyeceğinden; bari görevini yapanları sürelim ki Susurluk gibi kazasız belasız yolumuza devam edelim diyorlar muhtemelen. Zaten bu ülkenin harcı da böyle atılagelmiş anladığım kadarıyla.





YouTube'dan sonra şimdi de Google
"Türkiye'de erişimi yasaklanan video paylaşım sitesi YouTube'un ardından, Atatürk'ün kişilik haklarına ve manevi şahsiyetine ağır hakaretler içerdiği öne sürülen bir site nedeniyle arama motoru Google da kapanma tehlikesiyle karşı karşıya.
Paylaşım sitesi YouTube'a erişim, Atatürk'e hakaret içeren görüntüler bulunduğu gerekçesiyle süresiz olarak yasaklanmıştı. Ankara Basın Savcılığı, Atatürk'e hakaret içeren görüntülerin sadece Türkiye veri tabanında kaldırıldığı gerekçesiyle erişime izin vermemişti. Bir kaç ay önce de Google'ı mahkemeye vermişler.
Yakında orası da Kemalist bir savcı-yargıç çalışmasıyla kapatılırsa şaşırmamak lazım.





Tunceli'de askeri kışlada bir asker geceyarısı cinnet geçirdi. Koğuştaki arkadaşlarından sonra kendisine de silahla ateş ederek kanlı bir tablo yarattı. Cinnet sebebi henüz bilinmiyor. Hakkari Yüksekova'da bulunan bir kışlada ise mühimmat patlaması sonucu 4 asker hayatını kaybetti.




Havalar bozdu. Yağmurlar yağıyor, seller akıyor.
Ordu'nun bazı ilçelerinde yanlış bent yapımlarının da etkisiyle dereler taştı, heyelanlar oldu ve tabii ki ölümler... Eh, bu ülkede nüfus planlaması böyle sağlanıyor kuzucuklarım. Siz doğurun hane başına en az 3'er evlat. Zaten trafikte gitmiyorsa askerde gidiyor, o da değilse böyle felaketlerde, maganda kurşunu filan... Hastanede yanlış teşhis filan da olmadıysa öyle kalanlar kalıyor.





Geçen ay unutmuşum. Şöyle bir açıklaması olmuş Toktamış Ateş'in:
"Bakan olma hevesiyle darbe girişimine katılmak isteyenler oldu. Özgürlükten yana tavır koyması gereken bazı akademisyenler, darbe sonrasında kurulacak hükümette bakan olabilmek için sürece destek verdi. Bakanlık, üst düzey görev bekleyenler vardı. Bir takım isimlerin birilerine yaranmak için neler önerdiğini, ne tür toplantılar yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekon diye isimlendirilen davanın iddianamesine
bakıldığında zaten bunların kim olduğu görülür.
"

Ergenekon iddianamesine giren Mustafa Balbay'a ait günlüklerde, Şener Eruygur'a atfen bazı rektörlerin darbe için çok heyecanlı oldukları vurgulanmıştı. İddianamedeki telefon kayıtlarında da İstanbul Üniversitesi Eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun "Kansız olmaz. Darbe lazım" dediği ortaya çıkmıştı.
(Biliyorsunuz, zamanında Alemdaroğlu ve Nur Serter İstanbul Üniversitesi yönetimindeyken (ikna odaları vs zamanları), Toktamış Ateş ve bazı önemli-değerli akademisyenler üniversiteden baskılar nedeniyle ayrılma kararı almışlardı.)




Nedir bizim bu ineklerden çektiğimiz Allah aşkına? Yunanistan sınırından ülkemize giren bir inek konusunda 1 aya yakındır Yunan makamlarından ses çıkmayınca bu mevzu da bir gerginliğe dönüştü. Yakında onu da yazıcam :)



Ve bir de Ayşe Arman var tabii ki. Bir soyundu dergilere haber oldu, bir kapandı ortamlara aktı gündem oldu...
Arman'ı severim. İlginç röportajları vardır ve farklı sorular sorar. Eğlencelidir. Ne va ki asıl sorun bu ülkenin medyasında. Bilinçli veya bilinçsizce sadece Arman tarzı gazeteciliği pompalayarak büyük bir baltalama içerisindeler. Tabii "Halkın ve okurun durumu ne ki? Böyle talebe böyle arz" derseniz, ona da eyvallah.



Tam bitti derken bir de sıcak gelişme:
"İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan emekli Albay Arif Doğan’ın, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildiği bildirildi."

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Kim Kimdir?


Evet, "KİM KİMDİR?" serimiz devam ediyor.



Yukarıda 3 kadın var gördüğünüz gibi. Üçü de aynı adamın eşleri imiş.
Acaba kim bu insanlar?
Ben aslen ortadaki kadın hakkında bir yazı hazırlıyorum önümüzdeki haftalar için. Ama önce Temmuz ayı gündemindekiler ve bir kaç konu olacak.

12 Temmuz 2009 Pazar

Michael JACKSON

Michael Jackson'ın ölümünün ardından okuduğum en etkileyici yazı, Ekşi Sözlük'te katil balina'nın yorumuydu.
"Michael Jackson uzunca bir süre önce ölmüştü. Bugün bir kalp krizi ile tekrar yaşamaya başlamış."
(katil balina -  26.06.2009 02:08, #16393120)

"Ölümüyle kendi içimizdeki acımasızlıkla bir anlık yüzleşmemizi de sağlayan bu adam (çünkü onun artık ölmesini istiyorduk), hafızasında 80leri canlı olarak barındıran ben ve nesildaşlarım için 80lerin artık iyice uzağımızda olduğunu ve giderek yaşlandığımızı, varlığının yanı sıra gidişi ile de hissettirdi" demiştim daha önce.

Ne var ki MJ'in ölümüne üzülmedim hatta sevindim bile, zira ölmesini diliyordum içimden. Daha ne kadar düşecekti ki? Bundan fazlasını görmeye katlanamazdık bence. Ölümünün ertesi günü sekreterinin çıkıp  "Michael'ın herkese borcu vardı" dediği bir adamdan bahsediyoruz. Yaşasaydı daha da batacaktı, üretemedikçe eriyecekti...
Hatta bilerek kendini bu kadar ilaçlara zorladığına inanıyorum ben.


"Kendisi 90'ların ortasında ölmüştü. Neden arkasından şimdi ağlandığını anlamadım. Arada gazetelere hilkat garibesi kıvamında resimleri, hakkında birbirinden saçma dedikodular çıkan, eski yaratıcılığından yoksun bir iki albüme imza atan bir adam vardı evet.
Ama o adam Michael Jackson değildi.
Sanatçı hayatı bittiğinde değil, sanatından uzaklaştığında ölür.
Artık son 15 yıldır inzivaya çekilmiş, sanatından kopmuş insanlar ölünce "Aaayyy vayyy vah vah!" demeyi bırakın, yeter."
(ssg -  08.07.2009 18:45 ~ 19:18, #16454736)


Şahsi görüşüm, 1995 yılında çıkardığı HIStory albümü ile bittiğidir. Ki bunu o zaman da söylemiştim. Ne var ki kızların "Maaaykıl Mayyyykıılllllll!!!" diye inlediği, medyanın var gücüyle MJ'i Pepsi turlamalarıyla pompaladığı dönemlerdi. Medyanın gazı kesilince kızların çığlıkları da dindi tabii... Sonra da aynı medya üzerinden Jackson'ın çocuk tacizinden sağlık sorunlarına uzanan çöküş haberleriyle donatılmaya başladık.

Neyse, konuyu dağıtmayalım.  Sene 95'te Jackson  yukarıdaki albümü çıkarmıştı. Tam adı:  "HIStory: Past, Present and Future, Book I"
Breh breh!  :p
Acayip reklamının yapıldığını ve pompalandığını iyi hatırlıyorum.
Ahmet San aracılığıyla Türkiye'ye de gelince  (23 Eylül 1993), yerel medyanın da ilgisi arttı doğal olarak şarkıcıya. Çok sükse yapmış olan Dangerous albümü ve Pepsi konser turlarından hemen sonraki albümdü. Beklentinin çok yüksek olduğu, devasa pazarlama bütçelerine sahip bir albümdü.    Türkçe'deki matematik karşılığıyla:
"Best Of + bir kaç yeni şarkı = 2 CD"  formülasyonu idi.
Söz konusu albüm çok çok büyük paralar harcanarak, her klip çekilen şarkısına çok büyük paralar akıtılarak yapıldı. Zaten görüntüsü yeter şöyle bir alıcı gözüyle bakarsanız. İki CD'den oluşan kutu, megalomanyak bir kapak... "Bir sanatçının asla 'oldum' dememesi gerek"  diyerek bu konuyu kapatayım, zira açıklayamadığımı fark ettim şimdi :P

Sonuç olarak albüm beklenen ilgiyi görmedi.  (Ne kadar bekleniyordu biliemiyorum tabii ama o kadar masraf için "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez" diye düşünmüştür kapitalizmin çarkları.) Ve bir Allahın kulu da çıkıp, "Böyle albüm ismi mi olur la?!" dememiş olacak ki, 80'lere ait olan bu abartma özelliği, adeta boku çıkarılarak 90ların sonunda icra edildi Michael Jackson tarafından ve üzerinden.
Ancak ben burada asıl, albümdeki bir parçadan bahsetmek istiyorum.

Adı  "Scream".
Dünyadaki en pahalı video klip bu şarkıya çekildi.
(7 milyon dolar bütçeli, sayıyla 7.000.000$)
Ve gerçekten ilginç bir klip. Zira bu kadar masrafa ne bilindik bir parça oldu ne de bir şeye benziyordu.
Ama bana asıl tuhaf gelen, şarkının adı "Çığlık" olmasına rağmen, klipte Michael'ın da kız kardeşinin de zerre çığlık taklidi yapamamış olması, sadece dişlerini göstermekle yetinmiş olmalarıdır. YouTube'ta bu şarkıyla ilgili yapılmış bazı yorumlar:

"Bu videonun neresinde 7 milyon gitmiş?"; "Bu kadar para, en pahalı klip, ama sadece 700.000 izleyici ha?"; "Klip güzel değil çok karışık. Ama şarkı güzel."
(Merak eden için liste gelsin:  Most Expensive Videos)


Velhasıl uzun lafın kısası, Michael abartılıca şişirilmeye başlanmıştı 90larda. Buna bir de estetiklerle şişen, büzüşen, delinen, rengine renk katan derisi ve virtigello muydu neydi o hastalığı da eklendi.
Living With Michael Jackson adlı belgeselde kendisiyle yapılan söyleşide  "Ömründe sadece iki kez estetik operasyon geçirdiğini (burnu için)" söylemiş bir Ademoğlu.  "Kendi yalanınıza inanmaya başladığınız an batmaya başladığınız andır" diyerek sıkıcı bir tespit yapalım bu noktada.
Ve Michael zokayı yutunca her adımında batmaya başladı. Bu tarihten sonra bir tek "Stranger in the Moskow" şarkısı dikkat çekiciydi bence. Ki onun klibinde de bir kadından farkı yoktur. Görüntüsü iğrençtir, adeta metamorfoz geçirmiştir. Görüntüsü ve şarkılarında belirgin veya belli belirsiz bir uyumsuzluk vardır.


Ve bütün büyüklerde belli bir zamandan sonra böyle bir yalnızlaşma, tanrılaşma, kısaca gerçeklikten kopuş gerçekleşiyor galiba.
Ben bir Michael Jackson hayranı değilim ama kendisinin çoğu zaman çocukluğuyla ilgili şeyler anlattığını biliyorum.  "Arabamla bir parkın yanından geçiyorsam, çocukları izleyip ağlarım" gibi laflar ediyordu söyleşilerinde mesela. Çocukluğunu özlediğini filan.
Onun esas özlemi çocukluğuydu zira...
Burada durup biraz "yalnızlık"tan bahsetmek istiyorum. İster Jackson gibi bir star olun, isterse sıradan bir insan fark etmez;  bir insan hayatında anlamlı bir şekilde yalnızlık yaşıyor ise, depresyona an be an sıkı bağlarla yakınlaşmaya başlar.  Hafızamız neşeli ve güzel anlarımızdansa acılarımızı, hayal kırıklıklarımızı, onurumuzu kıran şeyleri, elde edemediklerimizi ve özlem duyduklarımızı anımsatır bize. Bu dönemde paylaşabileceğimiz, beraber eğlenebileceğimiz, zaman geçirebileceğimiz doğru kişiler yoksa, iş hayatı da kötü gidiyorsa; bunlara bir de sağlık sorunları eklenince durum vahim olur. Michael Jackson için de böyle bir durum olduğuna inanıyorum.


Henüz anaokul çağındayken sahneye çıkıp şarkılar söyleyen, turnelere çıkan bir çocuktan bahsediyoruz. Abileriyle birlikte yer aldığı  The Jacksons grubunun maskotu gibi gözüküyor YouTube'daki kliplerde. Sadece görsel olarak değil, işitsel (ses) olarak da sevimli bir maskot.  Çok duyarlı ve yumuşak bir ses tonu var. Çocukken bile insan duygularını etkileyen aşk şarkılarını ince bir hisle, etkileyici ama bağırmadan okuması, hareketli yapısı ve ilginç dansları dikkat çekmiş sanırım.  20 yaşında dünya çapında bir star olan bu adamın 40larına gelip yalnızlaştığında da çocukluğunu ve ilk ergenlik çağlarını şiddetle özlemesi şaşırtıcı değil.

Sonuçta her sanatçı gibi o da kendi yapıtlarıyla hatırlanacak.
Biliyorsunuz Michael Jackson Amerika'da çok daha büyük bir fan kitlesine sahipti.  ABD'nin temsil ettiği olumlu değerleri en iyi ve en masum şekilde, hem de en popüler olacak şekilde anlatmış olması dikkat çekici özelliğidir. Sevdiğim ve özel bulduğum bazı şarkılarını liste halinde toparlıyorum şimdilerde. Aşağıda bu listeden bazı alıntılar bulacaksınız.




MISCELLANEOUS

"Sadece 2 kez burun ameliyatı olduğunu, başka bir estetiği olmadığını" doğalmış gibi davranarak söylemiş biri. Psikolojik ruh halini yansıtan şaşırtıcı bir görseldir yandaki.




* "İnsanlar bronzlaşmak için solaryuma gidiyor. Burada bir endüstri akıyor, büyük büyük paralar... Ve insanlar beyazken siyah oluyor. Tüm bunlar sorun edilmezken ve doğal olarak gerçekleşirken benim beyazlaşmam da..."   gibi bir cümle kurdu ki bu da enstantane kıvamında idi.
Bu kadar patalojik olduğuna inanamadım bir an.



* Çocukken ağaçlara tırmanmayı çok severmiş ama babası buna izin vermezmiş. Kendisine "baba" olarak değil ismiyle hitap etmelerini istermiş çocuklarından. Karşı konulmaz bir şekilde içimden ona "daddy" demek isterdim ama hiç diyemezdim, gibi cümleler söylerdi.
Bazı şeyler sadece psikiyatristinizle sizin aranızda veya yalnız sizde kalmalı. Eğlence sektörü açısından önemli bir vurgu. İnsanlar acımaya başladıkları biriyle artık eğlenemezler.



* Annesi Yehova Şahidi imiş.


* Çok duyarlı yapısı olan, ince biri (idi).

Ergenliğe girişinde kızların hoyratça bazı tavırlarıyla karşılaşmış sanırım. Ki kızlar sosyal hayatta çizilen tablolardaki gibi incelikli ve narin olmayabiliyorlar. Kendi gözünde ise "Bir çocuk işçi" gibiydi sanki. Yani çocukluğunu hiç yaşama fırsatı verilmemiş gibi anlatırdı. İnsanların ellerinden tutup çocuklarını anaokuluna götürdüğü yaşlarda o stüdyolarda imiş bir yerde. İlkokul çağlarında da turnelerde...
Görüldüğü gibi kimseye nimetler altın tepsiler içinde sunulmuyor. Bedelini ödüyorsun bir yerde. Sonra yıllar geçip çok yalnız kaldığında, o bedeller ve nimetler depresyon olarak tekrar geri çıkartılıyor senden.



* Dangerous  albümü konser turlarını
Pepsi sponsorluğunda yapmıştı.
Sürekli reklamlardaydı. Özellikle Türkiye'ye gelme zamanlarında içimiz dışımız Pepsi reklamları ile dolmuştu.
Bir yandan Claudia Schiffer'lı  Cindy Crawford'lı Pepsi reklamları, bir yandan Maykıllı... Yerle yeksan olmuştuk adeta!

Kampanya sözleşmesi bittikten sonra yaptığı bir röportajında,  
"Hayatı boyunca Pepsi'yi ilk ve son kez reklam filmleri çekilirken içtiğini"  söylemişti.  Sanatçılar sponsorların kuklası olmamalı tabe, yazık.



* MJ belli bir dönemden sonra sahne kıyafetleri ve giysilerinde askeri çizgileri fazlaca kullanmaya başladı.

Yanda, şimdinin Alzheimer hastası Reaganlar ile Beyaz Saray'da  (1984'te)...


(Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)




* Henüz anaokul çağındaki küçük bir çocukken sahne ve ışıklar ile tanışan Michael Jackson,  15 yaşlarındayken söylediği şarkılar ile insanları (ve bugün teknoloji sayesinde bu eski şarkıları dinleyebilen bizleri) ağlatırken;  o yakışıklı/kendi halinde çok yetenekli başarılı bireyin yerine neden  bembeyaz tenli ve inanılmaz yapay burunlu beyaz bir ucubeyi koydu?  Bunu kendi adıma hiçbir zaman anlayamayacağım.




* İşte benim kendi zevkime göre öluşturduğum MICHAEL JACKSON listesi. Linkler YouTube'a açılıyor.

  1. Thriller
  2. I Just Can't Stop Loving You
  3. One Day in Your Life   (Benim için özel bir şarkısıdır. Ne yazık ki Türkiye'den YouTube izleyenlere sürekli copyright sorunları veren, mecburen bu çirkin videolara bizi hapseden bir oluşum var)
  4. Liberian Girl
  5. Gone too soon
  6. The Way You Make Me Feel
  7. Don't Stop Til You Get Enough  (MJ bir pop şarkıcısıydı ama söylediği bazı şarkılar ve şarkı söyleme şekli farklılıklar içeriyordu)
  8. Smooth Criminal  (Bad albümünden-1987)
  9. Stranger in Moskow (1997)
  10. Billie Jean
  11. Dangerous
  12. In the Closet   (Naomi Campbell hiç yaşlanmayan bi kadın)
  13. Will You Be There
  14. Leave Me Alone
  15. Michael Jackson & Paul Mccartney - Say Say Say
    Yıllar sonra (2006) bu parçayı Hi-Tack grubu cover'ladı (bkz). Arada kalmış bu şarkıyı da böylece keşfettim. Ayrıca Michael'ın en kendi halinde olduğu klip.
  16. Human Nature
  17. Beat It
  18. Kafadan bir MJ karması-Tribute
Ve bonus olarak:   We are the World  klibi :)



NOTLAR:  Yazıdaki alıntılarda geçen imla düzenlemeleri bana aittir.
Ve Wikipedia çok faideli bir kaynak :)
MJ hakkında yazılmış bir iki yazı da bonus olarak gelsin:
1) "Ölümünün tam zamanıydı"   Yıldırım Türker, 12/07/2009, Radikal İki
2) "Jackson'ın dünyaya sunacak kendi ölümü kalmıştı sadece"   Neslihan Acu, Medyatava.


8 Temmuz 2009 Çarşamba

Türkiye'deki temel sorun ne?

30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de, toplum hayatında da...

Geçtiğimiz günlerde kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim gene... Zamanlamam berbattır, hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum. Bu savaşın adına "$ans" diyorlar. Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Ona bakacaksın.
Benimse hayatımda en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor, "şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar... Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum ya da hoop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.


Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE ŞİKAYET MEKANİZMASI ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında denetim ve şikayet mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor; teknolojik gelişmeler sağlanıyor; ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor? Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin! Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere/ Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok. Olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok? Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz, tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var. Alttaki hak ettiği cezayı yerse, üsttekinin bildiği açıklarını ifşa edeceğinden idare metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.


YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde. Oysa amaç bilim dışı ne varsa ona gönül salmak imiş! Daha önce de bir yazımda yazmıştım: Türkiye'de haddinden fazla siyaset var. Hep bir hakim olma mücadelesi/tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır. Muhtemelen boktan bir medyanın olması ve yapay bir kültüre sahip olmamızdan olabilir.   Şu günlerde de ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa, tek bildikleri itici güç AKP'yi kötülemek!
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı? En fazla ülkeyi satanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum. CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHPlilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.




Nisan Ayında Türklerde Çene İshali diye bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız, muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor, kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor, su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir dava ve yargılanan bir zanlı hakkında bir Genelkurmay Başkanı çıkıyor, "İyi çocuktur" diyor;

  • Bir rektör çıkıyor, "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir; Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.

  • Yani diyor da diyor...


Biz de sade ve saf vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru: Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı? Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki, kendi asıl mevzusu havada kalıyor.
Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür ortamımıza bakın.
Hala daha "Mağaradan geldim!" diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Oyunculuğumda öpüşmem, sevişmem!" saçmalığı.
Ne sanıyor acaba bu insanlar? Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi? En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali... Bir sevişmedir gidiyor.
Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!


Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa, gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası. Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben, hatta artık şüphem filan kalmadı, her şey çok net. En çok merhamet dilenenler, en ezikler; bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa, en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin; taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...

Bunun en son örneği "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi. İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden, kalbini ruhunu kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.
Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş" bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki; aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır, ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır, kapatmamalı mıdır?" Busunu tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.


Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.

5 Temmuz 2009 Pazar

Transformers 2 : Revenge of the Fallen

Bir Hollywood Kritiği

Geçtiğimiz hafta Ankara Panora sinemalarında izlediğim bir filmdi.
İçerisinde robotlar, insanlar, genç bayanlar, askerler, Megan Fox filan var...
Megan Fox'u ayrı yazdım, onun ne olduğu pek belli olmuyor zira.

Serinin ilk filmi Transformers'ı izlemiş olanlar, bu filmdeki olayları daha iyi anlar. "Küp ne?, Okyanusun dibinde yatan kim?, Neden sürekli gözetim altında tutuluyor?, Autobotlar kim, Decepticonlar kim?" vs...






İkinci filmde, ilkindeki kadro neredeyse aynen korunmuş. Ancak bu kadar olur yani!
Bir tek Isabel Lucas gibi genç bir sarışın eklemlenmiş yapıya, o kadar!



Kısacası film güzeldi, hoştu. Gelelim sadede:



>>> Robotların özellikle dövüş sahneleri oldukça iyi tasarlanmış. Amerikalılar işin teknik yanını güzel beceriyorlar.


>>> Hollywood sinema sektörü, aşkı fazlasıyla matematize ediyor bence. Yani neredeyse gramajına kadar!
Aşk dedikleri şey ise her zaman kapitalizmi besleyecek şekilde oluyor nedense, herhangi bir derinleşme yok.
Her gişeye oynayan macera filminde illaki aksiyon, güzel bayan/bayanlar, cinsellik ve bir komedi unsuru...
Formülasyon hep aynı. Hiç şaşmıyor maşallah!


>>> İllaki Amerikan askerleri Dünya'yı son anda yok olmaktan ve kötülerden/kötü güçlerden kurtarıyor. Dünyadaki bütün bilimsel gelişmeler gibi, egemen sinema sektörü olan Hollywood da Amerikan Askeriyesinin bi taraflarını kaldırmaya hizmet ediyor. Adamlar bu filmlerdeki askerler için bile o kadar ayarında bir formülasyon geliştirmiş ki, (yakışıklı ve sadık üst rütbeli asker, iyi kalpli güçlü ve sabırlı zenci er; çalışkan, itaatkar, esprili ekip vs...) göze batmadan film akıp gidiyor.


>>> "Uzaylılar, uzaylıların dünyayı istilası, uzaylıların bazıları ile ABD'nin işbirliğine girmesi" konuları fazlaca işlenmeye başladı.


>>> Çoğu aksiyon ve macera filminde olduğu gibi, bu filmde de aksiyon sahnelerinde mantık yok. Zira basit Fizik kuralları ve çekim yasaları hiçe sayılıyor. Aslında tam da bu mantıksızlık heyecan veriyor belki de insanlara.
İki genç aşık var mesela filmde, saatlerce çöllerde düşe kalka koşturuyorlar; peşlerinde onları ham yapacak dev muhteşem robotlar! Oysa hanım kızımızın (Megan Fox oluyor bu), kıçına giydiği beyaz pantolonunda son dakkaya kadar zerre toz yok! İşin ilginci her iki filmin sonunda da pür makyaj, çiziksiz, sıyrıksız aksiyon işini hallediyor bu iki sevgili.


Bir adam var mesela, Mısır piramitlerinden birine tırmanıyor, hem de yapı bombalanırken!
Sonuç: Tabii ki sıfır sıyrık ve hasarsız elbiseler! O kadar süfer insanlar yani bu Amerikalılar! (yersen)


>>> Reklam almanın da bir adabı olmalı bence. Film içine reklam almanın bokunu çıkarmışlar adeta.
Bizler ülkemizde ilkin Mustafa Sandal'ın Araba şarkısının klibinde görmüştük film içi reklam almayı. O zaman hoş bulmuştum ama her şey kararında güzel. Şimdi bir de alıcı gözüyle bakın şu yukarıdaki sarışın kızın fotosuna ve bir de elindeki kitaba.


>>> Gören de sanır ki, üniversiteler güzel ve her an vermeye hazır kızlarla dolu olan tatil mekanları. Bizde de böyle salak gençlik filmleri, dizileri oluyor. İlişkilerde derinleşme ve sabrın azalmasıyla tutuyor sanırım, gene de bir yere kadar.


>>> Filmin Orijinal ismi Türkçe'ye "Yenilenlerin İntikamı" olarak çevrilmiş. Mota mot çevirisi "Düşenlerin" olmalıydı sanırım. Tabii "Fallen Angels" kavramını bilmek, bu tarz dini ifadeler ile neyin kast edildiğini anlamak açısından faydalı.



>>> Filme gelen kız yorumları:

Film süper!
Çok tuttum kızlar!
Sarı robot (Bee) çok şirin yaa! :)