31 Mayıs 2009 Pazar

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-4

(2009 Mayıs'ındaki gelişmelere devam edelim.  Eğlenceli olanları en sona sakladım)


Dilber Fırtına.  Bu kadın bir anne.  6 yaşındaki minik oğlu kaybolunca acıyla evladını aramaya koyuluyor. Herkesi seferber ediyor.  Ekranlardaki programlara çıkıp yardım istiyor. O kadar ki, belki bir faydası olur diye bir tv stüdyosundan diğerine koşuyor eşiyle.  (Neredeyse iki ay boyunca her gün.)  Oğlunun komşuya kadar gittiğini,  bir daha geri gelmediğini söylüyor. Yardım istiyor.

Ve nihayet çocuk bulunuyor.  Bir tarlada,  kuşlar ve böceklerce parçalanmış halde...  Neredeyse sadece kemikleri ve elbiseleri kalmış.
Verilen çelişkili ifadeler üzerine birazcık sıkıştırılınca bülbül gibi şakıyanlar olmuş.  Bir numaralı şakıyıcı da  "gözü yaşlı anne".

Komşusunun evinde sevgilisiyle ilişkiye girdiği sırada  çocuk içeri mi girmiş ne?  Ev sahibi ve sevgilisi de tutup çocuğu dövmeye başlamışlar kadının önünde.  Artık çocuk kafası üstüne mi düştü n'olduysa...  Fenalaşınca hastaneye götüren de yok tabii.  Sonunda bir battaniyeye sarıp otlu bir tarlaya atmışlar.

Şimdi olay buraya kadar  cinselliğin ve yasak ilişkinin karanlık yüzünü yansıtıyor.  Hadi buraya kadar olay adliyelik, tamam.
Benim asıl anlayamadığım bundan sonrası.
Çocuğu gözlerinin önünde öldürülen bu anne ne yapıyor dersiniz?
Televizyonlara çıkıp kanal kanal dolaşarak yardım istiyor, "Çocuğumu bulun!" diyor ve bir türlü susmuyor.  Bir sürü insanı suçluyor.  Suçladığı akraba ve komşularının evinde aramalar yapılıyor.
Hatırlarsanız geçenlerde yazmıştım:  Sosyal hayatta kamuflaj yöntemleri.
Bu cinayetin kahramanlarından  Dilber Fırtına da  "Şuçu başkalarına atarak kamufle olmaya çalışanlar"dan yani...





CHP  lideri Deniz Baykal,   "Ancak silahlar susunca af çıkabilir"  demiş.

İşin garibi,  ne zaman bir "Terör affı"  lafı edilse ve kabul görse,  derhal şehit haberleri gelmeye başlıyor Doğu'dan.  Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyle. Birkaç örneğini AF yazımda da vermiştim.

Bu şekilde devam ederse,  80lerin ortasından beri devam eden terör,  rahatlıkla en az bir çeyrek asır daha devam eder.  Nasıl olsa büyük başlar garantide!  Olan garibana oluyor, arkası olmayana oluyor. Milletin akan kanı üzerinden siyaset yapmak da leş kargalarına düşüyor.





Oya Başar'ın yalısına dev gemi çarptı.
İstanbul Boğazı'nda  150 metre uzunluğundaki Ella J adlı Ro-Ro gemisi,  Oya Başar'ın Yeniköy'deki yalısına çarptı.
Olay sırasında kızıyla birlikte yalıda bulunan Oya Başar,  gazetecilerin "Korktunuz mu?" şeklindeki sorusu  (medyanın sorduğu saçma sapan sorulardan sadece biri)  üzerine;  "Tabii ki korktuk, korkmamaya olanak var mı?  Kocaman bir gemi evimizin içine giriyor yani.  Çok enteresan bir şey gerçekten.  Biz bunları çok oynadık da gerçek olacağını tahmin etmiyorduk, ama gerçek.  Demek ki çok doğru şeyleri oynamışız"  diye konuştu.





--Biraz da Türk Medyası'ndan...--


Mayıs ayında Habertürk,  Murat Bardakçı üzerinden Murat Belge sataşmalarına girişti.
Murat Belge'yi,  90ların sonunda  Radikal gazetesinde yazdığı günlerden beri takip etmeye çalışan biriyim.  Kendisini değerlerimizden biri olarak görüyorum.
Tabii  "Bu ülkenin değerleri"  demişken, sanılmasın ki  Sabahattin Ali  ya da  Nazım Hikmet  ya da Hrant Dink tarihimizdeki benzersiz örneklerdi. Böyle gelmiş, böyle gidiyor.  Adına Padişahlık da desen, Cumhuriyet de desen...


Belge'nin  "Yeraltı Suları akıyor"  başlıklı yazısından:
"Bütün olgunlaşmamış, olgunlaşamadan yaş alan toplumlar gibi,  Türkiye'de de pek çok şey son analizde  'saman alevi'dir ve ancak bir 'tutuşturan' olduğunda samanlar alev alır. Ama samanlar hep oradadır. Bugün 'komünizm' yapan Tan gazetesini yıkıp dökmek için tutuşturursunuz, yarın Ata'mızın Selanik'teki evi bombalandı diye, derken Ermeni Kıyımı konuşuluyor veya  irtica laikliği çiğniyor diye..."



...
Taraf  gazetesinde ilgiyle takip ettiğim makaleleri yayınlanan  Oya Baydar,  9 Mayıs'taki  "Pavyondaki kadın'ın vedaı"  başlıklı yazısıyla  Vicdan Yazıları  köşesini kapattı.  Ahmet Altan'ın yaptığı gereksiz bir benzetmeden alınabileceği baştan belli olan bu hanımın, Altan'ı "Erkek iktidar dilini kullanmak"  ile eleştirdiği bu veda yazısı Hürriyet'te geniş yer buldu.  /  Medya olarak vermesi gereken haberleri düzenli olarak saklayan bir gazetenin,  Taraf'tan ayrılan yazarlar için manşetinde özel yer açması bile yeterince mânidar.
  (EDIT:  Ahmet Altan'ın yazısındaki  olay yaratan bölümü  Yorumlar  kısmına koyuyorum.)

Oya Baydar'ın son yazısından kısa bir bölüm aktarıyorum:

"Siyasal anlamda itiş kakışların ortasında yetişmiş; birbirini lafla dövmeyi, polemikçiliği marifet saymış; uzlaşmayı değil çatışmayı, barışın dilini değil eril iktidar dilini devrimcilik bellemiş bir kuşağın sütten çıkmış ak kaşık sayılmayacak bir üyesi olarak, bu üsluplardan artık yoruldum...

İşlevine hâlâ inandığım için Taraf okuru olarak kalacağım. Türkiye'de merkez veya sağ liberal bir çizginin oluşmasını gerçekten önemsiyorum. Ancak sol ve Kemalizm ne kadar yaşlılık hastalıklarından muzdaripse,  liberallerin de bir o kadar çocukluk hastalıkları yaşamakta olduklarını düşünüyorum."


Akşam'dan  Oray Eğin  ise "pavyondaki kadın" benzetmesine neden kızıldığını anlamayıp bu olayı şöyle yorumlamış:
"Ben bu kadar yıldır Türk Basını'nda bir tek köşe yazısı için; üstelik de zekadan yoksun, klişelerle dolu bayık bir yazı için, böyle bir reklam çalışması görmedim. Sanırım yazar 15 dakikalık şöhretin cazibesine kapıldı... Bu 'poster kızı' durumu hoşuna gitti...
...
Oysa onların çirkin dili sadece seksizmde gizli değil ki... Politikaya yaklaşımları, insanları damgalamaları, yargısız infazları,  yalan haberleri de hep bu çirkin dilin esareti altında... Oya Baydar bu kadar zaman bunu anlamadı da kendi adıyla pavyon yan yana geldi diye mi öfkelendi?"
(Seksizm:  Cinsiyet ayrımcılığı)




Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni  Ertuğrul Özkök,  ırkçılık ve 180 derecelik konularında sınır tanımadığını kanıtlamaya bıkmadı ama izleyenler gayrı bıktı.  Usandıran usandırana...



Ferda Paksüt'ün çeşitli açıklamaları  ile;  siyaset, hukuk gibi çeşitli dallarda önemli pozisyonlardaki erkeklerin eşi olan kadınların dünya işlerine mesafe alması gerekliliği üzerine gazeteci Cüneyt Özdemir'in bir yazısına denk geldim internette:   Osman Paksüt kızacaksa önce Ferda Paksüt'e kızsın
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -




Yargıtay,  Orhan Pamuk'un yargılanmasını istiyor.
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" şeklindeki sözleri nedeniyle Orhan Pamuk'a açılan manevi tazminat davasını reddeden yerel mahkemenin kararı,  Yargıtay tarafından ikinci kez bozuldu.





Bu ay içerisinde tartışılan konulardan biri de  Cumhurbaşkanı Abdullah Gül  ve eşi  Hayrünnisa Gül'ün başlattığı eğitim kampanyasına,  Kara Kuvvetleri'nden gönderilen gizli bir yazıyla  "İkinci bir emre kadar destek verilmemesi" iddiaları idi.
Sonuçta her şey aynı şeye işaret ediyor:  Asker siyasete karışıyor ve İki başlı bir ülkeyiz.  Bu ülkenin gerçek yöneticileri kim?
Cumhurbaşkanı iken bile mahkemelerden ve aleni iğnelemelerden kurtulamadığına göre, Abdullah Gül değil herhalde. Her adımında son aşamada harfi harfine Askeriye'nin isteklerini yerine getiren ve AB Reformlarını TSK'nın istekleriyle askıya alan RTE de değil herhalde. Kemalistlerden özür diliyorum ama biraz olayları samimiyetle takip etsinler. İcazetle hareket etme hususunda dincilerden zerre farkları yok,  sadece işaret aldıkları yerler farklı görünüyor.  Önce "birey" olmadan,  insana ve Ruh'a ait değerleri yüceltmeden ancak havanda su dövülmekte.





Eurovision 2009  4.lüğünden sonra birkaç ay daha Hadise'ye maruz kalacağa benziyoruz.
Ne Örovizyon-muş gerçeken! Hadiseyle yatıp Hadiseyle kalktık bir ara!  Sanki hasretlik çekip çok özlemişiz bu hoş bayanı gibi, şimdi de reklamlarla karşımızda!
Oldukça ucuza getirilmiş, hatta belki de çekim aşamasında senaryosu yazılmış basit reklam filmlerinde arz-ı endam ediyor kendisi.

Belli ki Avrupa'dan para kazanmak için Türkiye'ye gelmiş.  Hangi bardan, hangi eğlence yerinden teklif gelse reddetmeden hepsini değerlendiriyor; televizyondaki yarışmalarda sunuculuk yapıyor;  senaryosu ve kalitesine bakmadan paralı reklam filmlerinde oynuyor;  Eurovision'la daha da adından söz ettirmenin kaymağını toplamaya devam ediyor vs.
E daha n'olsun dimi?  Birkaç sene daha yükünü toplayıp sonradan rahat etmek belli ki niyeti.  Müziğe ve mesleğine yaklaşımı ortada olan  böyle bir insan için aylarca  (saçından ayakkabısına, elbisesine,  üstelik müziği bir Aysel Gürel-Sezen Aksu bestesinden apartma olduğu dillendirilen berbat uyarlama şarkısına kadar)  tartışmalar yapıldı ya...  Bu da Türk toplumun  "değer" anlayışını ortaya koymaya yetiyor bence.

(Ek:  Bülend Özveren'den  artık bu milletin kurtulması dileklerimle...)




Ve futbol:  2008-2009 Turkcell Süper Lig Şampiyonu  BEŞİKTAŞ  oldu.
Beşiktaş en son 2002-2003,  ondan öncesindeyse 1989-1992 yılları arasında arka arkaya gelen 3 lig birinciliğinden beri hiç şampiyon olmamıştı.



MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.


28 Mayıs 2009 Perşembe

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)-3


26 Mayıs 2009 - Sabah erken saatlerde bodrum kattaki kablolardan çıktığı sanılan bir yangın ile Bursa Şevket Yılmaz  Devlet Hastanesi'nde
8 kişi hayatını kaybetti. Yangın sebebiyle bina boşaltılırken fişi çekilen hastaların öldüğü söyleniyor. "Akıllı bina sistemi" olduğu söylenen hastanede büyük eksikler olduğu iddia ediliyor.

TMMOB'dan tutun  Türk Tabipler Birliği'ne kadar herkes  "Bina kusurlu, ihmâl var" diyor.  Neden bizde iddialar her şey olup bittikten sonra ortaya atılır? Denetim için önce birilerinin ölmesi mi gerekiyor?
(Üstelik daha önce 2004'te de bir yangın çıkmış bu hastanede.  Bilirkişi raporları hazırlanmış, eksikler ortaya konmuş...)

İnsan hayatına verdiğimiz değer ortada. Bizim düşünce yapımız kültürsüzlük üzerine kurulu bence.  Binaların görünüşü ve döşemesi cafcaflı, ama ruh yok. Hazır Türk siyasi hayatı da  yeşillenince,  her yerde  yerden ot biter gibi hastane biter oldu son zamanlarda.  Ama bunların yeterli altyapısı yok, denetimi yok.  Devlet hastanelerinde hastaları hizaya sokmak için kapılara eli coplu güvenlik görevlilerini diken sistem  (bu aparatları  Acil'e gelen insanlar üzerinde kullanıyorlar);  bu binalardaki olası yangın, deprem ve âfet kontrolleri konusunda hiçbir şey yapmıyor. Zaten gerek de yok. Biliyorsunuz, "Her şey Allah'tan geliyor".  Yani uzun lafın kısası,  gene kadere geldik dayandık.




Türkan Saylan  18 Mayıs 2009'da vefât etti.
Bu ayın ses getiren tartışmalarının çevresinde şekillendiği biriydi.
Muhtemelen bir dava insanı.  Zira hayatında "Türkan Saylan kimdir?" zerre bilgisi ve ilgisi olmayan insanlar,  üçüncü şahıslardan aldıkları icazetlerle bir anda bu kişinin üzerine boşaldılar.
Bir benzeri boşalma da  Ferhan Şensoy'a oldu/oluyor...




Cem Garipoğlu'nun  Rusya'dan sonra şimdi de Belçika'da olduğu konuşuluyor.  Bu arada kendisinin yanı sıra  annesi ve kardeşleri için de mavi bülten çıkartıldığı iddia edildi.
Ne ilginç bir ülkeyiz!  Önce bu insanların kaçmasına izin veriyoruz,  hatta neredeyse canlı canlı izliyoruz kaçışlarını;  sonra da arama emirleri, bültenler filan...
Şu mühimmatlar davasından aranan önemli askerlerden biri de  Yunanistan'ın bir adasındaymış mesela.  Adam (Yarbay)
bir türlü Yunanistan'dan getirtilemiyor.
Vay anassını!  :p

Bir bilgi daha:  Adli Tıp raporuna göre,  öldürülen genç kızın  iç çamaşırından alınan sperm örnekleri iki ayrı kişiye ait.  (bkz)





"Kardeş Azerbaycan"  diye diye bir hal oluyoruz gene.
Azeriler ve Azerbaycan ile ilgili gözlem ve fikirlerim üzerine bir yazı yazmayı düşünüyorum önümüzdeki günlerde.  Sadece şunu söyleyeyim burada:
"Kardeş Azerbaycan" şu saate kadar Kuzey Kıbrıs'ı,  yani KKTC'yi tanımış bir ülke dahi değil.




Gökçek'in derdi  Ankara'nın amblemi
Ankara Belediyesi olarak  bir çizerin tasarımından yararlanarak amblemi değiştireceklermiş.
Melih Gökçek,  bu ay içerisinde  İç İşleri Bakanı Beşir Atalay'dan bir uyarı aldı ayrıca.  Otogalerilerin şehir dışına çıkarılması  konusunda önceden alınmış kararlar doğrultusunda  Ankara'da hâlâ hiçbir çalışma başlatılmamış olmasını eleştirerek Ankara Vâlisini de göreve çağırdı Atalay.  Melih Gökçek'i, ekonomik gelir elde etmeyi çok ön planda tutmakla eleştirdi (bkz).  Tabii tahmin edeceğiniz üzre,  eleştiriye tahammülü olmayan Gökçek'in buna da cevabı gecikmedi.

Söz konusu Ankara  olunca kimin gâlip geleceği şimdiden ortada.
Ankara halkına da bravo diyorum buradan.  Şehrin içinde bazı bölgeleri oldukça çirkinleştiren,  kaldırımları yürünmez hale getiren otogaleri önü araç yığınlarını uzaklaştırmak konusunda  ne bir eleştiri geliyor halktan  ne de Bakan'a destek... Aferin hep böyle!  Zaten bir CHP bir de siz Ankaralılar el ele, Melih Gökçek her seçimde zafere!



CHP  demişken...
Dün televizyonda bir haber izledim. Suriye sınırındaki bir köyde söyleşiler yapmış NTV. Konuşan insanların hepsi çok düzgün bir Türkçe ile dertlerini anlattı. Demek ki Türkmenlerin yaşadığı bir bölge.
Suriye sınırına gömülen mayınlar, zamanla toprak kayması, aşınma vesaire ile yer değiştirmiş. İnsanlar ummadık yerde mayınlı alanlara
basıp kolunu bacağını kaybetmiş,  sakat kalmış.

Şimdi bunlar temizletilsin deniyor.  Askeriye ise kendisinin bunu beceremeyeceğini söylüyor.  Tesadüfen Deniz Baykal'ın açıklamasına da denk geldim.  "Mayınlar asla temizlenmemeli!" dedi.  Askerden bile daha asker!
Yakışır.  Aynı Baykal'dan bir başka açıklama:
"Umarız anayasa değişikliği gündemden düşer."
Aynı CHP,  'Kürt sorunu' ifadesinin anılmasına da muhalefet ediyor.
Peki sorunları nasıl çözmeyi düşünüyor acaba iktidar olursa?
"En iyi çözüm, çözümsüzlüktür  ve  en iyi eylem eylemsizliktir"  metoduyla tabi!

Bu Türk siyaseti de ne menem bir şey yahu!  Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık!  "CHP'den yeni açınımlar beklenirken tersine yeni kapanımlar geliyor" demiş bir yazar.  (Nabi Yağcı.  25 Mayıs 09, Taraf)

Görünen köy kılavuz istemiyor.  CHP bir çözüm üretmiyor.  Üstelik üretilen bütün çözümlerin önünü tıkayarak siyaseten tıkaç rolü üstleniyor.  CHP'de bu yönetim kadrosu, bu anlayışlar ve Kemalist donma hali  (Yıldırım Türker'in tabiriyle  "Kemalist Kişilik Bozukluğu"/KKB)  doludizgin yaşanırken, başka bir şey beklemek de hayal oluyor.
(bkz:  Ergenekon Yazıları-I)




15 yaşında erkek çocuğa 30 adamın tecavüz etmesi.


Askerlik tartışmaları sürüyor.  Kısa dönem, uzun dönem...
Ne olacak bu gençliğin hali?


Tam havalar ısındı derken,  havalar güzel soğudu doğrusu.


(Başka şeyler buraya sığmadı. Tekrar bir Mayıs değerlendirmesi yapmak gerekecek)


MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.


25 Mayıs 2009 Pazartesi

Ankara'nın Amblem Sorunsalı


"Hadi canım sende, böyle bir sorunsal da mı varmış!" demeyin. Gerçekten böyle bir sorun var,  hem de senelerdir.
Yaklaşık Melih Gökçek'in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu ilk zamanlardan beri konuşuluyor.  Şöyle bir bakınca, neredeyse 15 sene olmuş.


Birileri diyor ki,  "Belediyenin amblem arayışları bütün ülkeyi neden bu kadar gerdi/geriyor?"

Elbette bu sorunun cevabını verecek kişi ben değilim. Ancak dönem dönem Ankara'da bulunan ve bu şehirde zamanlar geçiren biri olarak, halledilmesi gereken önemli sorunları varken, ısıtıp ısıtıp bu amblem sorunun ortaya sürülmesine de anlam veremiyorum.
Varsayalım ki  "Ankara'nın amblemi"  önemli sorunlar arasında yer alsın. Ki değil. Ama öyleymiş gibi düşünelim bir an.
Aşağıda üç resim sunuyorum. Yıllardır kullanılmış eski Hitit Güneşi amblemi, Sıhhiye'de yer alan Ankara'nın en beylik heykeli (Hitit Güneşi Anıtı) ve Gökçek'in yıllar boyunca kullandığı amblemin fotoları.  Buyrun:





Maddeleyerek,  birkaç kısa not halinde:

- Ankara dediğimiz yer, başkent ilan edilişinden sonra Meclis, bakanlıklar, devlet daireleri, memurlar, hastaneler vs derken gelişmiş bir yerleşim yeri. Büyük ve önemli bir şehir oluşunun tarihi, yaşasaydı rahmetli anânemin olacağı yaştan fazla değil.

- Ankara'ya ilk gelişimde en çok şaşırdığım şeylerden biri şuydu mesela: Anadolu şehirlerinin çoğundan farklı olarak içerisinde çok az cami vardı.

- Böyle bir şehrin ambleminde  illaki  CAMİ  olacak diye kasılıyor.
İyi de, Ankara'da ne tarihi büyük bir cami var ne de bir cami kültürü. ("Namaz kılanlar yok" demiyorum bakın.  Ayrı şeyler ve önemli farklar.)

Aynı şekilde bir çeşme kültürü de yok Ankara'nın.  Cami ve ibadet kültürü olan yerleşim yerlerinde,  su kültürü ve çeşme ile hayrat geleneğini görmeniz olağandır oysa.


- Şehirler ve iller için hayali amblemler geliştireceksek, ve bu fantazi amblemler illaki dini+siyasi görüşlerimize dayanacaksa;  "Texas ambleminde de cami olsun"  demek zor değil.

- Kocatepe Cami'nin simgesi imiş ısrar edilen amblemdeki cami. (Aşağıda sağda)
Kocatepe Cami, 1970'lerin başında ibadete açılmış. Bugünkü şeklini kaç senede aldı kim bilir... Bir şehrin simgeleri belirlenirken bu kadar yeni bir yapıyı almak ve ısrarla ona kilitlenmek için baya takıntılı olmak gerekir herhalde. Bir o kadar da simgeler peşinde koşmak. Ki görebildiğim kadarıyla İslâmcılar'da bunlardan bolca var.

- Mimari ile medeniyet  birbirinden kopuk kavramlar değil;  tam tersine iç içe ve bütünleyicidir. Medeniyetin göstergesi mimaridir. Dünyanın neresinde büyük bir medeniyet ve uzun süreli sabit bir güç merkezi görürseniz; orada büyük mimari eserler görürsünüz. Bir yapıdaki (hele ki resmî ve önemli yapılardaki) incelik ve çizimler, dönemin vizyonuna ışık tutar. Bir de bu açıdan bakın aşağıdaki uğruna nice kavga verilmiş ambleme.



Şimdi gelelim benim bu yazıyı asıl yazma sebebime:

İslâmcılar sürekli olarak "milli-manevi değerler"den bahseder biliyorsunuz. Onlardan başka bu değerlere önem veren yoktur.  Her şey onlardan sorulur.
Keşke böyle olsa idi, ülke olarak daha onurlu olurduk diye düşünüyorum. Zira epey bir süredir İslâmcılar'ın borusu ötüyor âmiyâne tabirle.

İşte bu milli değer bekçiliği yapan çevre, eline geçen her fırsatta derhal ve gecikmeden, bir yerdeki yerleşik tarihi kültüre ve birikime zarar verme çabası, "Bizden olmayan yok olsun" eğilimi içerisinde.

"Milli değerler" diyorlar.  Ancak "milliyet" kavramına pek de önem vermiyorlar. Sebebinin, İslâm'daki "millet değil ümmet" anlayışı olduğunu söylüyorlar. "Millet yoksa, millet önemsizse, milli değerler nasıl olacak peki?" diye deşmemek lazım. Zira mantık tanımları  İslâm'ın emirleri  ile "Hocaefendi diyor ki..."  arasına sıkışmış durumda.

Ellerinden gelen her fırsatta, milli unsurlar ve yerleşik âdetleri Arap kültürünün unsurlarıyla donatmaya çalışan bu insanların, zaman zaman Arap'tan çok Arap olma gibi kendilerini yer yer komik duruma düşüren bir eğilimleri de var. Bunu son Filistin olaylarında da görmüştük. Hatta siyasilerimiz bir uyarı da almıştı hatırlarsanız.
(bkz:  Gündemdekiler-Şubat 2009)

Çok da uzatmak istemiyorum bu konuyu.



HAZİRAN 2010'da gelen  EDIT:
Uzatmak istemiyorum demişim ama n'aparsın ki mevzu hala devam ediyor.

Sonunda Melih Bey grafikerlerle çalışarak yeni tezini ortaya sürdü.
Ve işte yanda Ankara'nın yeni logosu:
Gülen Ankara kedisi.

Melih Gökçek'in "Hitit Güneşi"ne nefretiyle başlayıp Atakuleli-camili tasarımdan gelindi bu günlere.

Devamı için bkz:  Ankara'nın yeni LOGOsu




KASIM 2017'de gelen  EDIT:
Melih Gökçek'in  Bülent Arınç'la giriştiği;  "Fethullah'a arazileri peşkeş çekmesi ve parsel parsel satması"  hadiselerinin de etkisiyle midir bilinmez;
28 Ekim'deki istifasının ardından;  yeni dönemde iptal edilen kendisine ait sivri projelerine  şimdi de  Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin logosu eklenmiş. Çalışmalar devam ediyormuş.
Ne sorunsalmış ama!


24 Mayıs 2009 Pazar

 Sosyal Hayatta Kamuflaj Yöntemleri


"Bıçak kemiğe dayandı"  diye bir laf vardır dilimizde.  Bugün kendi adıma o sınıra oldukça yaklaştığımdan; anlayamadığım, çözemediğim, adını da tam koyamadığım bu  "HÂL"den  bahsetmek istiyorum biraz burada.

Bilmem farkında mısınız? Bir ortamda belli bir konuda en çok yanlışı ve çirkinliği yapan insanlar;  aynı zamanda en çok şikayet eden  veya  en çok suçlayan kişiler olabiliyor.  İnsan şaşırabiliyor tabi, bu kadar çelişki nasıl birlikte gidiyor?

Çevreye bir bakın.
En çok rüşvet alan,  en çok adamını bulan,  en ziyade "sistem adamı" olan insanlar;  aynı zamanda en şikayetçi olanlardır sohbetlerde.
"Sevgi-saygı"dan bahsedenlerse  sevgi ve saygı konusunda en cimri olanlardan çıkabiliyor.
"Hukukun üstünlüğü"  diye söylev çekenlerin ve görevi kanun olanların guguk tayfasından olabildiğini ara ara burada da yazdım.
canilecanan.com
Gelelim gündelik hayata...

Yeri geldiğinde hep söylüyorum:  Bizim toplumda
çocuk terbiyesi diye bir şey yok.  Yabancılar, özellikle Avrupalılarla yapılan evliliklerde büyük anlaşmazlıkların çıktığı bir konudur bu. Yeri burası değil, geniş konu. Bugün sadece "çocuk eğitiminde tuvalet terbiyesi"ne  değinmek istiyorum.
Evet, bu terbiyeler bizde verilmediğinden ya da eksik verildiğinden, üstüne binen eğitim sisteminde de  "Temiz olalım, temiz olalım. Temizlik imandandır" ezberleri içinde büyüyüp  sadece dış kıyafetinin temizliğine önem veren toplum bireyleri, ilerlemiş eğitim düzeylerine rağmen inanılmaz tuvalet manzaraları ile mutlu mesut yaşarlar.
Buraya kadar herşey normal.  Anormallik, en çok kirletenlerin en çok şikayetçi olanlar olmasından doğuyor.


Bugün, Mayıs'ın şu son günlerinde günüm bu saçmalık ve hayretlerle geçiyor. Psikopatlık diz boyu!
Eğitim hayatımda da iş hayatımda da aynı şeyi gördüm:
Tuvalet kağıdı kullanma alışkanlığı olmayan, onu geçtim elini yıkama alışkanlığı olmayan, sifona basmayı bilmeyen,  tuvaleti rezil gibi bırakan insanların çok bağrındığını ve sorun yarattığını gördüm.
"Aman burada  ne pis  ne görgüsüz insanlar yaşıyor!  Şu tuvaletin haline bak!!"  diye bağrınanlar ve susmayanlar az değil.  Zamanla bu insanlar kalkıp ortamdaki her şeye bahane bulmaya,  her şeyi  pis(lik) olarak değerlendirmeye başlarlarsa da şaşırmayın.
Kendisinin 1-1,5 saat önce bıraktığı kan lekelerini görüp  "Oha! Oha!" diye bağırabilen,  göstermelik ahlâk sahibi çok bayan var bu ülkede.
(Evet, fena bayıyorlar.)
"Senin izlerin canım"  demeye sen çekinirsin,  onlar cıngar çıkarmaya çekinmez.  Bunlara "Çüş!"  diyen de çıkmadığı için böyle gelir böyle giderler.

(bkz:  Kızların sorunu ne?)


Apartman hayatında en çok gürültü eden dairelerin,  gürültüye en tahammülsüz olanlar kesilmesi de şaşırtıcı değildir bizde.
Ekranlarda sürekli magazin izleyen Türk tv izleyicisinin,  "kalite"den sürekli dem vurması modası vardı hatırlarsanız bir ara da. Neyse ki artık paran varsa  Kasımpaşalılaşman  ayıp olmadığından kamuflaja gerek kalmadı.

Gözünün önünde fotokopi makinasını bozan, patron gelince direkt atlayıp  "Üst kattakiler de bu makinayı kullanıyor"  diyerek
baskın basanındıroyunlarına girişenler de az değil.
Olağan insanlar.


Doğru bir insan, ayıpladığı şeyi kendisi yapmaz bence.  Veya kendi yaptığı şeyi ayıplamaz.  İnsanları durduk yerde sürekli töhmet altında bırakmaz.
Susar mesela...  Susmak da bir meziyettir bazen.
Olağan olmamak için kasmaksa yorar adamı.
Uzar gider bu konu.  Uzun lafın kısası, "bu ülkede pişkin olmayanların işi zor anacım."  (Olacak O Kadar  repliği)



(Ben bunları yazarken dışarıda,  karşı apartmanda oturan yaşlı kadın sokaktaki top oynayan çocuklar dahil herkesi tatlı tatlı azarlıyordu:  "Gürültü yapmayın çocuklar annem hasta bugün yatıyor" diye...  Çocuklar terbiyeli çıktı, gürültüyü kestiler. Toplarını alıp okul bahçesine gitti hepsi. Onlar gidince yaşlı teyze üst kattaki diğer bir teyzeyle koyu bir sohbete başladı bağıra bağıra... Meğerse annesi bahaneymiş. Tıpta okuyan kızının canı ders çalışmak istemiyormuş,  ona uygun ortam yaratma şeklindeki bir anne çabası/tribi.
Ama bir türlü çenesi durmadı nedense...
Sesinden rahatsız olup pencereyi kapattım. Okumam gereken kağıtlar var.)

canilecanan.com

23 Mayıs 2009 Cumartesi

 Süleyman  Okudan

Bence bu ayın en ilginç haberlerinden biri de buydu.  Toplum olarak kimlere ve neye prim verdiğimize örnek olarak iyi bir seçim.


Okyanus Operasyonu  (*)
kapsamında 5.5 ay tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Selçuk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan, Konya'nın Ereğli ilçesinde 300'e yakın öğrenci ve üniversite öğretim üyesi tarafından davul-zurnayla karşılandı. Burada bir konuşma yapan Rektör Okudan,  Nâzım Hikmet'ten ‘Yürümek’ adlı şiiri okudu.


Tahliye olduktan sonra makam aracıyla konvoy halinde Adana'dan haraket eden Süleyman Okudan,  Konya-Ereğli girişindeki  Demireller Dinlenme Tesisleri'nde  yaklaşık 300 kişilik bir grup tarafından karşılandı.  Gece 01:00 sularında dinlenme tesislerine gelen rektör için davul zurna eşliğinde 4 kurban kesildi.  Öğrenciler;  "
İşte rektör, işte öğrenci!",  "Çağdaş rektör, özgür üniversite!",  "Gelişen, geliştiren üniversite sizinle!",  "Ereğli seninle gurur duyuyor!",  "Öğrencilerin babası Hoş geldiniz",  "Dualarımız seninle"  şeklinde sloganlar atıp pankartlar açtı.
Alnına kurban kanı sürülen ve herkese teşekkür ederek konuşmasına başlayan Rektör Okudan,  Nâzım'ın bir şiirini okudu ve şunları söyledi: "
Yüce Türk adaletine hep güvendim. Ben kimseye bir şey demiyorum. Tarih yazacaktır.  Zamana bırakıyorum.  Doğruların önüne kimse geçemez."

Karşılama töreninden ayrıldıktan sonra  Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nin yanında bulunan lojmanlara gelen Süleyman Okudan burada da alkışlarla karşılandı.  Herkesle tek tek selamlaşan Okudan'a "avukatının basın açıklaması yapıp yapmayacağı" sorulunca,
 "İbne bir gazeteci var.  Önce neler yazmış bakalım.  Bunu okuyup bakıp değerlendireceğiz"  dedi.

Tahliye olan Rektör Okudan için 4 kurban kesildi
 -  Radikal, 9 Mayıs 2009
234 sanıklı Okyanus'ta yargılama başladı  -  Hürriyet, 4 Mayıs 2009



NOTLAR:

*  Okyanus Operasyonu:  Başta Konya Selçuk Üniversitesi olmak üzere,  Afyon Kocatepe Üniversitesi  ve  Kütahya Dumlupınar Üniversitesi ile,  çeşitli devlet hastaneleri, öğrenci yurtları gibi çeşitli kamu kurumlarının;  temizlik, yemek, güvenlik, faturalandırma, görüntüleme cihazları  ve  medikal ihalelerini; Okyanus Şirketler Grubu'nun rüşvet, şantaj ve tehdit yoluyla aldığı iddiaları üzerine başladı.  Grubun bu yolla 130 ihâle alarak  400 milyon YTL'lik vurgun yaptığı ve devleti zarara uğrattığı iddia edilmiş,  "Organize suç örgütüne üye olmak"tan  çeşitli şahıslara davalar açılmıştı.
Gözaltına alınanlar arasında  SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu) Başmüfettişliği yaptığı dönemde ihalelere giren rakip firmalar hakkında Okyanus şirketlerine bilgi sızdırdığı,  grubun SSK ile ilgili işlemlerini takip ettiği ileri sürülen, Atatürkçü Düşünce Derneği Konya Şube Başkanı Arif Aytürk de bulunuyor. Ayrıca Aytürk  çıkar amaçlı çete kurmak,  sahtecilik  ve  yolsuzlukla da suçlanıyor.


**  Süleyman Okudan'ın evinde yapılan aramalarda  600 bin dolar  (eskinin parasıyla 1 trilyon küsür TL)  kadar para bulundu.  Okudan, "Şahsi param" dedi ve gülümsedi.


***  "Selçuk Üniversitesi rektörü.  Rezil durumdaki üniversiteyi iki senede adam eden büyük insan"  demiş Ekşi Sözlük'te biri  (recep124).  Bir başkası da (kafasiguzel)  "2003ten beri rektör olduğu Selçuk Üniversitesi'ne çok şey kattığı su götürmez bir gerçektir.  Kampüsteki tüm sağ sol olaylarını bitirmiş, üniversiteyi gözle görülür birşekilde güzelleştirmiş, demokratik ve okunabilen biryer haline getirmiştir"  demiş.  Yani konuya uzaktan bakan biri olarak böyle diyenler de var,  bilinsin diye yazıyorum buraya.


****  Yolsuzlukların üzerine gitmesiyle ses getiren  CHP  ve  Kemal Kılıçdaroğlu,  nedense bu ve benzeri üniversite yolsuzluk olaylarında sus pus olmayı ve görmezden gelmeyi tercih ediyor.  İşin içinde  "Atatürkçü Düşünce Derneği" isminin geçmesi bile bunun için yeterli sanki.

Bir taraf Deniz Feneri'ni koruyor,  diğer taraf Atatürkçü Düşünce Derneği'ni... Böyle böyle oyulup gidiyoruz.  Siyaset  adeta toplumun damarlarına işlemiş. Yapı itibariyle zaten kirli bir şey olduğundan,  ona bulaştıkça daha da çok pisliğe batıyoruz.


-------------------------------------------------------------------------------
EDIT  -  Aralık 2017:
Selçuk Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Süleyman Okudan,  bir süre önce beraat ettiği,  Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması  (FETÖ/PDY)  üyelerince 2008'de açılan  OKYANUS Davası'na ilişkin;  "Bizleri yargılayan mahkeme heyeti, alıp götüren polisler  ve şube müdürleri dahil hepsinin FETÖ/PDY'ye mensup oldukları tespit edilmiş ve yargılama süreci devam etmektedir"  dedi.  Okudan,  zamanında örgüte karşı çıktığı için cezalandırılmaya çalışıldığını söyledi:

"Örgüte ait olduğu için kapatılan eski  Mevlana Üniversitesi'ne verilen arazi
o dönemde hep konuşuldu.  Bu arazi daha önceden bir otele verilmiş, sözleşmesine de  'Arsa turizm haricinde başka bir şekilde kullanılamaz' ibaresi yazılmış.  Bir gün öğrendik ki otelin sahipleri araziyi  Mevlana Üniversitesi yöneticilerine vermiş.  Bunu duyunca ihtarname çekip  'Araziyi veremezsiniz' dedik.  Araya defalarca adam koydular.  Bunlara rağmen elimizdeki sözleşmeye uymadığı için vermedik.  Bu sebeple beni mahkemeye verdiler.
Bu örgüt benden o kadar nefret etmişti ki,  Okyanus kumpasından önce beni Ergenekon'dan içeri almaya kalktılar.  Daha sonra  'pantolon olmadı gömlek verelim'  misali bu davaya dahil ettiler."

Kendi insanı ve Meclisine bomba atacak kadar ileri gidebilecek bir örgütle karşı karşıya olduklarını dile getiren Okudan,  şöyle devam etti:
"Bugün bazı şeyler çok daha net görülebiliyor.  Bu örgüt artık kumpasları
o kadar büyüttü ki  uluslararası düzeye taşıdı.  ABD'de devam eden dava, Türkiye'den kaçan insanların oluşturduğu kumpaslar ortada.  El ele vererek bunların üstesinden gelmek zorundayız.  Türkiye'nin büyüyüp gelişmesi birçok kesimi rahatsız ediyor.  Dolayısıyla bu olay sadece Rıza Sarraf davası değil, Türkiye'ye karşı oluşturulan ortak cepheden meydana geliyor."


21 Mayıs 2009 Perşembe

 Gündemdekiler Kısa Kısa  (Mayıs 09)



Sarkozy ve Merkel:
"Türkiye'nin AB üyeliğine hayır diyoruz."

(Tevekkeli değil her adımda Türkiye'nin AB yolundaki işini zorlaştırmaya çalışmaları.)




Demirel ve Cindoruk yine sahnede.
Demirel zaten son zamanlardaki Ergenekon yorumları ile siyaset sinyalleri veriyordu. Ekürisi de geldi,  DP'nin yeni genel başkanı oldu.  Cindoruk'un ilk açıklaması:
"Akıllı adam darbe yapmaz."



11 Mayıs Pazartesi sabahı,  İran'dan  Hakkari'ye havan atışları yapıldı. Yanlışlıkla olmuş.



Okyanus Operasyonu  kapsamında göz altına alınıp tutuklanan  ve  yaklaşık 6 ay sonra tahliye olan  Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü  Süleyman Okudan  için 4 kurban kesildi. Kendisi önce Nazım Hikmet'ten bir şiir okudu,  sonrasında bir gazeteciye "İbne!" dedi.
Bence bu ayın en ilginç haberlerinden biri.



Bir diğer şiirsever de  RTE  idi bu ay.  Tesadüf bu ya,
o da Nazım Hikmet'i seçmişti.  Şöyle dedi:
Sen yanmasan
Ben yanmasam
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlağa?




Anayasa Mahkemesi,  vicdani ret  talebinde bulunanların sürekli cezalandırılmasına yol açtığı gerekçesiyle  AİHM'in Türkiye'yi mahkûm etmesine neden olan  "Emre itaatsizlikte ısrar"  düzenlemesinin iptali istemini usul yönünden reddetti.
(Hukuk  tam guguk olmuş.  Hazır bu sene tüm ülkeyi guguk kuşları da sarmışken...)



Avrupa Yakası  bitiyormuş.
Bir şey de bıktırmadan çekip gitse bu ülkede?

-Dedikodu Köşesi-

Gülse Birsel  demiş ki:
"En iyisi tam zamanında, revaçtayken bitirmek."  (:Pp)




Ve karşınızda yine değişmez bir Türk klasiği:
Ergenekon Davası'nda  gazeteciler içerde,  kom'tanlar dışarda!
(Bir de Ferda Hanım var içeride, unuttum sanmayın.  Birkaç gazeteci bir de bu hanım darbe yapmaya teşebbüs etmiş anlaşılan.  --yerseniz)

Denizden çıkan bombalar!  (Pardon, "mühimmatlar"!)
Çıkan çıkana yani...
Ergenekon ve para ilişkileri + Mavi Akım Projesi hakkında bir yazı gelecek.



Cemil Çiçek:  "Koruculuk lazım ve mühim" demiş.
(Olağan durumlara olağan açıklamalar... Aklıma birden OHAL/Olağan Üstü Hal geldi şimdi!)



13 Mayıs 2009 Çrş günü Ankara'da, üniversite öğrencilerini taşıyan bir servis aracı Eskişehir yolunda kaza yaptı.  (Aşırı hız sebebiyle olduğu söyleniyor.) Şoför dinç,  2 genç ölü.  Tam diploma törenleri öncesi.  Allah yakınlarına ve sevenlerine sabır versin.


Havalar ısınıyor.
Bir yanda Samsun'da keneden ölenler,  öte yanda yayılan domuz gribi...
En pimpirikli davrananlar Japonlar  oldu.  Ülkeye girişler bir yana,  çıkışları bile yasaklamaya başlamışlar.  Önlemleri bu kadar abartınca,  hastalığa "Japon gribi" de denmeye başlanmış.  AIDS'e bile bu kadar önlem almayan bir millet domuz gribinde şahlandı. Veya öyle bir izlenim yaratılmaya çalışılıyor.



MAYIS 2009  etiketli tüm yazılar için  tıklayınız.


19 Mayıs 2009 Salı

 Gazete Siteleri-II

......Editör Mekanizması
(Gazete Siteleri-I'in  devam yazısıdır.)

Öncelikle herkese iyi tatiller.
Medya siteleri konusunda  'tesadüf', 'gazete yönetimi', şudur budur derken geldik  'seçki'  konusuna...

Ön bilgi vereyim.  Gazete ve bazı medya sitelerine yorumunuzu gönderdiğiniz zaman, yayınlanması için önce bir editör onayından geçmesi gerekiyor.  Mesela interaktif sözlüklerde olduğu gibi yazdığınız metnin hemen ve olduğu gibi görüntülenmesi olayı yok.

İnsanların, özünde temiz değerlere sahip olduğuna inanan saf biri olduğumdan,  eskiden ben sanırdım ki aynı başlangıçtaki uyarı metinlerinde yazdığı gibi,  "Yorumlarda editörler düzgün Türkçe'ye, hakaret içeriği olmamasına ve yasal suç işlememeye"  göre nihai değerlendirmeyi yapıyor.

Heyhat efendim!  Köşe yazarlarına döşemek, alay etmek veya itin bi tarafına sokmak serbestmiş mesela...  Keza başbakan  ve  bakanlar hakkında da istediğiniz yorumu yapabiliyorsunuz  (yandaş medya sınırları içerisinde değilseniz tabii...)  Kendi kişisel gözlemlerime dayanarak söylüyorum bunları.  Amma velakin mesela askerleri (hele ki isim vererek) eleştiren bir yazı yazarsanız,  bir de içerisinde "akıl fikir" varsa,  üzerine bir bardak soğuk su içmek lazım o editör onayına gönderilen yazının.

Dilbilgisi, düzgün Türkçe filan, zaten boş işlermiş bunlar.

Rahat durmayıp  Türk Medyası  hakkında suya sabuna dokunan bir eleştiri mi yazdınız? Veya o gazetenin kendi internet sitesi ve yayıncılık anlayışı ile ilgili bir serzeniş?  Yazdıklarınız bildik boş tekrarlara değil, maddi-manevi arka plan ilişkilerini ve çelişkileri deşmeye mi dayalı?
Kesin yayınlanmaz. Yayınlanmamakla kalsa iyi,  atılmadığınıza şükredin.

İnternet sitelerinin yanı sıra gazetelerde yer alan "Okur Yorumları" bölümlerinde de aynı durum söz konusu.
Oturup uzunca düşündüğünüz,  üzerine kafa yorduğunuz,  özene bezene yazdığınız,  yasal sınırlar içerisinde olduğundan emin olduğunuz yorumlar çoğunlukla yayınlanmaz.  Din ve dini uygulamalar konusunda temele dayanan yazılar da çoğu zaman yine aynı şekilde...
(Neyse ki sözlük siteleri imdadımıza yetişiyor.)

Peki soru:  Senden yazman beklenen şey nedir?

"Elhamdülillah Türküz ve Müslümanız"  tarzı bir mesaj olabilir mesela.
"Hepimiz İslamız ama bunlar herşeye alet ediyor. Laik olalım"  gibi şeyler de çok revaçta mesela...  "Bak altta yorumu yayınlanan kardeşim.  Kuran'da aslında kapanmak diye bir şey yok.  Ortamı karıştırmayın sürekli!" de denebilir.  100 tane alt alta böyle yorum olsa gene de yayınlanır.

Amaç okurun, takipçinin düşüncesini yansıtmak değil zira... Amaç renk olmak,  ara ara da ilgili basın-yayın kuruluşundaki yönetimin hislerine sıradan vatandaş olarak tercüman olmak veya alet olmak. Yani figüranlık. Fikir ortaya atmak, görüşlerini interaktif olarak paylaşmak filan değil.  Görüşlerin gazete yönetimininkilerle paralel gittiği ölçüde o platformda varsın.  Farklı düşüncelere geçtiğinde değersizsin artık, yok sayılabilirsin.
Yani uzun lafın kısası; okur yorumlarında otoriteye yaranmak esas, otoriteyi eleştirmekse sansür sebebi. Türkiye gibi siyasal zeminin kaygan olduğu ülkelerde,  otoritenin merkezinde de zamanla kaymalar ve taraf değişimleri olur, medya gruplarının çıkarları gereği yandaşlık yaptıkları çevreler de değişir.  Bunları da göz önünde bulundurmak lazım.


Gene de insana ağır gelebiliyor.  Küfür ve hakaret dolu,  kelime yoksunu ve insan demeye şahit anlayışlarca yazılmış bir sürü yazıya onay veren bir editöryal otorite;  yasal sınırlar içerisindeki "düşünce"ye ket vuruyor,  özgürlüğü yok sayıyor.
Yasal bir internet yorumuna dahi tahammülü olmayan gazete idarecilerinin, kendilerine gelen haberler konusunda nasıl bir ayırım yaptıklarını,  nasıl bir seçicilik gösterdiklerini ve gerçekleri ne kadar kamuoyuna duyurduklarını, (veya örtbas edip etmediklerini) varın siz düşünün.
Sanırım biraz da bu yüzden sözlük siteleri bu kadar hızla sivrildi.

BURADAN DEVAM EDELİM


-Edit-
Devamı geldi. bakınız:  Gazete Siteleri-III
.

17 Mayıs 2009 Pazar

 EUROVISION 2009  &  Hadise

.
Aslında planlarım, bayadır beni meşgul eden Türk Medya Siteleri ve Editör mekanizması üzerine yazılarımı devam ettirmekti.
Ancak öyle bir şey oldu ki, bu blogda gündemdeki olaylardan da bahseden biri olarak atlayamadım, atlamayı haksızlık saydım.


...
Bu ne kendini bilmezliktir;  bu ne kendini kaybetmek, iki popopya tav olma hadisesidir biricik milletim?
Abarttığımı söyleyeceklere vereceğim cevabımı en başta diyeyim de kurtulayım:
_"Beyninizi tuvalette mi boşalttınız siz kuzum?"


Bunca senedir, evet bunca senedir;  -o soğuk savaş dönemlerinde dahi-  olmadığı kadar abartıldı bu sene Örovizyon.
Hayır, şükürler olsun ki ben fazla televizyon izleyen biri değilim yoksa bu zihin nasıl boşalırdı nasıl şahlanırdı orasını bilemiyorum. Ama neye kulak misafiri olsam, kiminle konuşsam;  bir yere doğru yolda giderken, bir yerden gelirken, sıra beklerken... Bir "Hadise de Hadise"...
Şarkıyı da dinledim. Dinlemek zorunda kaldım daha doğrusu. Zira bangır bangır gürültüyü kökleyen gürültücü bir toplum olduk çıktık. Vasat bile olmayan;  Arap müziğinin içine etme, ne Türk olabilme ne Arap olabilme,  ama Arap müziğini de rezilce icra etme çalışmalarından biri daha!

Tamam Türkler göbek atacak, kurtlarını dökecek... Ama bu kadar düşüklüğün arkasından koca millet nasıl takıldı gitti dersiniz?


Köklerini hem Türklerin mayasında hem de bu blogda üzerinde durmaya çalıştığım, ancak çok önemli olup üzerinde ciddiyetle ve profesyonelce durulması gereken  TÜRK MEDYASI'nda  aramak lazım.

İlave olarak bu kadar gaz vermemek lazım bu topluma. Bizler zaten çok duygusalız + cinsel tatminsizlik, kendine güvensizlik yüzünden dibine kadar vurabiliyoruz.  Yeterince gazımız var yani!  Nokta.

Popstar tadındaki bu kıtasal yarışma hakkında bu kadar atıp tutup devlet meselesi haline getirenler,  "POLİTİKA VE SANAT" diye yorum yapanlar,  Hadise'nin 4.lüğü sonrası  "Yarışmaya bu sene de siyaset karıştı"  diyenler;  (herhalde onlar bu boktan şarkıya 1.lik bekliyorlardı  :p)  bazı temel kavram, tanım ve olgular üzerine kafa yormuş olsalardı bu kadar manyamazdı ortam belki.  Tabi sanatımız ve kültür seviyemiz ortada.  O açıdan da manyamış olabilir halk.
(Hadise'nin bizzat kendisinin  "5 dakikada yaptık biz bu şarkıyı!"  dediği bir şey üzerine bu kadar saatlerce tartışmak için manyamaktan da beter olmuş olmak lazım gerçi.)


Sözlerime bir alıntıyı aktarak son veriyorum:


Hadise:  Son dönemde topyekün bir organize ilgiye ve sempatiye maruz kalmış kişi. Hadise de Hadise, Hadise de Hadise... Çünkü hadise! Pek bir neden yok bunun için.  Bazı şeyler birdenbire, hiçbir neden yokken halkın sevgilisi haline gelebiliyor.  Örneğin 'Gaffur',  Acun Ilıcalı,  'trrrr bip',  yahut Ajdar ve Barış Akarsu gibi farklı yönde gelişen ilgi tomurcukları.

Sanırım 'sürü psikolojisi' diyerek basitleştirdiğimiz sosyal güdümlerle ilgili bu.  Yani alkış başlaması, yerde kalp krizi geçiren adama yardım etmeme gibi eylemler kastım.  Tabi Hadise olayında da güdücüler, yani atağı başlatanlar vardı. Medya beklendiği gibi önemli rol oynadı. Sonrasında ise körpe yüreklere kaldı iş.  Körpe yürekler bu veriyi yani "ilgi adayını" bağırlarına kolayca bastılar,  sonra da organize ilginin oluşmasında büyük pay sahibi laklaklar başladı.  Hadise günlük angut muhabbetin bir parçası oldu. Dimağlar hadiseye doyana, öeeeööhh diyene kadar devam etti bu yayılım/ışıma. Şu anda çözeltimiz (kamuoyu - süper dandik benzetme oldu) doygun çözelti olmuş durumda,  yani daha fazla alacak gibi değil.  Bundan sonra yavaş yavaş Hadise gündemden kayacak,  kayarken bazıları bu kayışı farkedip  "Ne kadar ilginç!" diyecekler,  bazısı ise umarsızca ve şuursuzca beynine başka şeylerin difüze olmasına izin verecek.

Şimdi can alıcı soruyu soralım bakalım.
Neydi Hadise'yi bu denli özel kılan şey?  Elbette Hadise de ilkin sıradan bir gündem nesnesiydi ama onu bu kadar coşturan şeyler nelerdi? Cevap ver.
Öncelikle Hadise seksiydi, lümpendi, ismi ilginçti (ki hala ilginç. İsminin garip bir karizması var.) Çok konuşmuyordu hatta boş konuşuyordu. Genelde kıçını sallayarak iletişim kuruyordu. E çok konuşmazsan hata yapma ve gözden düşme riskin de azalır. Lakin aslında konuşmasına da gerek yoktu. Hadise olması yeterliydi onun, kurmalı oyuncak gibi, kurup bırakınca popo sallıyor. Dolayısıyla AKP tabanının büyük kısmını oluşturan Türk redneckleri de kolayca hazmetti bu şeyi. Sofistike değildi, hazmı kolaydı. Ayrıca Hadise'de acaip ortalama Türk kızı tipi ve duruşu vardı. (Belçika'dan gelip de nasıl böyle oluyorsa...) Dolayısıyla bizim Zeynep, Sümeyye ve Gülsümlerimiz şlaps diye kendileriyle özdeşleştirdiler bu kızı, yakın hissettiler. Hadise fenalaşınca onlar da fenalaştılar. Eh, bu tiplerden milyonlarca olduğunu düşünürsek gayet önemli bir etken.

Diğer ilginç sosyolojik tespit de süper seksi gösterici Hadise'yi,  son yıllarda İslami bir iklime geçen kamuoyumuzun ve dinci TRT'nin gık demeden benimsemesi. Sanırım beyinler sempati moduna geçince, hele bu mod dışarıdan da desteklenince, normalde gösterecekleri tepkiyi gösteremediler.  Nutuk tutulması gibi bişey.  Oh canıma deysin. Neyse,  işte "Hadise de hadise" efsanesi böyle oluştu, ve bozunma sürecine girdi.  Ne güzel decode ettik değil mi,  her şey basitleşti.

(decoder  -  #16168470, Ekşi Sözlük)



- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Söylemeyi unuttuğum bir şey daha var:  Kazanan şarkıyı çok beğendim. (Alexander Rybak - Fairytale)

"Aşkın en saf hali"  diyerek şarkıyı yorumlamış bir yazarın, mariadebonne.blogspot.com adresinden kısa bir alıntı yaparak yazımı sonlandırıyorum:

"Eğer ki rekor kırmasaydı benim insanlığa dair kalan son umutlarım da yalan olacaktı.
İşte, insanlar hangi dilde konuşursa konuşsun ve hangi kültüre ait olursa olsun;  sıcak, samimi, şirin ve sade ama gerçek bir şey görünce dayanamıyor  ve  "Beslenir ki bu!"  deyiveriyor.
O yüzden hala doğurulan bebekleri kesip yemiyoruz.
Alexander Rybak  sahneye çıktı ve aşkı en saf, en ciladan ve hastalıklı tanımlardan uzak haliyle bize anlattı. Sanki az sonra kapıdan fırlayıp aşık olduğu kızı aramaya gidecekmiş gibi söyledi,  çok görkemli bir müzikalin giriş şarkısı gibi çaldı.
Evrensel sosyolojik tespitler yapmama sebebiyet veren bu güzel şarkı ve onun beğenilmesi beni gerçekten mutlu etti. Çünkü bizler aşkı masallardan öğrendik ama bir şizofrenin kabusu gibi olan Fransız filmleri, sıkıntılı, irinli obsesyonları anlatan "entelektüel" romanlar ve şiirler, bir de tüm bunların üstüne eklenen salt kazanmaya endeksli hayat mücadelesi stili yüzünden kaybettik.
Ama her şeye rağmen, takvimler 2009'u gösterse de, gerçek aşk yolunu bulup denize ulaşan nehir gibi kalbimize akmayı başarabiliyor.  Ve biz onu görünce sadece SMS atabiliyoruz:)"


https://www.youtube.com/watch?v=Hg-75lIrP7I

 Gazete Siteleri-I

(Uzun bir yazı oldu,  hatta yazı dizisi...  İnternet gazeteciliğinin dünü  ve bugünü hakkında  -kendimce ve önemli gördüğüm belli konularda-  yorumlar yaparak mevzuyu irdelemeye çalıştım.  Uzun oldu, uzun sürdü  ama değdi doğrusu.  Yılların birikimi.)


Radikal  Online..........
Biliyorsunuz son yıllarda çoğu gazete ve medya sitesi,  internet kullanıcı yorumlarına izin veriyor.  Yani okurlar olarak bizler de haberlere yorum yazabiliyor, oylayabiliyor, tartışabiliyoruz.

İlk bakışta kulağa hoş gelen bu yapılanmanın bir noktada dönüp dolaşıp düzenli okuru soğuttuğunu ve tövbeli ettiğini hiç düşünmüş müydünüz peki?

Neyse ki bunu düşünüp dile getirenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.
Hiç değilse bu konuda yalnız değilim bari  :)
-----------------------------------------------------------------------------


Bu incelememde özellikle Radikal Online üzerinden konuyu açıklamak ve genişletmek istiyorum.
1999-2002 aralığında Radikal gazetesini düzenli olarak takip eden biriydim. Kısa bir dönem boyunca da olsa Türk basın-yayın hayatında iyi şeyler yapmış olan  Yeni Yüzyıl  gazetesinin kapanışından sonra okunmak amacıyla çıkan,  iyi yazıları olan,  dış basın haber ve yorumlarına  (boyalı basına kıyasla)  geniş yer veren,  tercih edebileceğim bir gazeteydi  Radikal.

Bilişim sektöründeki gelişmelerle birlikte, düzenli bir şekilde güncellenerek internetten gazete ve haber takibi mekanızmasını devreye sokunca;  daha çok internet üzerinden okunmaya başladı. (Pahalı oluşu,  her gazete satılan yerde bulunamayışı gibi faktörler de bunda etkili oldu bence.)
Zamanla karikatürlere kadar herşeyi internet sitelerine aktardılar ve olayı iyice geliştirdiler.  Üstelik bu yolla yazar arşivlerine ulaşmak, okuyamadığınız eski makalelerine  ve  geçmiş haberlere bakmak, aralarından istediklerinizi saklamak ve geri çağırmak çok daha kolay ve zahmetsizdi.
Ne var ki bir türlü  "Tamamdır, oldu bu"  denmiyor;  illaki genleşme devam etmeli!  Bir dönemden sonra yetinmeyip okurlara yorum yazma imkanını da devreye soktular.  Ve bu noktadan sonra pek çok şey adım adım şirazesinden çıkmaya başladı.  Kısaca ve maddeleyerek açıklamaya çalışayım.



Aşama 1)   Köşe yazılarının altına,  sanki o an yazarla bire bir sohbet ediyormuş gibi;  "Bak kardeşim!"  veya  "Sayın XXX"  diye başlayarak döşeyenler  (tersleme ve hakaret anlamında "döşeme"),  akıl verenler, küfredenler...  Özellikle bazı köşe yazarlarının neredeyse her yazısında sık sık denk geldiğimiz  "Sizi çok seviyoruz, iyi ki varsınız"  şeklindeki ikiz, üçüz, dördüz, beşiz tekrar mesajları...  Dahası gönderilen yorumları okuduğunuz zaman,  çoğunun yazıyı ya hiç okumadığını
ya da  ilk birkaç cümlesinde kaldıklarını görüp yorum okumaktan, hatta bazen böyle bir siteye üye olmaktan dahi rahatsızlık duyabilirsiniz.
Türkler'in  Türkçe'den gittikçe bihaber (habersiz) olmaya başladığını,  terbiyedeki kopuşları,  yanlış anladığı bir kelime/kavram yüzünden yazarın sülalesine sövenleri filan... Nadiren okuduğunuz bu yorumlar bile insanı gazeteden soğutmaya yetebiliyor. Yaşanmadan bilinmez.

Aşama 2)   Bir zamanların meşhur Shockhaber sitesinin  "Ünlülerin quote'ları" buluşunun,  "Ünlülerin Gafları" şeklinde  televizyon eleştirmenlerinin baş malzemesi olduğu;  Türk basın-yayın hayatında dört koldan magazinin pompalandığı bir döneme girildiğinde; Radikal İnternet Sitesi de bu akıma uyup ünlülerin gafları modasına bodoşlama atlayarak internet sayfalarında (sağ cenahta) kendine yer bulmuş olan bu "Özlü Söz" saçmalığıyla;  bünyesinde magazin haberlerine yer vermeyerek farklı bir tarz sunan Radikal'in artan magazinleşme eğilimindeki internet sitesi oldu çıktı.

Aşama 3)   Türk gazete siteleri arasında,  üyelerine haberlere yorum yazma imkanı sunmasıyla ilktir  (diye biliyorum ben Radikal'i).  Gerçi askıya alındı bir ara kantarın ucu iyice kaçınca.  (Mine G. Kırıkkanat'ın Radikal'den kovulması ve sonrasındaki aylarda mesela...)  Sonra tekrar açtılar yorum yazma imkanını.  Perihan Mağden, Hasan Celal Güzel gibi kimi bazı köşe yazarlarının yazıları için kapadılar sonra,  onlar harici için imkan sundular.  Ne olduğu belli olmadı gitti.

Aşama 4)   Düzenli olarak bu yorumcuların mesajlarını okumak, Radikal okurlarının aslında "radikal" olmaktan ne kadar uzak olduğunu düşündürmeye başladı zamanla.  Direkt yazarın kişiliğine yöneltilmiş "Sen kimsin?  Kendine bak!  Satılmış!"  benzeri düşük şeylerdi yazılanların çoğu...  (Arka arkaya köşe yazarlarını ve haberleri okumaktan bile daha zor ve yorucudur bu yorumları okumak.)

Aşama 5)   Eninde sonunda bu kadar tekrarlanan şeylerin  "tesadüf" diye geçiştirilemeyeceğini ve tepede bir yere dayandığını görüyorsun.

BURADAN  (Tepedekilerden)  DEVAM EDELİM

---
Devamı için bakınız:
Gazete Siteleri-II  (Editör Mekanizması)
Gazete siteleri-III


13 Mayıs 2009 Çarşamba

 Ferhan Şensoy

(Bu yazı,  son günlerdeki bir olay üzerine yazılmış olup  İslâmcıların çeşitli konulara bakışı ve yaklaşımına bir örnek oluşturmak maksadıyla kaleme alındı.)

Evet, son günlerde (aslında son aylarda demek daha yerinde olur sanırım),  medyada ara ara  "Ferhan Şensoy darbe yanlısı" tadında haberler çıkıyor. Şaşılası bulduğum bu haber ve bilgileri önce anlayamıyordum kendi adıma. Ancak son günlerde adeta bir "Ferhan Şensoy'a abanma/çullanma kampanyası"  başlatıldı.
Gruplar halinde Şensoy eleştirileri yapanların yazı ve düşünücelerine dikkat kesildiğimde, bu insanların hayatlarında Ferhan Şensoy'u hiç tanımadıklarını,  sadece isim olarak bildiklerini anlamamak için kalas olmak gerekiyordu.



Ferhan Şensoy,  görsel medyada fazla görünen biri olmadığından (veya Türk tv izleyicisinin ayılıp bayıldığı programlara çıkmadığından diyelim), saldırılması risksiz ve kolay bir isim olarak da değerlendirilmiş olabilir.  Tuhaf toplumuz velhasıl.

Olay şu: Ferhan Şensoy darbecilerden yanaymış. "Neden darbe olmuyor,  asıl darbe şimdi olmalı"  filan diyormuş vs...

Ben Ferhan Şensoy'un tiyatro ve mizah anlayışına aşina değilim işin doğrusu. Fazla tanımıyorum, yapıtlarını bilmiyorum. Sadece birkaç sene önce, Nebil Özgentürk'ün Bir Yudum İnsan programında izlemiştim kendisi hakkındaki bölümü. Anlatmak istediğim şey şu: Darbeler sırasında sıkıştırılmış, sıkı yönetimlerde tiyatrosu "kontaklanmış" bir adamdan bahsediyoruz. Böyle bir adam neden darbe istesin?



Ferhan Şensoy Mayıs ayı içerisinde yazılı bir açıklama göndererek şunları söylemiş:  (bkz)

"Darbelerle alay ediyorum elbette, ama kendi üslubumla. Ben bir mizahçıyım ve mizah duygusu olmayanlarla anlaşmak çok zor oluyor.
...
Haber, gerçeği yansıtmamakla kalmayıp suçlayıcıdır. 2006'dan beri sahnelediğim Fername oyununda;  'Daha önce yapılan üç askeri darbe ottan boktan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var  ama  darbe yapan yok.  Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker bir şey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın'  cümleleri oyunun metninde yoktur. Zaten benim üslubum değildir. Bu cümleler, darbelerle alay ettiğim ve sonunda darbe istemediğimi belirttiğim sahneyi,  Eskişehir'de 232. oyunu izleyen bir sivri zekanın yorumudur. Gene haberde belirtildiği gibi o sahnede ne alkışlama ne de salonu terk eden olmuştur. Bu da söz konusu sivri zekanın aynı zamanda yalancı olduğunu gösteriyor. 295 Eskişehirli izleyici şahidimdir. Darbelerle alay ediyorum elbette ama kendi üslubumla mizah yapıyorum. Sonunda da darbe istemediğimi net olarak belirtiyorum. Zaten benim darbe istemeyeceğimi insanların bilmesi gerek.
"



Şimdi ben anlamıyorum bu dincileri ve İslâmcıları...
Güzel insanlar;  tamam,  siz Zaman gazetenizde, Vakit'inizde okudunuz bu haberleri... Sizi gaza getirmeye çalıştılar. Biri ortaya bir yem atmış belli ki.  Veya mizahtan ya da Ferhan Şensoy'un üslubundan pek anlamayan biri yanlış anladı, haset ve hışımla bir laf ortaya attı. Gazetelerin büyükleri de bu habere atlayıp palazladı ve önünüze sürdü. Sonuçta bunlar Türk Medyası'nda olmayan şeyler değil, hatta sıradan vakalar.  O çok kötülediğiniz Doğan Grubu Medyası ile aranızda bir fark yok aslında, sadece ayrı patronlara ayrı kapılarda çalışıyorsunuz.  (İşin burası ayrı konu tabii.)

Ancak... Ne diye hayatınızda hiç tanımadığınız, bilmediğiniz, aslında merak da etmediğiniz bir insan hakkında böyle hedef gösterici bir yazı okur okumaz derhal saldırıya geçersiniz?  Elinize geçen her ortamda hemen saldırırsınız o kişiye?  Önce bir muhakeme etmez misiniz?
"Bak şunların demokratlığına!" tarzı  aklı evvel yorumlarla mı artık kendi demokratlığınızı kanıtlar oldunuz?

Bu kadar mı üçüncü şahıslara endeksli ve direktiflerle yaşıyorsunuz siz? Bu kadar mı güdümlü bir füzesiniz? Sıkıştırılmış ve adeta patlamaya hazır bir bombasınız?



Ekleme:  Yazının başında "İslâmcılar" demiştik ama Ergenekon yandaşlarının da konunun üstüne atlama-zıplama bakımından onlardan pek bir farkı yokmuş meğer.  Onlar da Ferhan Şensoy'u darbe destekçisi görüp  göklere çıkartmak ve  "Helal olsun!"  gazlamaları gibi beyhude çabalar içerisindeler  :p

12 Mayıs 2009 Salı

 Türk Genci nelerle meşgul?

.
Beraber kaldığım bir arkadaşım var. Kendisi özel bir üniversitede okuyor. Her geçen gün sayıları artan bu özel üniversitelerin çoğu bölümünde; parayı bayıldığınız, boş kağıt vermediğiniz, fazla devamsızlık yapmadığınız ve son gece çalışmalarını ihmal etmediğiniz takdirde notlarınız adeta botokslanıyor. Yani şişirildikçe şişiriliyor.
Bu durumda öğrenciye  kişisel gelişim seçenekleri için yeterli zamanın yanı sıra  rahatına bakmak, gezip tozmak, eğlenmek kalıyor tabii.   'Eğlenmek' deyince de Türk gençliği şimdilerde MSN'i zirvelere taşıyor.
Her gece 2-3'lere kadar MSN başından kalkamayanlar var. (Sabah da 11-12'den önce kalkamıyor bunlar doğal olarak.) MSN'e yığınlar halinde bu derece abanma hali benim anlayabileceğim şey değil.


Bu muhteşem gençliğin son günlerdeki trendy'si ise  Omegle.
Bir Türk kızı bu "laptop" denen zımbırtının başına geçiyor ve kah Türkiye'ye geçen sene yaz tatilinde gelmiş Fransalı bir turist oluyor kah Hollandalı bir lez... Karşısına çıkan Türkler de "Yaş kaç?"tan başlayıp standart sorularını sıralıyor, kimisi de kendini uzun uzun anlatıyor fln... Sonra, bu kez sözde İspanyol olan Türk kızımız, Türkiye'den olduğunu söyleyen gence "Where is Turkey?" diye bir soru soruyor.  Ertesinde "Are you Arap?" geliyor filan... Bir de bu diyalogları Ekşi Sözlük üzerinden paylaşıp eğleniyorlarmış.  Eğlence anlayışı işte.



"Gençler neler yapıyor?"  konusu mühim ve uzun bir konu tabii... Sadece öylesine pat diye münasebetsiz bir giriş yapayım dedim.

İnternette bir porno damarı da var tabii ki.  Zaten Türkler için:
"İnternet =   FB . msn + porno + oyun"
Bunlar "internet" denince evrensel olarak akla gelen şeyler zaten.  Ancak görebildiğim kadarıyla  yabancılar hayatın başka alanlarıyla da meşgul, bunları da sanal ortamda fevkalade geliştiriyor.


Mesela son zamanlarda Türkçe internette İslâm dini tartışmaları alıp başını gidiyor.  Diğer konularda olduğu gibi, din tartışmalarımız da bilgi temeline dayanmıyor. Üçüncü şahıslardan akla dolma bilgiler ve hatırda kalanlar üzerinden,  fanatik yaklaşım ve çatışmacı zihniyet ile olaylar gelişirken; beri yanda yeryüzündeki bütün kutsal kitapların farklı dillerdeki çevirileri, çelişkili yönleri, zıtlıkları, mantık ve tarihsel hataları, apokrif kabul edilen yazmalar... Hepsi ama hepsi yine yabancı sitelerde!  İster birebir çeviriye dayalı olsun, ister insan yorumlarına...
Bizde ise biliyorsunuz bir şey ya güzellenip göklere çıkarılır ya da lanetlenir. Ortası yoktur. Bilgi yoktur.  Aslında merak da yoktur.
Birileri din üzerinden egemenlik savaşları yapıyor yine bence, hepsi bu.


Yani adamların porno siteleri var ama arkadaşım  beri yandan bunlar da var. Daha bilim, tarih, doğa, siyaset, güncel dünya meseleleri, komplo teorileri, müzik, yazılım, resim alanlarına hiç girmedim bile...
Zamanında "Aptal Amerikan gençliği" derdik biz. Gerçekten zekâ seviyelerini ölçmüş değildik elbette.   Ancak bugün bizim gençliğimiz onlardan daha işlevsiz ve ebleh bir durumda sanırım. Ana-baba parasıyla hava atmak konusunda ise oldukça başarılı olduğumuz söylenebilir. Velhasıl ülkenin genel cehalet ve agresyon hali infial düzeyinde.
Dönelim gene sanal âleme.
Bizde varsa yoksa kopyala-yapıştır (copy-paste)  ve en vasat haliyle (vasata bile ulaşamıyor ya aslında)  bir  "Forum mantığı".

Bu ve bunun gibi pek çok sebeple,  çoğu temel bilgi Türkçe internette ya bulunmuyor ya da kopyala-yapıştır usulü ile sürekli tekrarlanan aynı şeylerden oluşuyor.  Bu noktada neyse ki sözlükler, özellikle de Google taraması ile ilk karşılaşılanlardan olan Ekşi Sözlük var.  Bu ve benzeri sözlükler de olmasa, bilimsel ve kültürel anlamda baya bir cahil kalacağız.
(Gerçi son zamanlarda Türkçe internette olumlu yöndeki gelişmeler takdir edilesi. 36069Ne var ki internete yazılan bilgilerin bir kalıcılığı ve uzun ömrü yok. Üstelik "bilgi"yi sadece sözlük siteleri ile sağlayamazsınız, şimdilik ve uzun siredir onlarla idare ediyoruz.)


Sonuçta o çok övündüğümüz, bir koz olarak Avrupa Birliği'ne karşı kullandığımız genç nüfusumuz ve aile planlaması yapan eğitimli-şehirli kesim nelerle meşgul, ortada.


Bir de televizyon sevdası var tabii bu Türk gençliğinin.
Özel kanallarda Türk dizilerinin, insanları izlemeli-gözetlemeli yarışmaların yerden mantar biter gibi hızla yayılıp  sadakat ile seyredildiği o ilk zamanlarda  annelere, teyzelere atardık reyting topunu.  Şimdi çalımı gençler atıyor görebildiğim kadarıyla.
Gençlerin (üniversite gençliğini kast ediyorum burada), televizyona kilitlendiğinin  yüzde (%) 1'i  kadar bir zamanda  kitap-gazete-makale okuması yok.  Zamanı ve imkânı olan da okumuyor,  nasılsa bahane çok.  (Ders kitabını kast etmediğimi buraya not düşeyim.)

Hadi tek yol okumak değil, diyelim. Sinema kültürü de yok. Sinema kültürü bir yana;  sinemaya gideni, seçimli izleme yapanı bile yok gibi. Gençliğin gezip-öğrenme merakı, seyahat etmesi, dünyayı tanıma-anlama hevesi de yok.
(BU YAZI BİTMEZ)



Sıra geldi  "çuvaldızı kendine batırma"  ve  "günah çıkartma"  bölümüne. Mesela bu satırları yazarken aklıma bir kaç senemi çok kötü geçirmeme vesile olmuş  Travian oyunu geldi.  Bu blogda ilk bahsettiklerimden biriydi.
Bu kadar inat ettiğime  ve  hâlâ  arada aklıma düşüp  tekrar başlamayı düşündüğüme inanamıyorum bir türlü!  :(

Bir de şu aralar ekranlardaki  "Çocukların eğitimi için eve internet bağlatmayı"  öneren reklam filmleri  bana ayrı bir ironi gibi geliyor ya neyse...  Gülse Birsel'in  yapay yapmacık dünyası ile yazıyı noktaladık böylece.



10 Mayıs 2009 Pazar

 ERGENEKON - Paksütler


"Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu."
"Hayatta adını bilmeyeceğimiz; Ankara'daki bir yüksek yargıç olarak tanımlayacağımız birinin eşi olan bu hanım, Ergenekon ile alakalı pek çok kişi ile birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi gözüküyor."

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim:

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün adının  Ergenekon Dosyası'na girdiğini,  bazı konuşmalarının kayda geçtiğini,  bu kayıtların Anayasa Mahkemesi Başkanı'na gönderilerek suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendik bu ay.
Ferda Paksüt'ün telefonları dinlemeye alınmış.  Yaptığı telefon görüşmeleri sırasında iki kez telefonu Osman Bey'e vermiş-miş.  Bu sıradaki konuşmalar da dinlemeye takılmış ve kaydedilmiş.
Bu gelişmeler üzerine Osman Paksüt de Ergenekon savcıları hakkında suç duyurusunda bulundu.


Osman Paksüt tuhaf maceraların içinden geçmişti hatırlarsanız son aylarda. AKP'nin kapatılması davası sırasında,  eşiyle Ankara'daki bir özel spor tesisinden çıkışından itibaren izlendikleri iddiasıyla gündem olmuşlardı ilkin. Bir de davanın hemen öncesinde Genelkurmay Başkanı'yla gizli bir görüşme yaptığı Taraf gazetesinde ortaya konmuştu.
Bir yüksek yargıç ve hukukçuya göre yoğun ilişkiler ve hareketlilikler içerisindeye benziyor kendisi.


Bu noktada şöyle bir durup  Ağustos 2008'de,  yani daha Ergenekon olaylarının başlarında,  Hakkı Devrim'in Paksütler hakkında yazdığı bir yazıdan alıntı yapayım:
- Hâkimlere susmak yaraşır,  onlar ancak kararlarıyla konuşur,  der dururuz. Galiba eşlerini hayatla çok ilgili, yerinde duramayacak, susamayacak kadar canlı, hareketli kadınlardan seçmemelerinde fayda var,  diye de uyarmamız gerekiyor.
– Yook! O kadar uzun boylu da değil,  derlerse sineye çekeriz.
(Hakkı Devrim.  Hâkim eşliği de bir meslek,  28 Ağustos 2008 - Radikal)



Ekleme:  Medyaya sızan yeni bilgilere göre,  "Ferda Paksüt'ün mahkemece suçlu bulunması halinde  Osman Paksüt boşanma davası açacakmış." Bu bilgiyi Osman Paksüt'ün kendisi de yalanlamadı.  Sadece sızdıranlara sitem etti,  gizli kalacak şekilde Anayasa Mahkemesi'nde aralarında konuştuklarını ima etti.


 >>> Bu aralar takiptekilerin/gündemdekilerin  aşk ilişkileri hapishaneye kadar galiba  ;)

7 Mayıs 2009 Perşembe

 Romantik


Uzun zamandan beri  ilk defa bugün
bir bahar havası vardı dışarıda. Sevmediğim sıcaklara  ve  yaz ayına bizi ulaştıracak olan bu sayılı özlenen bahar günlerinde,  biraz da Sinema üzerine yazmak istiyorum. Vizyondaki
X-Men Başlangıç:  Wolverine'a gidecektim bugün sözde...  Ancak heyhat!  Zamansızlık + Depresyon.
İyisi mi Sinan Çetin'in seneler boyunca çekimlerini sürdürüp,  güç bela ancak 2007'de vizyona girebilen  Romantik filminden bahsetmek...
(Nerden aklıma geldiyse şimdi?)


Bir sinema salonunda,  çoğu zaman yaptığım gibi  tek başına gidip izlediğim bu filmde,  psikolojik gerginlik anlamında öyle sahneler vardı ki,  bazı insanlar ortamı derhal terk etti.  Filmden sonra izleyiciler ne yazmış diye sözlüklere baktığımda bazı eleştirilerle karşılaştım. Mantıksızlığından dem vuranlar olmuştu,  kötü demişlerdi vs...

Tipik Sinan Çetin tarzı bir yapımdı bence.  Bu adamın kendine özgü fantastik bir sinema dili var  ve filmlerine de -doğal olarak- yansıyor bu fantazi anlayışı.  Amerikan filmlerinden  (özellikle yönetmenin gençlik dönemi Amerikan filmlerinden),  Hollywood film klişelerinden de besleniyor bu anlayış.  Bunu daha önceki filmlerinden  Komiser Şekspir'de de görmüştük.

Vizyona girdiği dönemki bir sözlük yazımda şöyle demiştim:

"Romantik, içinde mantık aramanın son derece mantıksız olduğu bir film.  Fantazileri uğruna kendilerini hiç etmeyi  veya öldürmeyi seçebilen adamların anlatıldığı bir yerde neyin mantığı aranıyor, bilemiyorum.  Üstelik bu bir Sinan Çetin filmi! (Sinan Çetin'i küçümsediğim için demedim.  Sadece adamın kendine özgü fantastik bir tarzı var,  üstüne bir de Amerikan sosunu ilave ederek ürünlerini piyasaya sunuyor.)

Komser Şekspir'i anlamış olanlar;  bu tuhaf Amerikan soslu fantastik sinema anlayışı ile tanıştıklarından, Romantik filmini de mantığın bir kriter olarak ele alınmadığını bilerek izleyeceklerdir. Yalnız bu filmde Sinan Çetin kendini de aşmış  (tarzının gereksiz de olsa altını üstünü çizme konusunda)  ve bu tarzdan hoşlananlara hoş kareler sunmuş. Hoşlanmayanlar içinse boktan bir şey yapmış elbette.  Sonuçta sinema bir sanat dalı olduğundan;  iyi sinema/kötü sinema kavramı da kişiden kişiye ve beklentilere göre değişebiliyor.

Filmden kısa notlar olarak denebilir ki içinde yoğun bir cinsellik ögesi var,  hem konuyla alakalı  hem de alakasız/bağımsız olarak.  (Sinan Çetin'in reklamcı olmasının bununla bir alakası var mı acaba?)
"Oyunculuk yok"  denmiş bazı yorumlarda.  Bence Teoman şarkıcılığından çok daha fazlasıyla katılmış bu filme...
Okan Bayülgen ise  Okan Bayülgen olduğunu unutturacak kadar iyi oynamış.  Eğer insanların dış görünüşleri estetik ise,  ses tellerinden çıkandan da bu kriteri bekleyenlerden değilseniz; Yasemin Kozanoğlu bile iyi olmuş  -ki ben kendisinin gereksiz manken oyuncu kontenjanından kadroya alındığı gibi bir önyargıyla gitmiştim filme-.  Bir de filmin onca yıllık tarihini ucundan köşesinden takip edenler anlayacaktır ki konusu defalarca yazılıp çizilip değiştirilmiş,  nerden nereye gelinmiş.  Zaten castingde  ilkin Okan Bayülgen'in adı geçmesine rağmen Teoman'ın daha uzun sahnelerinin olması bile bunu kanıtlıyor."