28 Şubat 2009 Cumartesi

Gündemdekiler (Şubat 2009)

Kısa K ı s a...


25 Şubat'ta, Hollanda'daki uçak kazasında THY uçağı düştü. Kazada 4 mürettebat ve 1 yolcu hayatını kaybetti.




Haber bültenlerinin reyting yarışında etkili bir duygu tırpanı olan bu kazanın, "hava boşluğu"ndan kaynaklandığı sanılıyor.
Yanda THY önündeki cenaze töreninden bir görüntü.






26 Şubat 2009: Ve Deniz Seki Popstar'dan sonra şimdi de hapishanede!

Salak olduğunu bilirdim bu kadının. Ama kimsesi de yokmuş aynı zamanda. Yani arkası ayol!






ERGENEKON : Söylemeye gerek var mı? Çoktan üzeri örtüldü. Operasyon tamamdır!



ABD'nin yeni Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton, yemin töreni konuşmasında ABD eski başkanı Bill Clinton ve Monica Lewinsky skandalına göndermede bulundu. Şakacı bir tonla, "Eşime her türden deneyimle dolu bir yaşam için teşekkür ederim" dedi.




Flaş flaş flaş! Türk Halkı Cem Yılmaz'a en az Seda Sayan kadar güveniyor!
MediaCat'in yayımladığı Celebrity Güven Endeksi araştırmasında uzun zamandır 1. olan Seda Sayan bu dönem zirveyi Cem Yılmaz ile beraber paylaştı. 2. sıradada Uğur Dündar, 3. sırada ise Beyazıt Öztürk yer alıyor-muş.





Ergenekon davası tutuklusu Hurşit Tolon, "delil yetersizliği" sebebiyle 6 Şubat'ta tahliye edildi. Böylece davada yargılanan 4 (****) yıldızlı kimse kalmadı. Ergenekon'un da, zamanında Susurluk davasında olduğu gibi sembolik olarak devam edeceği belirginleşti.




Kurtlar Vadisi ve Vay Anam Vay gibi diziler ile son dönemde dikkat çeken tiyatrocu Atilla Olgaç, katıldığı bir TV sohbet programında, "10 Rum öldürdüm zamanında..." gibi ifadeler kullandı. Olaylar büyüyünce herşeyi reddetti ve "Hepsini uydurdum" ("Kafamda bir senaryo yazdım") dedi.



CHP'nin Kocaeli adayı Sefa Sirmen, yeni mühim projesini açıkladı:
Her mahalleye bir Kuran kursu!
(Yorum 1: Her mahalleye yetmez, her eve lazım!)
(Yorum 2: Çarşaf açılımı tutmadı, Kur'an açılımı versek?)




Aysel Tuğluk
1.5 sene hapis cezası aldı. Suçu malumu söylemek.
(bkz: Ergenekon Yazıları-III)





Davos Fatihi RTE, internet dilindeki tabirle ufak bir "ayar" aldı. Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan'ın Dış İşleri Bakanları Abu Dabi'de biraraya gelerek, "Arap olmayanların yıkıcı bir şekilde işimize karışmasından rahatsızız" açıklamasını yaptılar... Bu arada ABD Başkanı Barack Obama, YouTube video paylaşım sitesini devletin resmi yayın organı olarak ilan etti. Davos sonrası Obama'ya YouTube üzerinden mesaj yollayan liderlerden biri de RTE idi.



Sokaktaki çöpçüden köşebaşındaki fahişeye kadar herkesi Sabetayist ilan eden Yalçın Küçük, bombalarına devam ediyor. Kendi geliştirdiği bilimsel tekniği bir insan ancak bu kadar hırpalayabilir.




Ve savcı Bülent Ersoy'un peşini yine bırakmadı. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, Bülent Ersoy'un beraat kararını temyiz etti. Mal varlığını Mehmetçik Vakfı'na bağışlamaması bile sorun oldu.

İncir çekirdiğinden böyle baba baba iddianameler hazırlayan ulusalcı savcılarımız; tahammülsüz, insani değerlerce maymunlardan geldiğimizi kanıtlar gibi milletin gözüne soka soka çıkışlar yaparken, varın aynı orantıyı devlet meselesi addedilen olaylar konusunda, derin devlet hususlarında, hukukun üstünlüğü zırhını kuşanarak yaptıklarında DOĞRU ORANTI ile kendiniz bir hayal edin.



Türk Sineması yine yapacağını yaptı ve bir sürü Türk filmi yarı yıl tatilinin denk geldiği Şubat ayına sıkıştırıldı. Yanda sadece üçünün afişleri yer alıyor: Güz Sancısı, Kirpi ve Pandora'nın Kutusu.




27 Şubat 2009 Cuma

Askeri Organizasyon

Son zamanlarda Ergenekon heberlerinin de etkisiyle bir kez daha merak etmeye başlamıştım. Acaba bu "Askeri organizasyon düzeni nasıldır, neyin nesidir?" Mesela Yarbay mı büyük rütbe, yoksa Binbaşı veya Albay mı?... gibi sorular içerisindeydim. (Amman ne mühim sorular! :P)

Velhasılında araştırmacı gazeteci kişiliğimle biraz taradım. Meğerse tek doğru bildiğim şey Binbaşı'nın Yüzbaşı'dan büyük olduğu imiş. ;)
Buyrun bakalım:



Subay Rütbeleri:
Asteğmen --> Teğmen --> Üsteğmen --> Yüzbaşı --> Binbaşı --> Yarbay --> ALBAY

General Rütbeleri:
Tuğgeneral -> Tümgeneral -> Korgeneral -> ORGENERAL -> (Savaşlarda: Mareşal)
Not: Deniz kuvvetlerinde ise Koramiral ve ORAMİRAL.

(Ayrıntılı bilgi ve şemalar için Vikipedi'den bkz: 1 ve 2)


Ek: Bir de "muvazzaf subay" denen bişey var ki, çoğu alanda olduğu gibi bence bu örnekte de TDK internet sözlüğü dökülüyor.
İtü Sözlük'te iki farklı yazar ise şöyle tanımlamış ibareyi:
-Ergenekon terör örgütü soruşturmasında sık sık gündeme gelen bir yakıştırma. (toto)
-Henüz emekli olmamış, çalışan subaydır. Yani görevdeki subaydır. (marrow)

22 Şubat 2009 Pazar

Ve Tanrı Kadını Yarattı



Tanrı, erkek Kendisine hiç bir zaman yetişemesin;
Ama hep itaat etsin diye yaratmış kadını bence.


Zevzeklik bir yana, geçenlerde eski Yahudi yazmaları ile ilgili bir kaç şey okumuştum, ilgimi çekti:
Misalse bir meleğin affedilmesi mümkün değilmiş. Yanii yapmaması gereken bir şeyi yaptığında veya yasaklara karşı itaatsizlik yaptığında sonsuza kadar cezalandırılırmış melekler.
Ama insanlar affedilebiyor.
Kusurlu olduğumuz için bence.
Belki de fiziksel bedenimiz, kusurlarımız ve cinsellik sebebiyledir.

...
Belki Tanrı, Kendi yaşadığı hayal kırıklığı ve acıyı, bir canlı türü üzerinde gözlemlemek istemiştir. Kim bilir?


---

Ortaokul yıllarımdayken dönemin ünlü mankeni
Claudia Schiffer,
Brigitte Bardot'ya benzetilirdi. O zamanlar bünye "Bardot" kim bilmezdi tabii. Ve bu cehaletiyle kalkıp "Ne alaka?" da derdi, "Tabii ki Claudia!" da...

Velhasılında ikisi de güzel kadınlarmış. Ancak bugün BB'nin güzelliğinin zamana çok daha fazla yayıldığını görebiliyorum.


Aşağıda Roger Vadim'in ünlü Fransız filmi "Ve Tanrı Kadını Yarattı/...and God created woman/Et Dieu... créa la femme" filminin afişi ve Brigitte Bardot'nun bir resmini yerleştiriyorum. En üstte ise İtalyan yıldız Gina Lollobrigida, Notre Dame'ın Kamburu'ndaki Esmeralda olarak bize selam veriyor (1956).

20 Şubat 2009 Cuma

Üzeyir Garih Cinayetinde Yeni Gelişmeler


(Önbilgi: Üzeyir Garih cinayetinin ertesinde, kendisinin kayıp cep telefonuna ait sinyalleri takip eden polis, Hasdal Kışlası'ndan konuşma yapıldığını tespit etmiş; alınan özel izinle kışlada arama yapan İstanbul polisi Garih'e ait cep telefonunu bir askerde bulmuştu. Üzerinden Üzeyir Garih'in telefonu çıkan asker, cep telefonunu aynı kışladaki Yener Yermez'den aldığını söyledi. Yener Yermez ise firardaydı. Hırsızlıktan sabıkası olan ve geçmişte cinayetten hüküm giyen katil zanlısı ve madde bağımlısı Yermez, cinayetten 10 gün sonra memleketi Kayseri'ye giderken yakalanmış, cinayeti para için işlediğini itiraf etmişti.)

Neler olmuş geçen dönemde, şöyle bir bakalım:

  • Alarko Holding'in eski yöneticilerinden avukat Doğan Kasadolu, olayın aydınlatılması için yedi yıl sonra bir dilekçeyle mahkemeye başvurdu. Cinayetten sonra polis kıyafetli kişilerin Üzeyir Garih'in torunlarından birini kelepçeleyerek götürdüğünü; ertesinde aileye "Olayı medyada duyurmaları halinde cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını" söyleyerek yüklü miktar para talebinde bulunduklarını ve fidyenin ödendiğini, Garih'in torunlarının da apar topar Amerika'ya yerleştirildiğini söylemesiyle, Garih cinayeti tekrar konuşulmaya başladı.

  • Yener Yermez'in askerlik yaptığı dönem komutanının Ergenekon sanıklarından, Kuvayı Milliye Derneği Başkanı emekli Albay Fikri Karadağ olduğu yapılan incelemede ortaya çıktı.

  • Yener Yermez'in askerliği sırasında, yine Ergenekon davası sanıklarından Murat Oğuz ile aynı kışlada teğmenlik yaptığı ortaya çıktı. (Murat Oğuz, Garih cinayetinden yaklaşık beş ay kadar önce Tuncay Güney ile beraber otomobil kaçakçılığı suçlamasıyla gözaltına alınmış; gazeteci Güney'in evi ve işyerinde Ergenekon örgütü hakkında bazı belgeler bulunmuş ve Tuncay Güney polis sorgusunda Ergenekon hakkında ayrıntılı bilgiler vermişti. Güney'in gözaltında iken el yazısı ile çizdiği Ergenekon şemasında Üzeyir Garih, Veli Küçük ile bağlantılı olan işadamları arasında gösterilmekteydi.)


  • Üzeyir Garih'in gömleğindeki bıçak darbelerini gösteren ve kayıtlarda yer almayan bir şema, Adli Tıp Kurumu'nda çalışan ve Ergenekon dünyası ile yakın ilişkiler içinde olduğu iddia edilen Ümit Sayın'ın evinden çıktı. Yine Dr. Ümit Sayın'ın ev bilgisayarındaki msn kayıtlarında, bir suikast sonucu öldürülmüş Necip Hablemitoğlu hakkında öldürülmesinden önce "1 yıla kadar gidici. Tamamen bizim tarihimizden silinmeli" ifadeleri Ergenekon iddianamesinde önemli yer tuttu.

  • Tüm Garih cinayeti soruşturması sırasında, "Cinayetin birden fazla faille işlendiği ve olayda ikinci bir kesici alet bulunduğunun" Adli Tıp Kurumu tarafından tespit edildiği bilgileri geçti. Ancak 2. kişi kimdi, bulunamadı. Ayrıca Yener Yermez'in para için öldürdüğünü söylediği Üzeyir Garih'in cüzdanı ve değerli saati üzerinden alınmamıştı.

  • Yeni bir iddia gündeme geldi:
    Üzeyir Garih, Alarko Holding Yönetim Kurulu Başkanı iken Azerbaycan ve Rusya'daki işlerinde çıkan pürüzleri halletmesi karşılığında Ergenekon örgütüne düzenli olarak bağış yapıyordu. Bu bağışlar zamanla çok ciddi meblağlara ulaşınca, ortağı İshak Alaton ile aralarında sorun çıktı. Anlaşmazlık derinleşmeye başlayınca Üzeyir Garih Ergenekon'a yaptığı para yardımını tamamen kesti. Veli Küçük ve kuryeler aracılığıyla iki kez uyarıda bulunulan Alarko grubu, Ergenekon'a açıkça tavır almıştı ve artık hiç para ödenmiyordu.

  • İddialar üzerine Ergenekon soruşturmasını yürüten savcı Zekeriya Öz, Yener Yermez'in ifadesini aldı.

  • Şubat 2009'da Yener Yermez yeni bir iddiada bulunarak Garih cinayetinin kameraya alındığını söyledi.
    "Rolümü iyi ezberlemem için bana günlerce Garih öldürülürken çekilen görüntüleri izlettiler." Bir mektubundaysa, "Cinayeti işlediğimi söylemem karşılığında bana 1.5 milyon dolar vereceklerini, kabul etmezsem beni ve ailemi yok edeceklerini söylediler" diyordu. Olayı Meral isimli ilişkisi olduğu bir kadın ve tanımadığı bir adamın beraber işlediklerini, yerde yatan adamın kim olduğunu bilmediğini, cinayetten sonra adamdan aldıkları cep telefonunu kendisine verdiklerini ve Hasdal'daki birliğinin kapısına bırakıldığını söyledi. "Polislerin nizamiye kapısına kadar gelerek beni aradığını öğrendim. Komutanlarım, 'Polisler seni arıyor, istersen kaç git' dediler, ben de firar ettim."
Ayrıntılı bilgiler için bkz: 'Garih Cinayeti kameraya alındı'


(Bu arada bir başka büyük Türk işadamı olan (Çukurova Grubu'nun patronu ve Turkcell'in sahibi) Mehmet Emin Karamehmet'in, darbeci paşalarla çeşitli işbirliği ve özel yakınlıkları olduğu; aralarındaki ilişki ve görüşmelerin ayrıntıları da son dönemde gündemde)


Konu hakkında yazılmış bazı makale ve yazılar:
1) 'Üzeyir Garih cinayeti ve Türkiye...' Oral Çalışlar. Radikal, 16/12/2008
2) Hablemitoğlu Cinayeti Ümit Sayın'ın msn kayıtlarında 20/07/2008 - Habervitrini.com
3) Garih cinayeti kameraya alındı Radikal, 15/02/2009

17 Şubat 2009 Salı

Güz Sancısı

.
Şubat ayında vizyona giren yeni filmlerden biri de Güz Sancısı idi. Zaten Şubat, Türk filmleri açısından bereketli bir aydır. Hazır yarı yıl tatiline de girilirken, ellerinde olan pek çok filmi aynı anda piyasaya süren yapımcılar sayesinde Türk filmlerinin zebilliği durumu yaşanır. Misalse 2009 Ocak sonu ve Şubat ayında vizyonda olan bazı Türk filmleri şöyle:
Arog, Şeytanın Pabucu, Issız Adam, Kadri'nin Götürdüğü Yere git, Ayakta Kal, Güz Sancısı, Kirpi, Pandora'nın Kutusu... (Bunlar sadece hatırlayabildiklerim.)

Gelelim Güz Sancısı'na...

Etyen Mahçupyan'ın künyesinde yer aldığını öğrenmemle birlikte gidilecekler arasında yerini almıştı zaten. Son zamanlarda takip etmeye çalıştığım yazarlardan bir tanesi. Tomris Giritlioğlu ile daha önceki kimi filmlerinde de beraber çalıştıklarını biliyorum.

Konudan konuya gibi olacak ama... Biliyorum, "Atatürk ve Cumhuriyet Devrimleri'nden Sanat İnkılabı" çok uzun tartışılabilecek bir konu ve yeri burası değil. Sadece, misalse Atatürk'ün,
"Kurduğumuz Cumhuriyet'in ne seviyede olduğunu ve halkımızın Cumhuriyeti ne kadar benimsediğini en iyi sanatçılarımızdaki değişimden anlayacağız"
benzeri sözleri ve bugün; bunca yatırıma, bunca zamana ve zenginleşmeye rağmen, sanatsal ürünler açısından bu noktada isek, bundaki faktörlerden birinin de kültür dünyamız içerisinde önemli yeri olan Ermeni ve Musevi cemaatinin bu topraklardan koparılması olduğuna inanıyorum.

... Gerçi filmle ilgili bazı eleştirilere kanmış olaydım, filme gidebilmem bile mümkün değildi ya... İyi ki kendi beğenilerimi daha üstün tutuyorum başkalarının yorumlarından. (Dikkafalılığın en güzel yanı)


Efendim, film aslında 6/7 Eylül'ü filan anlatmıyor, daha doğrusu bir belgesel değil. Belgesel bekleyenlerin az şaşırmış olması bundan.
Filmde (Senaryoda), o dönem içerisinde kurgulanmış bir aşk hikayesi anlatılıyor. Başlangıçtaki oyunculuklar biraz "hamsı ve yapay" olsa da; ilerleyen dakikalardaki sahneler, müzik ve diyaloglar yelkeni doğrultmuş. Şahsen özellikle Beren Saat, tam bir piskopat figürü çizmiş. (Çarli dizisinden hatırladığımız) İlker Aksum ve sonradan Zeliha Berksoy olduğunu hayretle öğrendiğim (mükemmel makyaj yapılmış ve göz kamaştırarak oynanmış o babanenin) oyunculuklarında, bir sinema salonunda olduğumu unuttum.

Hakkında anlamlı yazılmış olumlu/olumsuz eleştiriler okumak isterdim. Ancak maalesef şu ana kadar pek bir şey bulamadım gibi. Neyse ki Ertuğrul Özkök imdadımıza yetişti. "Kapı işaretleyen çapulcular" ile başlayıp, "25 yıl boyunca bir tek Kürt komşunun kapısına işaret konmadı" diye sürdürerek (Mısırlılar Yahudilerin kapılarının üzerine kanlı işaret koymuş diyor), yıllar sonra bugünün Türkiye'sine dair bir dönem filmi çekilmek istendiğinde, nadide bir şahsiyet olarak baş köşelerde duran kendisi ve yazısına da belki bir ara değinirim.
.

15 Şubat 2009 Pazar

KİM KİMDİR?

Ben çocukken (80'ler), televizyonda bu isimde bir program vardı. Cumartesi sabahları, dönemin tek kanallı TRT'sinde çocuk kuşağında yayınlanırdı. Tarihteki ünlü bir kişinin yaptıkları ve hayatı, bir spiker tarafından önündeki yazılı kısa metine bakarak birinci tekil şahıs kipinde okunur, bitiminde "BEN KİMİM?" diyeu sorulurdu. 5-10 saniye süren müzik eşliğinde bizler tahmin yürütmeye çalışırken, bitiminde ekranda bu kişinin vesikalık resmi belirirdi.

İşte son günlerde Ergenekon cephesinde olan yeni gelişmeler bana bu programı anımsattı. Evet gerçekten, "KİM KİMDİR?" Herşey ve görüntüler o kadar hızlı bir şekilde akıp gidiyor ki, o kadar çok yalan-yanlış haber ortada dolaşıyor ki, bu kez tahmin yürütmek için 5-10 saniyeniz bile olmayabiliyor.











Mesela günlerdir, Susurluk davasının baş aktörlerinden (Adli Tıbbın "Hafıza kaybı geçirmiştir" raporuyla salıverilen) İbrahim Şahin'in (yukarıda sağda), bu kez Ergenekon davasındaki savcılık ifadeleri ve yeni gelişmeler facia boyutunda ilerliyor. Bu ifadelere gecikmeli de olsa bir gazete (Radikal) yer verdi. Özellikle Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak ismi göze çarpıyordu savcılık ifadelerinde. Ertesi gün bir de ne görelim! Türk Silahlı Kuvvetleri, "Vay! Ne haddinize!" mealli bir basın açıklaması ile Radikal'in akreditasyonunun askıya aldığını duyurdu.

(Genelkurmay Radikal'in akreditasyonunu askıya aldı: "Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak, eski Özel Harekât Dairesi Başkanvekili ve Susurluk hükümlüsü İbrahim Şahin'in, Ergenekon soruşturması çerçevesinde tutuklanmasından önce verdiği ifadesine geniş yer veren Radikal Gazetesi'nin akreditasyonunun askıya alındığını açıkladı.")

TSK'nın bu sert çıkışından sonra, İbrahim Şahin de çıkıp günlerdir ortada dolanan ve hiçbir itirazda bulunmadığı savcılık ifadesini reddetti. "Hepsi yalan! Savcının kendisi yazdı" şeklinde bir U-dönüşü yaptı.
İşte bu kadar!

(Ne nedir?, sonradan hatırlayabilelim diye, bir kaç dikkat çekici haber ve linklerini veriyorum)
bkz: İbrahim Şahin’in sorgusu TSK’ya uzandı’ - Radikal, 11/02/2009
bkz: ‘Şahin’in ifadesi, Genelkurmay’ın açıklaması’ - İsmet Berkan. Radikal, 13/02/2009


Beri yandan İbrahim Şahin'in ciddi iddiaları var ve evinde bulunan tuhaf/önemli evraklar... Yeni kurulacak Terörle Mücadele Müsteşarlığı'nda kendisine önemli bir görev önerildiğini, bu amaçla 300 kişilik bir vurucu tim oluşturmaya çalıştığını söylüyor. İç temizlik yapacak özel bir birimi TSK'nın en üstünden gelen talimatlarla kurmaktan, Genelkurmay'ın bilgisi dahilinde planlanan S-1 (Sefir) isimli bir örgütten, emrinde polis ve askerlerin olmasından; Alevi Cemaatleri, Özür Diliyorum aydınları, Ermeni cemaati önderleri ve bir sürü kişi için hijyenik temizlik operasyonlarına başlanmasına ramak kalmasından... Tabii eğer yakalanmasaymış!

Evinde pek çok evrak, suikast planı, bazı caphaneliklerin krokileri vs bulunuyor. Pek çok üst düzey askerle görüşmeleri de dinlenme kayıtlarına takılmış İbrahim Şahin'in...
bkz: ‘Yakalanmasaydım bir hafta sonra operasyon başlıyordu’ - Radikal, 12/02/2009
bkz: ‘Genelkurmay: İbrahim Şahin’le görüşmedik


Bir de Fatma Cengiz meselesi var ki anlayana mavi boncuk! Kimdir bu kadın?
"Kayseri Hava İndirme Tugayı'nda görevli olduğu iddia edilen tutuklu Fatma CENGİZ" deniyor haberlerde... Genelkurmay ise yalanlıyor. Ancak kimdir sorusuna cevaben halen medyada anlamlı bir bilgi mevcut değil. Hakkında "meczup" deniyor, "dengesiz" deniyor. "Haftasonları komutan pantalonu giyerdi, deliydi" denmiş bir yerde mesela ki ona çok güldüm. Hani şu geçen yazın sosyetesinde pek bir meşhur olan asker kıyafetleri modasını takip ediyormuş ayol bu Fatma! Ne kadar yeterli bilgiler bir insanı karalamak için, öyle değil mi?

Fatma Cengiz, İbrahim Şahin ile üst düzey generallerin gizli hattan görüşmelerini sağlıyormuş. Şahin öyle diyor. Fatma Cengiz'in, elindeki bazı CD'leri kullanarak İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ı tehdit etmesi iddiası var bir de... (Akla ziyan iddialar var Fatma Cengiz hakkında, bkz: Fatma Cengiz ulak mı, yoksa yönlendirici mi? - Radikal, 12/02/2009)

Eğer İbrahim Şahin bunları uyduruyorsa, bu kadar büyük bir cesareti, ("İlker Başbuğ'un haberdar olduğu" iddiası mesela), gerçekten bu devasa cesareti nereden buluyor? Hafızasını kaybeden İbrahim Şahin'in bu olduğuna emin misiniz? 300 kişilik ölüm listeleri oluşturan bu adam mı?)


Bu noktada bir de Şener Eruygur'un eşi Mukaddes Eruygur'a ait olan bir dinleme kaydı ortaya çıktı. Dinlenen dinlenene yani! Öncelikle bu şekilde telekulakların ve ortam dinlemelerinin alıp başını gitmesinden bu ülkenin bir vatandaşı olarak kaygı duyuyorum, hoş bir şey değil.
Ancak söylenen şeyler de az buz değil; yani "kamu menfaati var" bu bilgilerin kamu ile paylaşılmasında.
Burada bir es koyup Bayan Eruygur'un GATA'daki bir sohbeti ve iki doktorun kendi aralarındaki konuşmalarına kulak verelim.
bkz: Dinleyiniz/izleyiniz.

Maalesef bu kayıttan da öğreniyoruz ki, artık güvenebileceğimiz hiç bir kurum kalmamış buralarda. Moral bozucu bu şeyin ayrıntılarına, eğlence ve paylaşım amacı ile açmış olduğum bu blogda değinmek dahi istemiyorum şu an. İyisi mi, en kör gözüm parmağına nokta ("12. ve 14. Ağır Ceza Mahkemeleri bizdenmiş") hakkında yazılmış iki makaleden alıntı yapma kolaycılığı ile yetineyim.

1. Hasan Celal Güzel'in 13 Şubat tarihli Radikal gazetesindeki duygusal yazısından kısa bir alıntı, (‘Yazıklar Olsun Size!’):

"...‘Yok canım, hiç öyle şey olur mu?’ diye düşünürken, birkaç gün önce diğer emekli orgeneral Hurşit Tolon’un, tartışmalı bir şekilde tahliyesini hatırlıyoruz.
İddiaya göre, Tolon’un avukatları, tahliye talebi için 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin nöbetini beklemişler ve bunu ayarlamak için ellerinden geleni yapmışlar…
İşte bu nokta, yargının iflâs ettiği noktadır."

2.Genelkurmay Radikal’e kızacağına... Oral Çalışlar. 14/02/2009, Radikal

"Şener Eruygur’un eşinin, bir askeri doktorla konuşmaları medyanın önemli bir bölümünde nedense önemsenmedi. İki mahkemenin kendilerinden olduğunu söylüyordu bayan Eruygur. Nitekim bu ‘bizden’ mahkemelerdeki hâkimlerden birisi, ‘akla ziyan’ bir gerekçeyle Hurşit Tolon’u tahliye etmişti."

Garih cinayeti ile devam edecek...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Kirpi (Sinema)


Yarı yıl tatilinde vizyona giren bir sürü Türk filminden biri de Kirpi. Kalktım gittim ben de. Buraya kısaca bir kaç not düşmek farzdır.

Bu bir komedi filmi. Yandaki film afişinden de anlaşılacağı üzre, baş rollerinde Mazhar Alanson ve Güven Kıraç var. Aslında iddialı bir afişle çıkmışlar bence. Bir sürü güzel kadın oyuncunun yanı sıra küçük rollerde pek çok ünlü oyuncu olmasına rağmen anlaşılan yönetmen "ortaya bir karışık" yapmak istememiş afişte.

Gittiğime pişman olmadım açıkçası, hoş bir seyirlikti. Gülerken kasıklarınıza ağrılar giren bir komedi filmi değil; ama basit işler ve küfürlerle güldürmeye çalışan bir hali de yok. Mazhar Alanson o kadar doğal bir oyunculuk sergilemiş ki, göze batabilecek, iğreti durabilecek bir tiplemeyi (Kirpi Reşat) zevkle baştan sona izledik. Ayrıca daha önce Sınav filminde izleyip beğendiğim, Elveda Rumeli dizisinde oynayan Caner Özyurtlu da dikkat çeken bir isimdi.

Kirpi yaz döneminde çekilmiş sanırım. Şubat'ın ortasında bol sağanak yağışlı bir günde izlerken biraz tuhaflık oluşmadı değil. Aslında güzel bir film, tam bu zamanların "Ergenekon-aldatma-iletişim-bilişim-telekulak-TV-mafya" düzleminde güzel gitti. Karı-koca sahnelerinin bu kadar uzun tutulmasına gerek yokmuş sadece.
"Çok kötü bir film çıkabilir" diye girmiştim salona. Beklentiyi düşük tutmanın faydaları işte...
.

7 Şubat 2009 Cumartesi

ERGENEKON Yazıları-III

Kişisel Yorumlarım:

Bu ülkede askere hiç bir şey olmaz.
Sözüm, görevini kötüye kullananlara gitsin.

Çeyrek asırdır bir PKK sorunu bitmiyorsa bu ülkede, mutlaka değerlendirilmesi gereken bir sorun vardır demektir. Çeyrek asır boyunca dünyada stratejik olarak çok şeyler değişti. Savaşlar yapıldı. Yeni ülkeler, yeni coğrafyalar fethedildi.
Hamaset yapacaksak milliyetçilik damarı üzerinden, buyrun hamasetin alası:
Topraklarımıza ve boğazlarımıza dayanmış bir sürü egemen devletin ordularını, ne pahasına olursa olsun geçirmemiş ve zafer kazanmış bir milletin evlatlarıyız. Nokta.
_____________________________________________________

Neler oluyor Türkiye'de?

Savaşın devam etmesini isteyen bir derin devlet, etnik temizlikçiler, ülke gelirlerinin ezici çoğunluğunun gittiği bir savunma sanayi; ve doğudaki çatışmalarda erlerin silahları patlamıyor ha? Defalarca basılan karakollar basılmaya devam ediyor bu arada.

Neden kimse yargılanmıyor?
Hakkında Susurluk ve Ergenekon davaları dahil ciddi iddialar olan, Ergenekon olayları sürerken intihar eden Albay Abdülkerim Kırca, hakkında süren davalar olmasına rağmen, 16 sene boyunca mahkemeye çıkmamış, çıkarılmamış. 12 sene bir davasının soruşturması sürmüş, 4 yıldır da yargılanacak mahkeme aranıyormuş.
Şimdi bu nedir?

Peki Şemdinli'deki olay neyin nesiydi?
Bir askere ceza verildi diye duyduk önce. Sonra dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt dava sürerken çıkıp "İyi çocuktur" dedi. Verilen karar düştü ve dava Askeri Mahkemeye yönlendirildi. Oradan da elbette "beraat".
Bu kadar. İşte budur.


Peki aynı ülkede başkalarına ne oldu?

* Savcı, Bülent Ersoy'un peşini bırakmadı. Bakırköy Cumhuriyet Savcısı Bülent Ersoy’un beraat kararını temyiz etti.
"Tıbben çocuk doğuramayacak bir insanın Türk annelerini provake etmesi" ile suçlandı. Bülent Ersoy'un, mal varlığını Mehmetçik Vakfı'na bağışlamaması bile temyiz sebebi edildi. "Düşüncelerini sebepsiz yere ifade etti" denerek, yeniden dava açılması istendi. (bkz: Radikal)

(İncir çekirdiğinden böyle baba baba iddianameler hazırlayan ulusalcı savcılarımız; tahammülsüz, insani değerlerce maymunlardan geldiğimizi kanıtlar gibi milletin gözüne soka soka çıkışlar yaparken, varın aynı orantıyı devlet meselesi addedilen olaylar konusunda, derin devlet hususlarında, hukukun üstünlüğü zırhını kuşanarak yaptıklarında DOĞRU ORANTI ile kendiniz bir hayal edin.)

* Aysel Tuğluk 1,5 sene hapis cezası aldı. Suçu şunu söylemek:
"Sayın Başbakan, "PKK’yı terörist ilan edin sizinle görüşelim" diyor. Bununla mesele çözülmez. Sizin terörist olarak nitelendirdiğiniz insanlar kimine göre de kahramandırlar."


Sol ve Medya

Peki ya CHP'nin ve Türk solunun Ergenekon konusundaki yaklaşımına ne demeli? Ya bunların medya ayağını oluşturanlara?
Bir şey demeye gerek yok. "17 bin 500 faili meçhul dosyanın olduğu bir ülkede, insanı şok eden siyasi suikastlerin periyodik biçimde gerçekleştiği bir atmosferde şaşırtıcı olan, Ergenekon davasını önemsizleştirmeye çalışan solcuların varlığı."

Ve diktatörleri askerler, politikacıları gazeteciler devirir. Yıllardır kokuşmuş ve dar alanlarda süren ülke siyasetimizi, bu ülkenin merkez medyasına borçluyuz.

Hurşit Tolon Paşa

Burada, Ergenekon davasından delil yetmezliği sebebiyle dün tahliye edilen Hurşit Tolon ile ilgili bir anekdot düşmek istiyorum.

Kendisinin Cumhuriyet mitingleri üzerine bir konuşmasını izlemiştim. Kişisel yorumum şu:
Bu ülkede bağnaz dinci kesimin kadına yaklaşımı ile, koyu Kemalistlerin kadına yaklaşımı arasında önemli bir fark yok. O kadar çakışıyorlar ki hatta birbirleriyle!
Birinin derdi: Kadını kapatmak, türban veya çarşafa sokmak, tek telini göstertmemek. Diğerinin derdi: Kadının kafasını açmak ve yakasına Atatürk rozeti takmak. İşte bu kadar. Kadın = Beden.
Kadının adı yok, kişiliği yok, kişisel tercihleri yok. (Varsa da yok sayılıyor)

Tuhaf bir şekilde aynı kadın, bizde ekonomik hayata da katılıyor. Para kazanıyor yanii. Arap ülkelerinden farklı olarak daha yüksek eğitim de alıyor. Ama sonra dönüyor dolaşıyor, oralardaki kadınlarlardan daha meşakkatli yollardan geçtikten sonra onlarla aynı değerler potasında tartılıyor.
Bu söylediklerimden ve (sözde) kadın adına sürdürülen bitmez siyasi tartışmalarımızdan pek çok sonuç çıkarmak mümkün...


Yazımı, geçenlerde bir sitede gördüğüm kısa Ergenekon yorumu ile tamamlıyorum.
"İktidarda olan hemen her partinin varlığından haberdar olduğu bir oluşumun (derin devlet) , bu dönemdeki iktidarın menfaati gereği, ülke gündemi ve ekonomisine ciddi hasarlar bırakmayacak ölçüde, şimdilerde etkisiz kişiler üzerinden yürüttüğü ve açığa çıkardığı operasyondur nitekim Ergenekon.
Şaşkınlıkla izlemiyoruz.
"
(rotinda / 20.09.2008, Private Sözlük)
_________________________________________________________

5 Şubat 2009 Perşembe

Ümit Özgen'i kim öldürdü?

Ümit Özgen. Hatırladınız mı bu ismi?
Ocak 2009 desem?
Uludağ, Akut, donma vakası desem?

Tarih 21-22 Ocak 2009.
Ekranlarda "Uludağ'da kaybolan genç bulundu!" haberleri ve tanıdık gelen "Sevinç gözyaşları döküldü" haberleri...
Ertesi gün de bildirdiler ki meğer ambulansta ölüm gerçekleşmiş, desem?
___________________________________

Bir sürü şey söylendi bugüne kadar. Çocuk kaybolmuş öğleye doğru siste. Olağan bir durum, düz ova değil bu kaybolunan yer. Mevsim de yaz değil. Eh neyse ki yanında cep telefonu var bu gencin. Hemen dağdaki beraber geldikleri arkadaşlarını arıyor. Ailesini arıyor. Bundan sonrası -miş'li geçmiş zamanla:

Bir şekilde Jandarma'ya ulaşılmış, anlatılmış durum. Tarifler yapılmış.
2 adet kar motorsikletiyle saatler sonra çocuk aranmaya başlanmış. Benzin çabuk bitince arama yarıda kesilmiş, sonuç alınamamış.
Çocuk bakmış işler yavaştan ilerliyor, "Her koyun kendi bacağından asılır" düsturuyla kendisi labirenti çözmeye çalışmış.
(Bu arada havadaki sis de çekilmiş, telefondaki sözleri ve o gece Uludağ'da olanların anlatımlarına göre.)

"Ben daha fazla dayanamam artık, helikopter gönderin" demiş. "Bir fişek yok mu?" diye sormuş Jandarmaya. "Patlatın ben o yöne doğru koşayım, beni o bölgede arayın" demiş. Yani demiş de demiş...



Yukarıdaki mesajlar bu gencin bilincini yitirmeden ve ölmeden önce durmadan attığı mesajlardan bazıları.

Gerçi bulundu bulunmasına. Kaybolmasından 11 saat kadar sonra, geceyarısı saat 23 sularında Çobankuyu mevkii denen bir yerde. Ama bulunmakla iş bitse!


Genci buluyorlar. Bu kez de ambulansa taşıma derdi başlıyor. Ambulans ve içindeki doktor oteller bölgesine gelmiş, bilinci kayıp Ümit ise Çobankuyu mevkiinde! Kar makinasıyla inilmesi zor bir yerde mi bulunmuş ne (zaten aksinin düşük ihtimal olduğu başından belli). O durumdaki, nabzı duruk hastayı saatler boyunca otel bölgesine taşımaya uğraşmışlar bir de.


E kardeşim, o zaman ne diye ambulans istenmiş oraya? Oldu olacak Bursa'ya götürseydiniz bari çocuğu hemen bulur bulmaz? Kaldı ki ambulans da öyle yapmış? İçinde teçhizatı olmayan, ama kendisine ulaşılmak için 3 saate yakın zaman harcanan ambulans; almış donmuş genci Bursa Muradiye Hastanesi'ne götürmüş. Daha doğrusu götürememiş, nihai son hastane yolundayken vuku bulmuş.

(Burada bir de şöyle bir hoşluk/boşluk var. Ümit bulunmuş, böyle bir durumda hemen su içirmek gerekmiş. Ekipte ve kar araçlarında su aranıp bulunamamış, oteller bölgesinden çocuğun bulunduğu yere su istenmiş!)


Varan 1: "Ben izin vermezsem AKUT buraya adımını atamaz"
Uludağ Jandarma Üst Düzey Emir Komuta Şeysi'nin veciz sözü. Bu laf ortaya atılmış. Ancak lafın gereği olan arama-tarama-bulma işi olabildiğince dinlene dinlene, ağırdan alarak yapılmış. Baba Haluk Özgen acıyla ve kızgınlıkla yâd ediyor bu yaklaşımı.
Ne var ki yeterince görüp geçirmiş, düşüp kalkmış sıradan vatandaşımız bu yaklaşıma aşina. Hem ifadeye hem de meâline... Neyi paylaşamıyor bu ülkedeki makamlar? Hadi burada bir asker durumu var. Üniversitelerde aynı şey Öğrenci İşleri-Dekanlık; kıskançlıktan gözü dönmüş prof sürtüşmeleri; son Ergenekon olaylarıyla anlaşıldığı üzere Emniyet İstihbaratı ve MİT, MİT ve Askeri İstihbarat arasındaki husumetler/sürtüşmeler/ayak bilemeler...
Yani burada anlatamadım, ama anlayacak olanın kelimelere ihtiyacı yok. Hep "birlik-beraberlik" mesajları. Ama onları biraz eşele, altından egemenlik savaşları ve bölünme, nispi derebeylikler yönetimi çıkıyor.

Velhasılında AKUT'a arama işi için hemen izin verilmemiş. Donan insan için zaman çok mühim, ama ne gam. Burası Türkiye!.

Varan 2: Ağzı olan konuşuyor
Bir sürü bilgi ve iddia vardı bu olayda. Biri diyordu ki, kulübeye girmiş ama orada durmamış, dışarı çıkıp koşmuş, hata yapmış.
Çocuğun bizzat mesajlaştığı Uludağ'daki bir arkadaşı (Sinan) da diyor ki, kulübeye girmedi, bir kulübenin önünden geçti.

Yahu tamam anlıyorum. Devlet meseleleri söz konusu olduğunda veya hassas mevzularımız, kendimize doğru yontarız. Ama böyle bir konuda da herkes sil baştan bir hikaye yazmasın da ne nedir bilinsin.

Varan 3: Kanunlar kime işler, kime işlemez?
Gelelim bilinen bir mevzuya...
GSM operatörü şirket Turkcell, kaybolan gencin koordinatlarını, Jandarmanın irtibatına rağmen ancak Savcılık izniyle ve başvurudan 4 saat sonra olacak şekilde vermiş. +1 saat de verilen koordinatın çözümlemesi mi ne yapılmış (teknik bilgi). Etti mi toplam 5 saat!
Burada suçlanacak bir şey yok, zira kanuna uymuşlar. Biliyorsunuz devletlerin yazılı kanunları vardır, bir de vicdanın yazılı olmayan kanunları/hukukları. Turkcell sorumluları burada birincisini seçmiş.
Ancak operatör tanıdıkları olanların, savcısız-izinsiz şıp diye koordinat bildirme durumlarını öğrenince isyan etmiyor de değil insan. Birileri için, bir kaç yakın ilişki ve telefonla şakkadanak elde ediliveren bilgiler, kolayca açılan kapılar; kimsesizseniz veya kolay lokma olarak addedilmişseniz ağzınızla kuş tutsanız açılmaz. Kaderin böylesine...!
(Gene iş döndü dolaştı "kader"e yüklendi ya! Zaten hepimiz kadere çalışıyor gibiyiz.)

Varan 4: Oteller ne tarafta, yol ne tarafta?
Uludağ gibi kış turizmi ve kayak sporlarının yoğun olduğu bir yerde levha, tabela işaretleri, ağaç numaralandırma, yol işaretleri koyma, vs... Neden yoktur? Mars'ta yol tarifi sormuyoruz ayol, Uludağ'dayız biz daha!

Bir soru daha: Bu otel sahipleri, oradaki Jandarma, yaratıcı insanlarımız? Hiç düşünen kimse de mi yok bu ülkede? Yoksa ben mi abartıyorum?


-Son Analiz-
Bu olay bir şeyi daha gösterdi.
Ülkedeki herkes ne çok analiz manyağı, ne çok yargıç olmuş! Adeta bir bilirkişi, adeta bir jüri! Meğer hepimiz potansiyel bir Deniz Seki, büyük jüri bir Bülent Ersoy barındırmakta imişiz içimizde!
Yok çocuğun yanlışları şunlar şunlarmış, yok babanın yanlışları bunlar bunlarmış, madde madde, çarşaf çarşaf...

Sanki bütün bu olaylar olurken, bu lafları edenler an be an oradaydı! Çocuk beklemiş en az 6 saat boyunca tek bir kıpırtı göremeyince bari helikopter gönderin veya fişek atın ben işaretin olduğu yöne doğru koşayım demiş. Bakmış sanki kendi kendine konuşuyor, bari bu karanlıktan çıkışı kendi kendime bulayım çare yok demiş.
Ve karanlıkta gördüğü bir ışığın peşine düşmüş.

Onlarca paragraf döşenip madde madde hata sayanlar, o genci ölüme gönderen ihmalleri yapanlarla aynı kafadan aslında.

Ve yeri geldiğinde hep dediğim gibi:
"Bursa büyük bir köydür. Halkı da zengin köylülerdir"

Nokta.



4 Şubat 2009 Çarşamba

FreeCell


Zevkli bir kart oyunu. Windows kurulumuyla gelen standart oyunlardan biri. Özellikle yoğun zamanlarda, çok okumalı-yazmalı dönemlerde, sınav günlerinde kısa molalar için ideal oyunlardan biri.
Bir el en fazla 15-20 dakikada bitiyor. Her elin bir çözümü var, dolayısıyla Solitaire gibi açılmayınca insanı sinir eden, bahtına küstüren bir oluşum değil. Yalnızca oyuna kek gibi atlayarak başlamamak gerekiyor. Önce bir bakmak, As'lar nerede, neyin altına ne konabiliyor bu dizilimde? Bu aşama oyunun en önemli kısmı, zira bundan sonra adım adım zafere gidiyorsunuz ;)


Amaç, sol üstteki 4 boş haneyi kullanarak sağ üstteki bölmelere As'tan başlayarak desteleri yerleştirebilmek.
Ortadaki alanda ise kırmızı-siyah-kırmızı şeklinde olacak biçimde sıralı dizimler ve taşımalar yapılır. Sol üstteki boş haneler doldukça, taşıma yapılabilecek kart sayısı otomatikman azalır vs.

Not: "Yeni oyun" diyerek rastgele başlangıçlar yapılabileceği gibi, "Oyun seç"erek de şansınızı deneyebilirsiniz. Windows sürümü haricindekilerde bugüne dek 8 adet oyunun çözümünün bulunamadığı söyleniyor (bkz).

ERGENEKON Yazıları-II

.
İtirafçı İbrahim Babat, Susurluk soruşturmasını araştıran raportör Kutlu Savaş'a anlatıyor. (TC vatandaşlığına geçen Mehmet Kılıç'ın Antalya'da askerliğini yaparken kayboluşu ve akıbeti üzerine):
"1989'da JİTEM komutanları tarafından bize, Mehmet Kılıç'ın (Maho Gevdan) Antalya'dan alınıp getirilmesi istendi. Ben, Astsubay Şaban Bayram ve Erol adındaki bir askerle birlikte Antalya'da İl Jandarma Alay Komutanı'yla görüştük. Yetkililer geleceğimizden haberdardı. Alay komutanına "Alıyoruz ancak geri getirmeyebiliriz, ifadesini aldıktan sonra infaz edebiliriz" dedik. Ertesi günü Mehmet'i nizamiye kapısından aldık, Silopi'ye getirdik. Cem Ersever'in sürekli ilişkide olduğu Irak İrtibat Subayına teslim ettik. Mehmet Kılıç eskiden KDP içinde üst düzey sorumlu olduğundan Irak devleti tarafından JİTEM'den 100 bin dolar karşılığında istenmişti. Bu olayı duyan ve rahatsız olan Yüzbaşı İsmail Öztoprak, daha sonra kaza süsü verilen bir olayla öldürüldü."


"Adı Ergenekon olsun, ne olursa olsun; sözde düşmanlar üreterek, korku imparatorlukları kurarak, sivil iktidarları vesayet altında tutarak her türlü hukuk dışı faaliyeti mubah sayarken güzelce cebini dolduran bir yapı, bazı meslektaşlarımın da ifade ettiği gibi taa İttihat ve Terakki döneminden beri var.
Zamanında Ermeni malları paylaştırılmış, 90’lı yıllarda nerdeyse alenen korucular, çeşitli aşiretler ve mafya ile birlikte eroin kaçakçılığı sayesinde milyonlarca dolar kazanılmıştır.
Ne var ki Güneydoğu'da şiddetin doruğa ulaştığı o yıllarda bu konuları özellikle merkez basında yazmaya kalkanların kalemleri hızla kırıldı. Birçok meslektaşım (Halit Güngen-Diyarbakır, Cengiz Altun-Batman, Uğur Mumcu-Ankara) faili meçhul cinayetlere kurban edildiler. Sansüre meydan okuyan gazeteler defalarca kapatıldı, basıldı.
Hatırlıyorum, sırf çevremdeki arkadaşlarımın, akrabalarımın gözlerini açmak adına; bölgede işkenceye maruz kalmış, canlı mayın tarayıcısı olarak kullanıldıklarını söyleyen köylüler ile yaptığım mülakatların ses kayıtlarını onlara dinletmeye çabalıyordum. Ama kimse bilmek, duymak istemiyordu.
Susurluk raporunda da açıklandığı üzere, OHAL perdesi altında hukuksuzluğun, vahşetin ve özellikle eroin ile silah ticaretinin olağan hale geldiği bir bataklık söz konusu. Bu ayağın taa Kuzey Irak’a kadar uzandığı iddiaları o zamanlardan beri var."
(Amberin Zaman, 30 Ocak 2009 Taraf)

Not: Tüm yazıyı okumak için bkz.

3 Şubat 2009 Salı

Halil Ergün'le bir sohbet


Halil Ergün geçtiğimiz Cuma bir televizyon programına katılmış, Kenan Işık'ın sunduğu bir sohbet programına.
-mış diyorum, zira tesadüfen gazetede yayın ile ilgili edilmiş bir kaç kelam üzerine merak edip internette aradım ve programın önemli kısmının videolarına ulaşabildim. Aradığıma da değdi doğrusu, keyifli bir sohbet izlemiş oldum. Arzu edenler şu linkten ulaşabilirler:
http://dunyabiroyunsahnesi.blogcu.com/dunya-bir-oyun-sahnesi-2-bolum-videolari_35111811.html

_Doğrunun, güzelin ve başarının yanında olmamak çok tehlikeli bir şey.

_Kahır, sanatın bir parçası. Ancak beğenilmek olmazsa eğer, sanat yaparken çekilen kahır çekilmez.

_Türkün Türk'ten başka dostu yok, ama düşmanı da yok.

2 Şubat 2009 Pazartesi

RTE Davos'ta!



Recep Tayyip Erdoğan. Nâm-ı değer Davos fatihimiz.
Ne fetih ama! Adamın Türkiye'ye gelişi bile ücretsiz metro seferleriyle karşılandı, gönüllerde taht kurdu! Öte yandan bizzat İsrail'in tepki çeken aşırı hareketleri ve saldırganlığı sebebiyle bir facia olarak nitelenmedi bu olay/fevriliği dünyada.

Hatırlarsanız bir ara ülkemizde "delikanlılığın kitabını yazan" arkadaşlar türemişti ekranlarda, oturdukları yerden rutin tavır ve hareketleriyle kitap yazardı bu Kasımpaşalı arkadaşlar. RTE de kışkırtıldığında kolaylıkla o eşiğe yanaşıyor.

Murat Belge şöyle diyor bugünkü yazısında (1 Şubat, Taraf) :
"Öfkeli ve vakur, öfkeli ve zarif olmak mümkündür."

Başbakanımız bu noktaya artık gereğince yoğunlaşmalı. Her moderatör krizinde stüdyoyu terk etmemeli. (Geçen sene NTV moderatörüne ettiği lafları hatırlayın.) Başparmağını her sinirlendiğinde dikine dikine kameralara sallamamalı... Yoksa İsrail Cumhurbaşkanı Peres'in münasebetsiz benzetmesi (İstanbul'a bombalar yağması örneği) birgün gerçek olabilir.

1 Şubat 2009 Pazar

Gündemdekiler (Ocak 2009)




Semra Yücel (Kaynana Semra Hanım):
Flash TV'de "Semra Kaynana ile Dest-i İzdivaç" isimli programı sunuyor. Reytingleri ne durumda bilmiyorum ama izleyeni var, evlenmek üzere yayına başvuranı da...

Bendeniz şahitliğin önemine ve arabuluculuğa inanan biriyimdir. Semra Yücel'in şahitliği ve aracılığıyla kurulan bir evlilikte her zaman korku ve cinnet ihtimalinin/korkusunun var olacağı kimsenin aklına gelmiyor mu acaba?
Gidenler sanırım ya yukarıda sözünü ettiğim kavramlara pek saygı duymuyorlar ya da zaten fazla düşünmeyen insanlar. Burada dengesiz, sinir hastası, tek oğlu altın vuruşla çekip gitmiş, kızını da medya önünde binbir lafla eşinden boşatmış bir kadın var. Belki de bir zamanlarki eşinden bu şekilde öç alıyordur kendisi.

Sonuç itibariyle, "Dinmeyen ego, bitmeyen arzu, bakınız bir televizyon starı yaratıyor." (Okan Bayülgen, Disko Kralı)

"Parayı görünce dengesizliğinden eser kalmamış kaynana. Aslında hala dengesiz ama çıkar için dengeli taklidi yapıyor.
Siz onu sunduğu evlilik programının dışında görün bir de.
Kim bu kadınla aynı ortamda bulunmak ister?" (enel hakki, Private Sözlük)
____________________________________________________________


Arif Verimli:
Özellikle bir dönem (aslında hâlâ da devam eden epeyce uzun bir dönemdir) televizyon ekranlarında boy gösteren milli akademisyenimiz. Pardon sinir hastalıkları şeysimiz.

Kendisi yıllar boyunca Esra Ceyhan programlarının kadrolu elemanı tadında ekranlarda arz-ı endam ederken; beri yandan Reha Muhtar'la Ateş Hattı, Savaş Ay'ın meşhur programı A Takımı ve burda yazmakla bitmeyecek bilimum tartışma programından geldik günümüze... Seda Sayan ve Müge Anlı'nın sabah programlarında düzenli olarak görevini sürdürmekte, farklı yayınlardaki kimi mesailerini saymazsak tabi.

Allah sağlık sıhhat versin, düşüncelerini açıklarken sanki gazından kıvranıyormuş gibi sürekli acayip hareketler yapan bu değerli doktorumuz, medya ile arayı iyi tutayım derken aşırı popülarite kazanmış biri. Televizyona çıkmaktan ve basına demeçler vermekten arta kalan hangi zamanında (Cidden yani! Hangi zamanda?) bir uzman olarak araştırmalarını ve çalışmalarını sürdürüyor, hastalarıyla ne vakit gerçekten ilgileniyor, diye merak etmiyor değilim bazen.

Türk psikiyatristlerin en nefret ettiğim ve en zararlı bulduğum davranışı olan ekranlardan peçete, ay pardon, reçete dağıtma yanlışını yapanlardan biri. Bir de evladının uyuşturucudan öldüğünü canlı yayında annelere söyleyip hengamede bağrışıp çığrışanları teselli ediyor. Yaptığı zor bir iş gerçekten.
____________________________________________________________

Perihan Mağden:
Radikal gazetesindeki yazılarına ara vereceğini açıkladı.
(Son iki yazısı için: Derken ve Hesap veriyorum)
____________________________________________________________


Yalçın Küçük:
Ergenekon Davası sırasında o da tutuklandı ve sorgulandı. Dolayısıyla yine sıklıkla ekranlarda. Bir zamanlar bu adam hiç televizyona çıkmazdı, orucunu bir bozdu tam bozdu doğrusu. Son olarak bu haftaki 32. Gün programında denk geldim kendisine. Şamil Tayyar denen, konuşma yeteneği ve bilgi derinliği olmayan (hatta heyhat!) bir adam vardı karşısında, aklınca Yalçın Küçük'ü iğneledi durdu yayın boyunca. İşte böyle değerlinin karşısına değersizi koyduğunda değerli olan sanki daha bir Hint kumaşı gözükür ya kuzgunun gözüne, aynen öyle oldu.
Bu arada Yalçın Küçük'teki kafa karışıklığını da gözlemleme şansım oldu. Bu tarz adamlar konuştukça, koskoca insanlık tarihi boyunca Ademoğlunun "yönetim"i yüzüne gözüne bulaştırdığı yönünde karamsar bir görüş sardıkça sarıyor beni.
Yalçın Küçük kendisini ısrarla "orducu" diye niteledi. Ancak Kenan Evren'e de Hilmi Özkök'e de eleştirileri var. Savunduğu "ordu"nun; solcuları ve milliyetçileri, bu ülkenin itici gücü olabilecek insanları, ve nitelikli eğitim ümidini defalarca baltaladığı için bugün Kasımpaşalı ekolüne gelip dayandığımızı göremeyecek kadar saf bir adam değilse eğer, o da bir "kafa karıştıralog". Sokaktaki çöpçüden köşebaşındaki fahişeye kadar herkesi Sabetayist ilan eden Yalçın Küçük, bombalarına devam ediyor.
____________________________________________________________


Ali Babacan:
Mevcut Dış İşleri Bakanımız. Ama daha çok Sanayi Bakanı veya Ulaştırma Bakanı gibi geliyor bana veya Enerji Bakanı gibi... Dış görünüş, hal ve hareketlerine bakın. Tam bir Arap yöneticiyi andırmıyor mu? Diplomasi ve dış ilişkilerimizde, şekilsel düzeyde bile oldukça şeyin değiştiğini, kendisi ve türbanlı genç eşinden çıkarımsamak kolaylıkla mümkün.


____________________________________________________________

Recep Tayyip Erdoğan:


Nâm-ı değer Davos fatihimiz. Ne fetih ama, adamın Türkiye'ye gelişi bile ücretsiz metro seferleriyle karşılandı. Gönüllerde taht kurdu! Öte yandan bizzat İsrail'in tepki çeken aşırı hareketleri ve saldırganlığı sebebiyle bir facia olarak nitelenmedi bu durum/fevriliği dünyada.

Hatırlarsanız bir ara ülkemizde "delikanlılığın kitabını yazan" arkadaşlar türemişti ekranlarda, oturdukları yerden rutin tavır ve hareketleriyle kitap yazardı bu Kasımpaşalı arkadaşlar. RTE de kışkırtıldığında kolaylıkla o eşiğe yanaşıyor.

Murat Belge şöyle diyor bugünkü yazısında (1 Şubat, Taraf) :
"Öfkeli ve vakur, öfkeli ve zarif olmak mümkündür."

Başbakanımız bu noktaya artık gereğince yoğunlaşmalı. Başparmağını her sinirlendiğinde dikine dikine kameralara sallamamalı. Yoksa İsrail Cumhurbaşkanı Peres'in münasebetsiz benzetmesi (İstanbul'a bombalar yağması örneği) birgün gerçek olabilir.
____________________________________________________________