30 Nisan 2009 Perşembe

AF  ve  Terör

Türkiye'de ne zaman  AF  konusu ciddi bir biçimde kulislerde konuşulmaya başlansa, en olumlu havanın oluştuğu dönemde mutlaka Doğu'dan topluca şehit olma haberleri gelir.

PKK ile en geniş kapsamlı ateşkesin yapılması planlanan ve önemli bir af düşünülen,  PKK'nın da bu affı istediği bir dönemde;  Özal'ın ölümünden bir ay kadar sonra,  Bingöl'de  33 askerin şehit olması olayında görüyoruz daha önce bunu.
Bu kanlı olaydan sonra af işi rafa kalkmış,  Türkiye hain saldırıya
silahlı çatışmalar ile karşılık vermişti.

33 askerin öldürüldüğü bu olayın,  sonradan,  Askeriye içerisinde savaşın bitmesini istemeyen komutanlarca planlanmış bir tuzak olduğu yönünde canlı şahitlerin de anlatımlarıyla ciddi bazı şüpheler oluştu.
Ne var ki olayın üstü kapatıldı. Taa ki Ergenekon gelişmelerine kadar:

"Ergenekon yapılanması içerisindeki bazı isimler,  33 askerin şehit edilmesi için PKK içindeki kişilerle irtibata geçmiş.  Bingöl'de 33 askerin şehit edilmesi emrini Ergenekon vermiş,  Şemdin Sakık da talimatı yerine getirmişti."
---

Şimdi, tam da yeni bir terör affının uzun süredir konuşulduğu, olumlu havanın tesis edildiği,  DTP'nin de aftan yana olduğu ve PKK'nın silahlı eylemlerini bıraktığı şu dönemde gene benzer bir şey oldu.  Bir mayın tuzağı ile 9 askerimiz daha öldü.  Diyarbakır'ın Lice ilçesi kırsal kesiminde mayın patlaması sonucu 9 askerimiz şehit düştü.
Aileleri acılı.  Toplum olaraksa tepkiliyiz.

Ve -zannediyorum-,  af işi gene rafa kalktı.


Görünüşe aldanmayın.  Türkiye'de sıklıkla  "af"  lafı telaffuz edilir, sıklıkla aflar çıka-da-bilir.  Ancak devletimiz daha çok hırsızlarla tecavüzcüleri affediyor,  bir de ilişki içerisinde olduğu mafyayı...
Terör affı dedikleri ise neredeyse tamamen siyasi şov amaçlı, Batı'nın baskısıyla yapılan göstermelik şeyler...  Veya teslim olan PKKlıları, sonrasında bu sefer de PKKlıları öldürmek için kullanıyorlar anladığım kadarıyla...

Hiçbir zaman gerçek bir af ve terör konusunda gerçek bir düzenleme olmadığı için de,  askerleri her daim gündemde ve yüreğimizin ta içinde tutacak olan terör de bitmiyor/bitirilmiyor.  Bu konuda içeriden gelen destek dışarıdan az olmasa gerek ki, bunca senedir böyle geldi böyle gidiyor.

İnsanın aklına ister istemez şöyle bir soru gelmekte:
"Her şey bu kadar tesadüf olabilir mi?"


not: Kısa bir süreliğine seyahat sürecinde olacağım. Müsait olursam buralardayım, olmazsam haftaya görüşürüz.

27 Nisan 2009 Pazartesi

 Gündemdekiler  (Nisan 2009)-3

Bu Nisan ayının olaylarını da yaz yaz bitiremedik doğrusu ;)
Şimdi kısa kısa yeni gelişmelere bakalım:


Nisan'da havalar bir sanki bahar gibi oldu kazaklar kalktı,
bir sürekli yağmurlar yağdı.
Sonra hava bir anda soğudu,  kaldırılan montlar tekrardan çıkarıldı. Yağış durumu güzeldi. Ekinlerin ve bazı bölgelerdeki mahsulün iki katına çıkacağı söyleniyor.



Özkök'ten sekiz saatlik Ergenekon ifadesi: Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök,  İzmir'de Ergenekon savcılarının sorularını tanık sıfatıyla yanıtladı.  Soruşturma ve dava devam ettiği için içerik hakkında bilgi vermeyen Özkök,  objektif davrandığını söyledi.



Katil zanlısı Cem Garipoğlu'nun babası Mehmet Nida Garipoğlu tutuklandı.
İstanbul'daki kanlı Münevver Karabulut cinayetinde flaş bir gelişme yaşandı.
Nida Garipoğlu'nun elbisesinde bulunan kan lekesinin Münevver Karabulut'un kanı ile eşleştiği tespit edildi.

"Cinayete iştirak ettiği"  iddiasıyla  Polis tarafından İstanbul Adliyesi'ne getirilen baba,  savcılık sorgusunun ardından sevk edildiği  İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nce tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bu arada Ayşe Arman,  Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili bir yazı yazdı:    "Sizin çocuğunuzun kafası çöpten çıksa n’apardınız?"
Bu yazı nette epey ilgi buldu, tartışıldı.  Celalettin Cerrah'ın dava hakkındaki yanıtları ve kanlı olaylar karşısındaki genel tavrı sebebiyle "Celalettin Cerrah görevden ayrılsın kampanyası" başlatıldı.




Necmettin Erbakan'ın cezası ve siyasi yasakları kalktı.
Hasta ve yaşlı Erbakan İslam ülkeleri ziyaretlerine İran'dan başladı.
(bkz:  ERBAKAN)


Taraf gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı  Alperenler'den dayak yemiş...




İlker Başbuğ kendisinden beklenen açıklamayı yaptı ve Ergenekon kazılarında bulunan silah + cephanelerin TSK'ya ait olmadığını belirtti.
"Boş law silahını kim gömer?"  diye bir soru da yöneltmiş kendileri.


Adalet eski bakanlarından Hikmet Sami Türk'e suikast girişiminde bulunuldu. Eski bakan yara almadan kurtuldu.




RTE,  Obama'ya 24 Nisan 2009 tarihli konuşması sebebiyle sert çıkmış.
RTE'nin sert çıktığı ifadeleri (Yorumsuz) şöyle:

_Okşanacak ülke değiliz.
Türkiye el bebek gül bebek okşanacak  veya aldatılacak bir ülke değildir.
_İlgisiz ülkeler durumdan vazife çıkartmaktan vazgeçsin.





Bunlar da ayın ilginç haberleri:

* Antalya'daki kadınlar,  kendi semtlerinde bir  Kadın Sığınma Evi  açılmasına tepki gösterdi ve gösteri yürüyüşü yaptı. Huzurlarının bozulacağı iddiasıyla...


* İstanbul Valisi Muammer Güler ve  Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah:
Beraber bir basın toplantısı düzenleyen bu ayrılmaz ikili, "Bostancı'da üç kişinin ölümü, yedi kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ev baskınında güvenlik zaafiyeti olduğu iddiasını reddetti ve operasyonun şahane bir biçimde gerçekleştiğini" belirtti.
Uzun süredir izlenen bir örgüt üyesinin yakalanması amacıyla başlatılan  ve
'6 saat süren' operasyonda:  Bir emniyet amiri,  "Ne oluyor?" diye bakınırken vurulan çevredeki bir genç  ve başlangıçta sağ olarak ele geçirilmek istenen zanlı öldü.  Yedi kişi de yaralandı.
Zanlı sokakta yalnızken yakalanabileceği halde  evinin basılması,  güvenlik şeridinin yakınında yüzlerce meraklının birikmesine izin verilmesi  ve şeridin geç kurulması,  olayı izleyen sade vatandaşlardan birinin vurulması, apartmanın operasyon öncesinde boşaltılmaması,  binanın elektrik ve doğalgazının kesilmemesi gibi gerekçelerle basında operasyon eleştirilmişti.


* Tarık Akan  büyük bir şaşkınlık yaşattı bu ay içinde bana. 12 Eylül'de şahit olduğu ve yaşadığı işkenceler ile baskıları yazdığı "Anne Kafamda Bit Var" kitabını okumuş ve çok etkilenmiş biriyim. Yalın ve akıcı bir anlatımla, 80 darbesini ve dönemin hapishane koşullarını aktarmıştı. Ben de biyografi tarzı eserleri seven biriydim. Lakin bugün aynı Tarık Akan'ın kalkıp bir zamanlar bütün doğallığıyla eleştirdiklerini pamuklara sarması?... Ne bileyim, tuhafıma gitti işte.

.

26 Nisan 2009 Pazar

 ERBAKAN


Neredeyse tamamen affedildi.
O da n'apsın? Bunca çileli geçen ev hapsinden sonra  dünya seyahatine çıkmaya karar verdi.  Yaşlıydı, hastaydı,  ve aslında yaşlılığı sebebiyle Cumhurbaşkanı tarafından affedilmişti ama olsun. Öyle yüce, öyle büyük bir insan ki gene misyonlarını unutmadı Erbakan. İran'a gitti Nisan ayında.


"En yüksek seviyedeki kimselerle  en samimi şekilde görüşmeler yapacağını,  İran Parlamentosuna  ve  İran Dini Lideri Hamaney başkanlığında toplanan dini liderlere hitap edeceğini"  açıkladı Erbakan. Sonra haberlerden öğrendik ki,  İranlı yetkililer resmî bir davetin söz konusu olmadığını, gerçekleşenin özel bir ziyaret olduğunu belirtmiş. Olsundu;  bizim hocanın azıcık sallamayı sevdiğini herkes bilir.

Şöyle demiş Hakkı Devrim bu gezi hakkında:

"Gulu Gulu Erbakan Hazretleri  bavul dolusu ilacını da yanına alarak, bir uçağa atlamış ve İran'a uçuvermiş. Ahmedinecad'ın, demiş;  Hamaney'in, demiş;  Rafsancani'nin, demiş;  Ayetullah Kharazi'nin davetlisiyim, demiş... Der,  başladı mı tutamaz kendini.
...
Bu daha işin başı!  Daha dün yürümekte güçlük çeken adam,  siyaset yasağı kalkar kalkmaz uçağa atladığı gibi Tahran'a gidiyor.
Şenlik başlıyor demektir."
(Radikal,  14 Nisan 2009)


Siyaset sahnesine girişinin çok öncesinde,  TOBB Sanayi Dairesi Başkanlığı yaptığı dönemlerden beri yolsuzluk olaylarının içinde Erbakan.  Birkaç kez  Mesaj TV'deki söyleşilerinde, şahsi yalısındaki ev hapsi dönemlerinde izlemiştim kendisini. Hemi de canlı yayında!  Adam sadece siyasi lider gibi değil, sanırsın kont.  Öyle bir evi ve yaşantısı var.


DİP NOT : Aman dikkat! Hocanın sevenlerini kızdırdıysak, incittiysek günahımız affola!  Zira seveni çok bu tonton ihtiyar amcanın.

Bir zamanlar Çiller'in akıl hocası,  şimdinin Fethullahçı Zaman yazarı Prof. Dr. Mümtaz'er Türköne,  bir ara Erbakan'ı  "Demokrasi tarihimizin beş büyüğünden biri"  olarak ilan etmişti.  "Kanlı da olsa geleceğiz, kansız da olsa..."  demiş Erbakan  ve  "demokrasi"!
Sevginin ve biatın bu kadarına pes doğrusu.




--- AĞUSTOS 2010'da gelen EKLEME: ---

Necmettin ERBAKAN yeni bir parti kurma arefesinde.
İsim olarak "Huzur Partisi" düşünülmüş. Saadet Partisi'ne olan desteğini çekmeye karar veren hoca, 40 yılı bulan siyasi hayatında Milli Görüş çizgisindeki bir diğer akıma start vermiş olacak böylece.
Ne diyelim? Bu yaşta, hırsın böylesine?... Nerde duracağını bilmeyen at gözlüklülere?...
Bu arada oğlu Fatih Erdoğan da bir şovalye olarak medyadaki beyanatlarında döktürmekte.  Kızları ve damatları ise koltuk arayışlarında... Yazık.

25 Nisan 2009 Cumartesi

 Gündemdekiler  (Nisan 2009)-2

.
Beykoz Poyrazköy'deki, Bedrettin Dalan'a ait vakıf arazisinde yapılan kazılarda çok sayıda önemli silah bulundu. Silahlardan anlamadığım için pek anlam veremiyorum ama çok sayıda law silahı olduğu söyleniyor. Mühim bir silah olsa gerek ki en çok ondan bahsedilmekte.

Arazisinde tespit edilen bu yeni Ergenekon Cephaneliği hakkında, hafta içi Amerika'dan yaptığı telefon bağlantılarıyla kendini savunan Bedrettin Dalan,  "Araziyi uzun zamandan beri Askeriye'nin kullandığını" belirtti.  Basında ise çıkan silahların Kara Kuvvetleri envanterine ait olduğu söyleniyor.



Ermenistan sınır kapısının açılması  yönünde girişimler sürüyor.  Beri yandan Azerbaycan ayak biliyor, Türkiye ise Karabağ'ı bir ön şart olarak öne sürüyor. Dış İşleri'nin meseleleridir.  Bendeniz,  Azerbaycan'ın KKTC'yi tanımadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım mesela.  KKTC'deki Türkiye hakimiyetini de desteklemiyormuş bu dost ülke.  Acaba biz senelerdir  "Azerbaycan ne der buna peki?"  diye neden hassaslanıyoruz dış ilişkilerimizde?  Orası da ayrı bir soru işareti.
(Bu arada flash haber:  Azerbaycan tepki olarak doğalgaza zam yapmış!)




Obama,  24 Nisan tarihli konuşmasında,
1915 olayları için şu ifadeleri kullanmış:
"20. yüzyılın en büyük gaddarlıklarından biri", "Gaddarlık ve ölüm yürüyüşü",
"Büyük Felâket  (Meds Yeghern)".

Ankara sözüm ona köpürmüş bu konuşmaya. Oysa adam görüş açısını Türkiye'deyken de belirtmişti.





Genelkurmay Başkanı  İlker Başbuğ Harp Akademileri Komutanlığı'nda yaptığı, pek çok alıntılarla bezediği söylenen, yıllık değerlendirme konuşmasında (14 Nisan),  "Türkiye halkı" ifadesi üzerinde durmuş. Medyada ne kadar köşe yazarı ve gazeteci varsa bu konuşmayı yorumladı haftalarca.
9 televizyon kanalından naklen verilen bu konuşmanın 2-3 gün ertesinde ise bizzat Genelkurmay Başkanlığı tarafından, "Türkiye halkı" diye bir açılımın olmadığı duyuruldu.

Askeriye ve devlet yönetimindeki bu genel açılımlar  ile  hoşgörü hakkında
en kısa ve öz yoruma  Sevan Nişanyan'da denk geldim.  İlgili makaleden:
"Bunu yaptıktan sonra,  ister ensesinden vurup asit kuyusuna at,  ister atmayıp besle, ne fark eder ki?  Bugün konjonktür yumuşamadan yanadır, soft hakaretle yetinirsin;  yarın rüzgâr döner,  hepsini birden toplar itlaf edersin.  Karşındakini –ki kendi vatandaşındır- insan yerine koymadıktan sonra,  dişini sıkıp bir müddet 'hoşgörü' numarası yapmışsın kimin neyinde?"
http://www.taraf.com.tr/makale/5128.htm




Bir de "polis dipçiği" olayı yaşandı bu hafta:
"DTP'ye yönelik yapılan operasyon ve tutuklamaların protesto edildiği Hakkari'de karışıklık çıktı. Olaylar sırasında 14 yaşındaki bir genç başından yaralandı. Uzaktan çekilen görüntülerde bir polisin yakaladığı çocuğa elindeki silahla sürekli vurduğu görüldü. Yaralı çocuk vatandaşlar tarafından hastaneye götürüldü. Durumu ağır."
(Radikal,  23 Nisan)



Baykal gene köpürmüş. Kim bilir bu sefer niye? Söylendiğine göre bugünkü sinirlenme mesaisini, Obama'nın konuşması üzerine yönlendirmiş.
Baykal'ın köpürmesi bile bana gerçeğin aslında Türk tezi olmadığını düşündürmeye yetiyor. Zira son bilmem kaç senedir  ne kadar yanlış ve karşı çıkılması gereken şey varsa Baykal ona taraf oldu.

Bu konuyla ilgili zaman ve imkân bulursam yazmaya devam edicem önümüzdeki günlerde.



.

22 Nisan 2009 Çarşamba

 Cem  YıLMaZ


Aniden reklamlarda Cem Yılmaz'a denk geldiğimde bir durup düşünme ihtiyacı hissediyorum, "acaba bu hangi markanın reklamıydı?" diye... Benim gibi çok az televizyon izleyip, ekranı geriden takip eden biri için çok hızlı işleyen biri Cem Yılmaz.   Bugüne kadar oynadığı dizi halindeki reklam filmlerini saymaya çalışalım:
Telsim, Doritos, Opet, Avea, uzunca bir süredir de Türk Telekom... Arada atladıklarım bile olabilir.
  (Edit 2014:
İş Bankası, Pepsi ve Axess de eklendi listeye.)


Uzatmayalım,  çok sayıda reklam filminde oynadı bugüne kadar. Özellikle  G.O.R.A.,  Arog,  Hokkabaz gibi sinema filmlerinin tanıtımı için adeta bir seyyar satıcı gibi ekranları dolaştı.

Popüler kültür hayatımızda dönem dönem büyük yer işgal eden böyle bazı ünlülerimiz var bizim.  Bu kişilerin ortak noktaları, (sanırsınız)  WC/helâ'ya giderken bile bir basın açıklaması yapma ihtiyacı içerisinde olacak kadar  medya maymunu  olmaları ve kamerasız yapamamaları, kameralara adeta aşık olmaları, kolay kolay vitrinden ayrılamamalarıdır. Özellikle bir dönem Sibel Can, ardından uzunca bir dönem  Hülya Avşar'ın  benimsediği bu yaklaşımı,  son zamanlarda  Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar da benimsemişe benziyor.  Bana mı öyle denk geliyor bilmiyorum ama  ne zaman televizyonu açsam  veya  elime renkli bir gazete geçse,  o dakika derhal bu kişilerle karşılaşıyorum.


Zamanında Türk medyasında şöyle bir duruma şahit olmuştuk:
Çok önemli bazı olaylar ve gelişmeler olurken (olumlu/olumsuz), Mavi Akım gibi  büyük yolsuzluk olayları olurken  ve  birileri bunlara dair belge ve bilgilerini ortaya dökerken,  (henüz AKP'nin iktidarda olmadığı yıllardan bahsediyorum);  çok önemli ve değerli fırsatlar kapımızdayken,  tehlikeli ve yasa dışı örgütlenmeler  milliyetçilik maskesi ardında gizli ve yok edici işler yaparken... Evet tüm bunlar olurken...  Türk Medyası  asıl haberleri olanca gücüyle sakladı.  Vitrine aldatma/aldatılma  ve kadın hikayelerini koymak suretiyle başarmışlardı geçmişte bunu.   Bir ara,  hamilelikleri sırasındaki cinsel hayatlarını bile haber bültenlerinden öğreniyorduk bazı ünlülerin.  O kadar yoğun bir bombardıman ve saçmalık hali yani... Okumuş-Yazmış olmakla övünen çok bilmiş kesim de ilgisiz olunca,  içeride ve dışarıda çok önemli olaylar olurken bizler adeta devekuşu gibi kafayı toprağa gömmüştük. Ve 'Haberler' yoğun biçimde bu tarz özel hayat zırvalarından oluşuyordu.   Böylesi müsait bir ortamda magazin de sınırlarını genişlettikçe genişletti tabii.

Kimilerine göre,  eğer MHP yönetimi sağ duyulu ve soğukkanlı davranmamış olsaydı;  bazı çevreler geçmişteki 80 darbesi üzerine kafa yormamış ve muhasebesini yapmamış olsaydı; ihtilâle ve emekli paşalara karşı belirgin şekilde mesafe koymuş olmasalardı;  ülke çapında büyük karışıklıklar yaşanabilirdi. Nitekim Danıştay Katliamı da,  çeşitli cinayet ve gösteriler de aslında ortamı hazırlamak için planlı şekilde gerçekleştirilmişti. Ancak olmadı.  Fakat bu "Bitti" demek değil,  gene darbeyi deneyeceklerdir.  Kendi çıkarları için herşeyi göze alacaklar kadar,  rahatın adeta battığı insanlar da var şu dünyada. Ve anladığım kadarıyla onların ülkemizdeki sayıları azımsanacak boyutta değil.


Her neyse.  Şimdi bütün bunların Cem Yılmaz ile ne alakası var tabi.  Böyle farklı konuları birleştirmeyi seviyorum sanırım. Popülerlerimizin çoğu boş konuşmalarının, merkez medya tarafından delicesine pompalanması suretiyle yıllarca uygulanmış olan dikkat dağıtma tekniklerinden,  geçmişte fazlasıyla tiksindiğim için;  bugün tekrar aynı ruh ve ortamın yaratılması ihtimalinden bile rahatsızlık duyuyorum belki de...  Hele ki erkeklerin yerli-yersiz bu kadar mikrofonlara atlamaları, görsel açıdan da rahatsız edici bir durumken.  Dahası ünlülerimizin modern kavun-karpuz satıcılarından farkı yok gibi bazen.
Yeni bir projeleri olduğunda,  yeni bir film/albüm/konser olayı mesela;  hoooop kameraların önüne  hoooop televizyon kanallarına atlayıp tek tek geze geze, araya skandallar karıştıra karıştıra,  'tanıtımlarını' yapıyorlar.
Cem Yılmaz hakkındaysa şöyle düşünmeye başladım artık:



Gora'da canlandırdığı 'halı satıcısı'nı hicvetmiyormuş; meğerse kendi tüccar zihniyetini komikleştirip bizlere izlettiriyormuş bu adam. Ki oldukça başarılı bu konuda. Güldürme yeteneği üzerine fazlaca konuşulurken, muazzam ticaret kafasının göz ardı edildiği düşüncesindeyim.

Her Allahın günü reklamlarda, bültenlerde, yazılı neşriyatta filan eleştirilemez deha olarak gördüğümüz Cem Yılmaz  yeterince yıldırmış durumda diye düşünüyorum.   Yahu bu nasıl bir ülkedir ki aynı ünlü, hem de peş peşe seneler içerisinde,  çok çok büyük pek çok markanın reklam filminde seri şekilde yer alabiliyor?  Dünyada da ünlülerin reklamlarda kullanılması diye bir şey var,  ama bu şekilde değil.
Neyse.  En son Anadolu rock ve Anadolu ezgilerini aşağılayan bir stand up gösterisine de kahkahalarla gülenleri gördükten sonra, artık daha da fazla genleşmemesini temenni ediyorum.


 Fethullahçılar ÇYDD'ye karşı












Zaman gazetesinin yeni reklamları ile karşılaşmışsınızdır.  Son dönemde ekranlarda ve sokak afişlerinde gördüğümüz bu reklamlardaki mesaj şu:
İnsanları "dinci", "laik", "solcu", "sağcı", "milliyetçi", "Satanist" gibi yaftalarla damgalamıyoruz.  Demokrasiden yanayız ve toplumun birlik içerisinde, inançlarında özgür olarak yaşamasını istiyoruz.

Verilen mesaj afilli.  Lakin gelin görün ki bir mesaj ancak bu kadar havada kalabilir. Hani Hürriyet gazetesinin "İnsan Haklarına saygılıyız" mealli reklam serisi bile bu kadar sırıtmamıştı.
-------------------------------------------------------------------------------


Zaman ve türevi medya kuruluşları,  Ergenekon konusundaki tavır ve haberleriyle  son dönemde basında bir denge unsuru oldu. Bir yanda kuyruk acısı içerisindeki Doğan Medyası ve onun statüko destekçisi amiral gazetesi Hürriyet;  diğer yanda yıllardır askeri kaynaklar ile uyum içerisindeki Uğur Dündar gibi göz önündekilere nispet,  "Ergenekon meselesi" diye bir şey olduğunu ve bunun bazı ciddi temelleri olduğunu topluma öyle ya da böyle duyurdu.

Ne var ki atasözünde dediği gibi,  "Can çıkmadan huy çıkmaz".
Senelerden beri Fethullahçı çevrenin  ÇYDD, TEGV,  Aziz Nesin-Ali Nesin'in kurmuş oldukları vakıf  ve  Matematik kulübü gibi kimi oluşumlarla bir alıp veremediği var adeta.  Ergenekon'un 12. dalgasındaki gelişmeler sırasında
bu damar tekrar su yüzüne çıktı.
En az kendilerinin  (Fethullahçıların ve Nurcuların)  şikayet edip yakındıkları iftira silahı ile,  uydurma bilgiler niteliğinde olan saçma sapan argümanlarla,  kişilerin seçim hakkına saygı duymak bir yana adeta hedef göstererek, yıllardır bu oluşumlar hakkında gerçekliğini sorgulamadan veya cevap hakkına saygılı olmadan kamuoyuna bir takım bilgiler yayıp duruyor,  adeta kin kusuyorlar.

Peki Fethullahçıların mevzuları nedir?  Hınçları niyedir?


Eğitim alanında ve gençler üzerinden oluşturulan sosyal topluluklar projesinde Fethullahçılar,  kendi yaptıklarının benzerini yapan;  ancak herhangi bir dini içerik üzerinden değil laik esasa uygun olarak bunları yapan girişimlere dayanamıyorlar.
Radikal 2'de yayınlanan yazısında  Ahmet İnsel  soruyor:

"Sünni misyoner cemaatleri, kendi yaptıklarının aynısını ama herhangi bir dini tebliğ amacıyla değil, laik tebliğ amacıyla yapan girişimlere çok kızarlar. Aynı alanda kendilerine rakip gördükleri için mi? Karşılıklı siyasal husumet nedeniyle mi? Herhalde her iki nedenden dolayı ÇYDD gibi bir kuruluşu hedef tahtalarına yıllardır yerleştirdiler."



Daha önceki bir yazımda  (bakınız: Gündemdekiler-Nisan 2009),  "dinci kesimin demokrasi yalanları"ndan biraz bahsetmiştim. Hançer gazeteleri olan Zaman'ın çekirdek kadrosuyla iletişim haline geçtikçe, bu yapay anlayışa şahit oluyorsunuz zaten.

Ne var ki Türkiye'de gereksiz bir Nurcular tartışması  (Hasan Celal Güzel'in ağzıyla, "mugalâtası") var.  Sürekli Fethullahçıları eleştirmekle ve tespitler yapmakla meşgul bazıları... Oysa Nur Cemaati ve Fethullah tarihte bir ilk değil.  Benzerleri  ("Artık zaman değişti. Belirli zaman aralıklarıyla Tanrı yeni insanlar seçer, onlar Kutsal kitabı yorumlar" tezi,  Kutsal Kitap okumalarının bırakılıp insan yazımı kitapların okunması,  hızla yayılmaları,  sosyal örgütlenme şekilleri,  söylemleri, bağlantıları vs)  açısından tarihte örnekleri olmuştur. Özellikle Yahudi inanç tarihinde etkili örneklerini bulacağınız bu tarz cemaatler;  ticaret alanında örgütlenmiş,  toplumların yenilik ihtiyacına,  var olan sistem içerisinde çıkış bulamadıkları geçiş dönemlerinde ortaya çıkmışlardır.  Nurcular da bu dinsel yaklaşımın Anadolu toprakları üzerinden yayılan yeni bir denemesi.

Her defasında neyin ne olduğunu tespit için Amerika'yı keşfetmek isteyenlere selam olsun.  Yine de insan absürd durumlara gülmüyor değil.  Hakkında onlarca MİT ve İstihbarat raporu olan Fethullahçıların,  ve yayın organları olan Zaman'ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı'nın;  başkalarını  (Türkân Saylan'ı mesela)  karalamak için bir takım  MİT raporlarını  çarşaf çarşaf sergileme ihtiyacı duyması gibi...


EK:  Radikal 2'deki ilgili yazının altına düşülen bir okur yorumundan kısa alıntı yapmak isterim burada:
"Zaman ve Ekrem Dumanlı'nın kendilerinden olmayanlara, kendilerine benzemeyenlere karşı Hürriyet'leştikleri tek örnek değil tabi. Teşekkürler Ahmet İnsel. Yeri gelmişken ifade edilmeli ki, Türkan Saylan ve ÇYDD'ye yönelik yapılan operasyona tepki, Türkan Saylan ve ÇYDD'nin Atatürk İlkelerine uygun nesiller yetiştirme çabasından ötürü değil; gerçekten samimi bulundukları, yokluk içindeki insanlara ulaşabildikleri  ve Cumhuriyet mitingleri sırasında  "Ne darbe ne Şeriat!" diyebildikleri ve kimi platformlarda ırkçılığa karşı durdukları içindir."   (blueknife)

20 Nisan 2009 Pazartesi

Gündemdekiler  (Nisan 2009)


5 Nisan 2009-Pazar akşamı ABD başkanı Barack Obama Türkiye'ye geldi.  Ertesi gün Meclis'te bir konuşma yapan Obama,  iktidardan gayrı muhalefet partileriyle de görüştü.
Söz konusu muhalefet liderleri arasında DTP başkanı Ahmet Türk de olunca ilginç bir görüntü ortaya çıktı. Böylece RTE'nin elini dahi sıkmadığı, parlamentoda bulunuyorlar diye askerlerin Meclis'e gelmedikleri bir partinin  (DTP oluyor bu),  liderini kâle almak da ABD Başkanına düştü. Askeri üst rütbe,  Obama'nın hatrına Meclis'teki konuşmasına izleyici olarak katılım gösterdi.



Obama gitti,  DTP  apar topar çuvallandı.  Obama Türkiye sınırlarından çıkar çıkmaz başlayan soruşturmada DTP'nin kadroları toplanmaya başladı.





Cemil Çiçek  (Hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı), belediye seçimlerinde DTP'ye oy veren doğu illerindeki halkı hakir gördü ve adeta "hain" ilan etti. Şu tesadüfe bakınız ki, bir başkaları da bu ülkede AKP'ye oy veren seçmen için aynısını düşünüyor.




Engin Çeber ve işkence - 28 Eylül 2008 tarihinde, kimlik kontrolü yapan polislerce göz altına alınan,  DHKP-C üyesi olduğu söylenen Çeber'in,  cezaevinde gördüğü işkence ve kötü muamele sonucu ani ölümü hakkında görülen bu ayki davada, cezaevi ve karakol içi güvenlik kamera görüntüleri izlendi.  Mahkemede kız kardeşinin gardiyan olan bir sanık tarafından elle taciz edilmesi haberleri gazetelere yansıdı. Beri yanda Dink davasında  Yasin Hayal ve yandaşlarının Rakel Dink'e küfürleri vardı.




Ergenekon-Türkan Saylan gerginliği devam ediyor.  Hatta 12.dalgaya "Türkân Saylan Dalgası" bile denebilir.  Ergenekoncu medya, bu bulunmaz nimetin üstüne mal bulmuş magribi gibi atladı tabi.
Bu arada, Ergenekon davasına Uğur Dündar ve Star Haber'den daha çok zarar verdi dinci kesim.  Türkan Saylan'ın evinde arama yapıldığı bilgisiyle yetinmeyip bir de yalan ve uydurma haberler ile düşük yakıştırmalara boğuldular. Yazık.




Deniz Baykal,  Barack Obama ile yaptığı görüşmede, "Türkiye'nin AB yolunda desteklenmesini"  istedi. Her hareketiyle  AB reformlarının karşısında bir tıkaç gibi duran CHP'ye yaraşır bir tavırdı bu da.



Ergenekon'da 12. dalga kapsamında  bazı Prof.lar ve üniversite rektörleri gözaltında.  İçlerinden biri taaa Ecevit'in sağlığında adamı öldürmeye çalıştığı iddia edilen bir hastane rektörü!  (Mehmet Haberal)
Askeri darbecilerin Ecevit'i sevmediği ve göndermeye çalıştığı,  TÜSİAD'ın da o dönem buna destek verdiği senelerden beri yazılıp çiziliyor zaten.  Bu arada Demirel,  söz konusu rektörlerden yana tavrını koyarak statikocu kişiliğini bir kez daha sergilemiş oldu.


Dinciler ve Fethullahçılar,  Türkân Saylan ve ÇYDD'ye karşı yürüttükleri karalama kampanyası ve yakışıksız tepkileri ile bu işi yüzüne gözüne bulaştırdı.  Tüm bunlar ve onların "demokrasi yalanları" değil de,  asıl acıklı olan bu ülkede demokrasinin İslâmcılar ve muhafazakârlar tarafından savunulması.






Cem Yılmaz ve reklamları  iyice baymaya başladı. Bana öyle geliyor artık. Metinleri ve çıkış fikirleri güzel olanlar bile,  artık eskimiş olan ve her yerde karşımıza çıkan CMYLMZ suratının sıkıcılığını örtemiyor.
(bkz: Cem Yılmaz)



Nisan 2009'un diğer gelişmeleri için bakınız:

17 Nisan 2009 Cuma

 Türklerde Çene İshali

(Bu yazı sosyal gözlem, medya, seks ve Türkiye'deki akademik eğitim üzerine bir denemedir.)

Üniversitede Temel Matematik/ Calculus derslerine giren bir hocamız vardı. Adamı Okan Bayülgen'e benzetirdik. Benzerlik bu ya, tipten gayrı bizim hoca da deli gibi sigara içerdi. Dersin ortasında anlatımı kesip pencerenin kenarında sigarasını yakıp düşüncelere daldığı çok olurdu. Bazen bu anlarda sinirli sinirli dönüp sınıfa söylenirdi. Doktorasını da mastırını da Amerika'da yaptığını, Türk genci kadar boş konuşan bir üniversite gençliğine hiç rastlamadığını söyler,
neden böyle olduğunu kendince sorgulardı.

Son sınıfa geçtiğimizde,  biraz sinirli ama önemli ve değerli bir başka hocamız da  Türk gencinin bu bitmek bilmez  çene muhabbetinden  şikayet etmişti.
"Bir de İtalyanlar böyle!" derdi.
Bense kütüphaneler üzerine yoğunlaşmaya başladığım bir dönemde rastlaştım bu sorunla.


Bizdeki kütüphaneler önemli sayıda gencin sohbet mekânı adeta.  Ne bitmek bilmez  ne yersiz bir geyik ve sohbet eğilimiyse bu artık!  Sınır tanımıyor.
Kabul etmek lazım ki son yıllarda büyük üniversitelerimizde önemli değişimler oldu.  Paranın ve  paralı eğitimin meyvelerinin akmasıyla,  kampüsler eskiye nazaran "geliştirildi".  Kafeler,  açık-kapalı bir sürü  sohbet ve toplanma mekanları yapıldı.  Bu imkanlara rağmen  hâlâ kütüphanelerde  kakara kikiri kahkahalar ve yüksek uğultular arasında kitap okumaya çalışmak,  özellikle bazı üniversite kütüphanelerinde durumun ciddi boyutlarda rahatsız edici olması gerçekten acıklı.  Kaldı ki bir üniversitenin aslında ne olduğunu/ne olmadığını,  en kestirme ve en iyi kütüphanesinden anlarsınız.



Medyaya bakınız. Televizyonlarda sesi yüksek perdeden çıkan ünlü şahıslarımızı dinleyiniz.
Mesela son dönemde "Yemekteyiz" diye meşhur bir program var.  Olayı şu:
Hayatında hiç karides yemediğini söyleyen bir insan buraya katıldığında, "Karides nasıl pişirilmeli?" konusunda vaaz vermeye başlıyor.  Ne yemiş  ne o yemeği yapmış  ne yanında bir yapan olmuş  ne de merak etmiş. Ama yarışmacılardan biri karides yaptıysa eğer, başlıyor "Aslında bu yemek nasıl pişirilmeliydi?" konusunda konferansa! Bilmediği yemek hakkında susma hakkını kullanmaktansa  milleti baymayı ve kendini
pek bir mühim göstermeyi tercih ediyor.


Ünlülerimize bakın.  Beğendikleriniz  veya  beğenmedikleriniz,  fark etmez. Çoğunun lafları ya bomboştur  ya da  üç tane mantıklı ve çelişkisiz cümle arka arkaya sıralanamamıştır.  Kameralara konuşmaktan düşünmeye zamanları kalmadığından, olağan bir hal almıştır bu durumları.  İzleyici de garipsemez, zira kendisi de  çene ishali  belasından muzdarip.

Tartışma programlarına bakın.  Çoğunda gene aynı.  Bilen de bilmeyen de konuştukça konuşuyor.  Yer yer sallayan sallayana!
İşsiz, emekli,  hayattan kopmuş,  asosyal, kahvehane çevresi ortamının;
her bir konunun uzmanı sohbetlerine girmiyorum bile.


Toplumdaki bu tepeden tırnağa gevezelik halini gören tanıdığım bir yabancı şunu söylemişti:
"Ne vakit seks yapıyor bu insanlar acaba?"

Öyle ya!  Biyoloji'den  İktisat araştırmalarına kadar,  "temel ihtiyaçlar" sayılırken sosyal ilişkilerin her zaman önünde yer alır cinsellik.  Türkler ise çene çalmalarıyla orantısız (ters orantılı) bir cinsel yaşam sürdürmekteler. Özellikle kadınlar.  Ve çoğu sorunumuzun bu orantısızlıktan kaynaklandığını düşünüyorum ben.

Bir de eskiden  "Kol kırılır yen içinde kalır"  diye bir yaşam felsefesi vardı. Susmak vardı.  Hep uçlarda yaşayan bir toplum olduğumuzdan, bu kez de susmayı kökten kaldırdık sanırım.
Bence bu hal 80'lerde başladı toplumda.
Özellikle yeni nesildeki genç kızlara bakın.
Bir de erkeklerin vurdumduymazlığına...
Aşkın ne kadar çeneye düştüğüne bakın.
Çöküş dedikleri bunun gibi bir şey mi acaba?

16 Nisan 2009 Perşembe

Deneme:  Türk Erkekleri ve Eş Seçimleri


Taraf gazetesi, haftasonlarında
K Dergisi'nin eski sayılarını veriyor. Saman kağıda basılı, soluk suratlarla bezeli sayılarından birini evirip çevirirken özellikle bir tanesi ilgimi çekti.  Şimdi yeri geldi, burada dergiden bir alıntı yapayım:

"Çirkin ve zarafetten yoksun bazı kadınlar,
övmeyi çok iyi becerdiklerinden ömür boyunca sevilmişlerdir."


André Maurois


Şimdi bu konuya girmek nereden aklıma geldi?

Bizim ülkemizdeki önemli (yani mühim) adamlara şöyle bir dikkatle bakın. Görürsünüz ki çoğunun eşi çirkin.  Sadece çirkin olsalar hadi neyse, üstüne bir de zevksizdirler. Giyim-kuşamlarına şöyle bir bakın. Sonradan görmelik değilse eğer, insanları kendinden tiksindirmeye çalışmaktan başka bir şey değil bu seçimleri.

Demek ki diyorum (ya da galiba), yukarıda tırnak içindeki sözden hareketle,  bizde erkekler daha daha pohpohlanmak istiyor; yetersizliklerinin yüzlerine vurulmasından nefret ediyor,  hatta korkuyorlar.  Veya şundan da kaynaklanıyor olabilir:
Bizde erkekler illaki yularından biri çeksin istiyor sanırım.  Zaten çoğu ya annesinin  ya da  eşlerinin bir kuklası şeklindeler.  İkisi de değilse eğer,  bir hocaefendinin  ya da  bir fahişenin oyuncağı olma ihtimali yüksek çıkıyor.

Yıllar önce
 (üniversiteyi ilk kazandığım yıllarda)   "Etkili CV Hazırlama Teknikleri" isimli bir seminere katılmıştım.  Konuşmacı olarak orta yaş üstü çekici hoş sesli bir adam vardı.  (Bahri Aydın)  Özgeçmişini kısaca anlatırken  (nedense)  evlilik konusunun üzerinde fazlaca durdu ve boşandığını söyledi.  "Evliliğin, bir kadının oyuncağı olmak anlamına geldiğini anlaması" gibi bazı laflar etti ki bir açıdan doğru gelmişti dinlerken bana.

Sonuçta illaki bazı kadınların oyuncağı,  o da değilse bir cemaat liderinin kuklası; birinin gelip çakmasıyla milliyetçi, bir başkasının gelip çakmasıyla liberal ve demokrat olan;  ama bu kavramların aslında ne olduğu ile ilgili gerçekte hiçbir tutarlı bilgi ve ilgisi olmayan erkeklerimiz;  kendilerinin üstün erkeklik güçlerini kanıtlamak için ezelden beri  "dış mihraklar" mensubu bir takım kadınlara "veriyor". Bu yöneliş,  Orta Asya'dayken Çinli kadınlaraymış.  Osmanlı Dönemi zaten başlı başına muamma.  Fatih Sultan Mehmet'in annesi bile Hristiyan olarak ölmüş yabancı uyruklu bir kadın.
Benim çocukluğumda ise Alman kadınları pek meşhurdu mesela. Sonradan Rus,  (şimdi de söylendiğine göre)  Azeri kadınları pek bir meşhur.  Böyle "âleme vere vere" erkekliğini kanıtlıyor Türk erkeği.

Bir de bunların bir anneleri var. Genelde erkek annelerinin önemli bir kısmı,  oğullarının sevdiği kızla evlenmesini istemez veya evliliklerine gereken desteği vermez.  Özellikle bizden önceki nesillerde böyle bir tutum belirgindi.  Bunun neden böyle olduğu,  kaynana zulmünü yıllarca çekmiş kadının  neden-nasıl  zamanla zulmeden haline dönüştüğü ise başlıbaşına bir mevzu zaten.  Dünyanın cinsel açıdan en mutsuz kadınlarının Türkler arasında olması gibi başlıbaşına ayrı mevzular.



Ek- Andre Maurois ile ilgili şu adreste bir kaç çeviriye denk geldim:
http://www.turkgurcu.com/portfolio/dehliz/askamky.htm

12 Nisan 2009 Pazar

Kaderciliğin Sıradanlığı  ve  Kolaycılık


Dün gece, Radikal gazetesinin internet sitesinde geçtiğimiz Mart ayının olaylarından biri hakkında kaleme alınmış bir yazı okudum. Recep Yazıcıoğlu  ile beraber bindikleri helikopterde  geçirdikleri kaza sonrası hayatta kalıp yardım isteyen tek insan olan gazeteci İsmail Güneş  hakkında.
(bkz:  İsmail Güneş'in hayatımızdaki yeri)


Bu yazıyı okuyunca,  aslında benzeri bir başka trajik olayı  gene bu sene içerisinde,  Maraş dağlarında değil de  Uludağ'da gördüğümüzü hatırladım,  Ümit Özgen olayı ile.

Uludağ'a arkadaşlarıyla tatile çıkan üniversite öğrencisi bir genç  siste kaybolmuş;  cep telefonuyla saatlerce yardım istemiş;  ancak yetkililerin adeta boşvermişlikleri sebebiyle 24 saatten fazla zaman boyunca  (göstermelik ve kısa süreli aramalar sayesinde)  bulunamamış; ölmek üzere bir halde bulunduğundaysa teçhizatsız arama yapıldığından  (su, sıcak sıvı gıda gibi  temel şeyler hazırda olmadığından)  ve araç için çıkış yolunu bilen bir insan evladı ilgili birimlerde bulunmadığından;  yaşam-ölüm sınırındaki bir insanın hayatına yazı-tura atılmış,  "Zaten her şey Allah'tan geldiğinden"  ve konuya uygun bir bahane her zaman hali hazırda nöbette beklediğinden; olaydaki  fiyasko  arama-kurtarma çalışması  eleştirileceğine;
"Gencin bulunduğu yeri değiştirmiş olması  ve  hareket etmesi"  eleştirisi ortaya atılmıştı.  Merkez medya da bunu servis edip hemen el birliğiyle hatalıların üstünü kapatmıştı.
Olayın ayrıntıları için bakınız:  Ümit Özgen'i kim öldürdü?

Bu iki insanın ortak noktası:
İkisinin de donarak ölmesi,  ikisinin de  yetkililere ve insanlara  sesini duyurarak uzun uzun yardım beklemesi,  ikisinin de ümitli olması,
ikisinin de seslerini duyacak ilgili-bilgili insan bulamamaları.
Ve ikisi de,  canlarının sistem karşısındaki değersizliğini anladığında,
ışığı kendi kendilerine bulmaya çalıştı.

11 Nisan 2009 Cumartesi

 İngilizce Eğitim


İyice aldı başını gitti.  Anaokulundaki çocuktan başlanıyor artık.  (Ağaç yaşken eğilir misali) İlkokuldan itibarense tam gaz veriliyor. Ve bu uygulama sadece pilot okullar ile sınırlı değil.
Yavaş yavaş meyveleri alınmaya başlandı. Sanırım bundan 25-30-50 sene kadar sonra bu ülkedeki insanlar ne Türkçe yapılan konuşmaları ne de birbirlerini anlayabilecekler.

Neredeyse bütün atasözlerinin yanlış kullanımları ile her gün karşılaşıyorduk zaten; yavaş yavaş ana kelimeler de teslim olmaya başladı. Bir de Kraliçe Viktoria döneminden başlayarak İngiliz tarihini sular seller gibi ezberlersek, işlem tamamdır.

Bu ülkenin kendine "ulusalcı" diyen ulusalcıları;  "Kürtçe'ye hayır! (A'ya hayır! B'ye hayır! Kuran kursuna hayır! Ruhban okuluna hayır!" gibi osuruktan teyyare şovenist eğilimlerle ortalıkta boy gösterirken, millet ve ulus oluştaki ana unsur olan DİL konusunda böyle eli taşşağında bir ferahlık içinde oluşları zaten "ulusalcılık" kavramını yeterince ortaya seriyor.

P:S.:  Neden üst yanda Shakespeare resmi var? E onu zaten biliyorsunuzdur kuzucuklarım.

8 Nisan 2009 Çarşamba

 Münevver Karabulut cinayeti


Başlığa kanmayın. "Münevver Karabulut Cinayeti" dedim ama, kalkıp burada kriminal veya gazeteci gözüyle bu olayı inceleyecek değilim.
Aslında sanırım  bu cinayette  benim
ve pek çoklarının  asıl ilgisini çeken şey,
kızın güzelliğinden veya çekiciliğinden kaynaklanıyor. Bu kadar güzel genç bir kız (evlat) ve feci felaket kanlı bir ölüm. Gerçekten insanı zorluyor. Bir de siyah-beyaz resimleri ışık oyunlarıyla çekildiklerinde çok severim. Sanırım bu yandaki foto beni etkiledi.


Şimdi gelelim olaya... Mart gündemindeki ses getiren mevzulardan biri olan bu olayda, kızın cesedi  sık gittiği bir muhitin ara sokakları ile etrafındaki çöplerde  kesik baş ve vücut parçaları halinde bulunmuştu.  Erkek arkadaşının aile evindeki (pardon "yalısındaki") duvarlarda, kıyafetlerde, ana-babasının üzerinde, ellerinde, tırnak aralarında kan izleri bulundu. Bunlar öldürülüp parçalanan Münevver'in kanıyla uyuşuyor. Ana-baba ise "Oğlumuzun yaptığına inanmıyoruz ama herhangi bir bilgimiz de yok" demeye devam ediyor!!!

İşin bu tarafı adliyeyi ilgilendirir tabi, benim bu konuya girmemin sebebi başka:
Bu olayda bana en tuhaf gelen ne biliyor musunuz? Her gün televizyonlara çıkıp öldürülen ve delilleri saklanan/yok edilen Münevver'in (olaydan sonra kaybolan cep telefonu, Adli Tıp raporları vs...)  bütün bu gelişmeler karşısında çaresiz ve acılı olan ailesi beni çok şaşırtıyor. Kızın babasının bir aşçı olduğu, fakir oldukları söyleniyor. Annesi televizyonlarda türbanlı, MS hastası ve mazbut bir aile görünümü çiziyor.

Peki gerçekten de saçma gelmiyor mu?  Bu aile  nasıl olup da  kızlarının, erkek arkadaşı olan bu yakışıklı zengin çocuğu ile bu kadar rahatça görüşmesine  göz yummuş?
Kız istediği gibi oğlanın evine girip çıkıyormuş anladığıma göre. Akşam yemeklerine çıkıyorlar, gezip tozuyorlar...  Oğlanın ailesine dair çok özel sırları öğrendiği ve bu yüzden planlı olarak öldürülmüş olabileceği filan söylendi mesela bir ara... Bu kadar yakınlaşma ve bu halin,  fakir ve mazbut bir aile tarafından bu kadar kolay, bu kadar itirazsız kabullenilmesi bir çelişki değil mi?

Madem kızınızın gizli bazı bilgileri öğrendiğinden haberdardınız,  niye hala bir şey olmamış gibi hiç korkmadan bu oğlanla görüştürmeye devam ettiniz? Garipoğlu ailesi çeşitli adli olaylara karışmış, arkası kuvvetli ve nüfuzlu bir aile sonuçta.

Neticede paranın gücü. Türk filmlerindeki gibi  zengin oğlan-fakir kız hayalleri, hala daha yüz kızartıcı aile tablolarını ortaya seriyor.



EKLER:
* Cem Garipoğlu'nun ananesi Saadet Erol,  basın mensuplarına şunları söyledi:
"Cem parmak kadar çocuk,  mümkün değil yapamaz.  Onun yaptığına inanmıyorum. Biz onu kucağımıza oturtur severdik. Agresif bir çocuk değildi. Benim sırtımı okşardı. Fazla gezmeyi seven bir çocuk da değildi."

Kişisel Yorumum:  İşte böyle bir akıl tutulması hali var bu toplumda.
Sen yapıyorsun ediyorsun,  kan revan içinde ortalık...  Deliller bulunuyor, fotoğraflar... DNA'ları bile tutmuş,  o kadar kaçırmaya da çalışılmış ama bir sürü deliller, raporlar, mühimmatlar...  Ve birileri hâlâ çıkıp diyor ki:
"Yok öyle bir şey.  Hepsi uydurma! İftira!"
Bu güveni nerden buluyorlar acaba dersiniz, hı?

* Kurbanın babası Süreyya Karabulut  ile  zanlının amcası Hayyam Garipoğlu arasında,  ("gazeteci" olduğu söylenen bir sırtlan aracılığıyla),  3000 Euro kan parası pazarlğı tartışmaları yapıldığı ekranlardan evlerimize taştı.

* Bilgi Salatası:
****** -Zanlı Cem Garipoğlu'nun amcası Hayyam Garipoğlu, başta Susurluk Davası olmak üzere  ciddi davalar ve mahkemelerden geçmiş; (sanırım  Çiller-Mesut Yılmaz  zamanlarıydı)  davalarının üzeri el birliğiyle örtülmüş,  devletçe mi yoksa derin devletçe mi korunan öyle biri gibi sanırım aile.
******-Türkiye Barolar Birliği Başkanı  Metin Feyzioğlu,  Garipoğlu ailesinin ve katil zanlısının babasının avukatlığını yapmış bir isimdi.  Bu da bulunsun burada.


6 Nisan 2009 Pazartesi

 Çarpışan Otolar  ve  Kâmil Koç


İlk kez büyük bir şehre gezmeye gittiğimizde  annemler bizi lunaparka götürmüştü. Muhtemelen eğlenmemizi, yaşadığımız kasabada göremeyeceğimiz bu değişik şeyleri görmemizi istemişlerdi. Birkaç saatliğine de olsa çocuk olmamıza izin vermeye niyet etmiş de olabilirler. Herneyse...


Lunaparka gittik. Bağrışmalar, çağrışmalar... Dondurmacılar ve kocaman ağaçlarla dolu yemyeşil büyük bir park (Kültür Park) içinde oluşu daha ilgi çekici gelmişti bana şahsen.  Ailemse çarpışan otolara binmemin daha eğlenceli olacağını düşünmüş olacak ki oradan bilet alındı.

Ne olduğunu bilmediğim, pek de merak etmediğim bu minyatür araba benzeri şeylere çok eğleneceğim vaadiyle oturtuldum. Kısa sürede, bağrışıp çağrışan bütün biletli çocuklar da bindi ve güvenlik kemerleri bağlanıp sistem çalıştırıldı.

Veeee o da ne?  Dakka bir,  gol bir!
Vınnn benzeri bir sesle herkesin "çarpışan oto"su harekete geçerken, benimki olduğu yerde duruyordu.  Hareket etmek şöyle dursun, bir tık bile yoktu! Önce bilmediğimden olduğunu sandı annem ve teyzem. Birkaç telkin verdiler; direksiyonumu istediğim yöne çevirdiğimde o tarafa gideceğimi filan... Lakin sorun bende değil bindiğim otodaydı, zira arızalı olana binmiştim.
Üzerinde  arızalı  diye bir uyarı yoktu,  o da diğerlerinin yanındaydı.
Ama görünen o ki paramız boşuna gitmişti. Buna en çok da büyükler içerlemiş olacak ki kabullenemediler bir türlü. Durduğum köşeye gelip beni arkadan itiyor, itme gücüyle diğerlerine çarpmamı sağlıyor, "Devam et! Devam et!" diye bağrıyor, hala daha bu şekilde eğlenebileceğimi düşünüyorlardı.

O günkü o itme,  köşelere çarpma,  talimat alma;  adeta sakatmış gibi o yerinden kımıldayamama hali, bağrışmalar, çevremdeki çarpışmalar-çığlıklar,  ayakla iterek yön vermeler  ve o kareler  hayatım boyunca
hiç hatırlamak istemediğim korku dolu travma anları olmuştur.


Şimdi bunun Kâmil Koç ile ne alakası var?  Oraya geleyim.


Pazar akşam yaptığım Ankara yolculuğu daha şimdiden unutulmazlar arasındaki yerini aldı.

Bitmeyen bir bademcik sorunum var, bunu daha önce de yazmıştım. En çok da hava değişiklikleri ve nem mahvediyor beni anladığım kadarıyla. O nedenle yolculuk ve geçiş dönemlerinde çok dikkat etmem gerekiyor.  Gelin görün ki Pazar akşamı  koskoca, full dolu otobüste ben kalkıp en faullü yerden biletimi almışım! Görünüşe göre iyi bir yerdeyim, gerçekte ise otobüsteki tek havalandırması arızalı olan yeri bulmuşum!

Herkesin tepesindeki havalandırması isteğe bağlı olarak açılıp kapatılabilirken, benimki kapanmak şöyle dursun, normale göre 2 kat daha fazla hava üflüyor  ve  motor sesi gibi gürültü çıkarıyordu.
Bir de yolculuk sırasında kaloriferi deli gibi köklediler. Millet alttan yanıp tutuştukça "Yandım Allah!" diyor, bu sefer de üstteki havalandırmadan buz gibi havayı veriyorlar,  ayvayı yiyorsun!

Bir ara gazete okuyordum,  gazete sayfaları uçtu gitti koridora,
o derece!  Adeta küfür küfür  püfür püfür benim sıra...
Bu şekilde içerinin sıcaklığı 9 dereceye kadar düştü. Kaç kere söyledim muavine ama alttan sıcak, üstten soğuk köklenmeye devam ediyor. Benimse boğazlarım şişmeye!
Beri yandan gürültülü havalandırmam nedeniyle çevrede konuşmak isteyenler birbirlerini duyabilmek için bağıra bağıra konuşmaya başlayınca, kafalar iyice şişmeye başladı artık. Üstelik geçebileceğim başka bir yer de yok,  araba full dolu.

En sonunda önümdeki iki erkek direkt ayağa kalktı. Biri oturduğu koltukta arkasını döndü,  diğeriyse koridora indi. Pencere tarafında olan aynen şunu söyledi:
"Afedersiniz ama sizin havalandırmanız yüzünden biz donuyoruz. Bunun yönünü size doğru çevirsek?"

Yaratıcılığın boyutlarını ve Türk aklını görüyorsunuz.  Sonunda ben de dayanamadım ve patladım muavine:
"Kardeşim bu nedir!? Alttan yanıyoruz, üstten donuyoruz. Benim tepemdeki havalandırma zaten bozuk, önümdekiler bile donmuş, düşünün!" dedim. Yanımdaki kadın da bana dönüp: "Siz bir de o havalandırmanın altında uyudunuz, ben hep koridor tarafına kaçırdım omzumu" dedi.  "Benim kaçabileceğim bir yer yoktu teyze" dedim ve o berbat yolculuğa devam ettim.

Gene turnayı gözünden vurmuştum. Bu arada önde oturanlar kafalarını çevirip bizim tarafa merakla bakıyordu. Ne olduğunundan habersiz, "Ne diye söyleniyor bu!" gibilerinden... Arızasız çalışan havalandırmaları ile  mutlu mesut  olağan akış içerisinde...



3 Nisan 2009 Cuma

 The Horsemen

Mahşerin Dört Atlısı adıyla Mart ayı sonlarında vizyona giren bu yabancı film polisiye-korku türünde.
İsmine ve içerisinde geçen bazı bölümlere bakacak olursanız, bir mistisizm boyutu da var. Ancak işin orası biraz göstermelik kalmış. Mesela bu türün bir başka örneği olan Se7en'daki bağ ve derinlik göz önüne alınırsa, bu filmdeki cinayetler ile dini dayanaklar arası bağ oldukça zayıf ve havada kalıyor. Beri yandan bazı izleyicilerin de belirttiği gibi, filmin ortasından itibaren sonunda olacak şeyleri önceden tahmin etmek gerilimi azaltıyor.

Ne var ki oyunculuklar iyi. Yani sırıtan veya abartılı bir sahneye denk gelmedim şahsen. Başroldeki  'Dennis Quaid'  dikkat çekiyor.
Film korku üzerine demiştim. Bol bol kancalı sahneler var. Belki tuhaf gelecek ama bu filmi tek başıma izledim, kocaman sayılabilecek bir sinema salonunda.
Bir adamın kancalarla gözlerinden asıldığı bir sahnesi vardı, hamile bir kadını da kancalarla asıyorlardı filan... Bakamadım birkaç yerde.
Aile ilişkilerine filan da az dokunmuş.