28 Ocak 2009 Çarşamba

ERGENEKON Yazıları-I


Bir Ergenekon'dur aldı başını gidiyor.  Ergenekon aşağı, Ergenekon yukarı!
Bir yanda Ergenekon'u sarımsaklasak da mı saklasakçılar,  diğer yanda demokrasi ve özgürlük mücahitleri.  Vatandaş ise gene figüran.  (Anlamaya çalışıyor gibi olan biteni.)
Gerçi ne zaman anlamaya çalışsak,  pek bir şey de anlamadığımızın farkına varıp vaz geçiyor gibiyiz.  Zaten bizzat,  "Bağımsız cumhuriyet  edâsındaki Türk Medyalaması"  sebebiyle temiz bilgi edinmek çok güç.
Bir basın-yayın kuruluşunun  "Ergenekon davasında önemli gelişme!"  diye uzun uzun verdiği haber,  diğerinde mevzu bahis bile olmuyor.  Kısacası her kanal kendi telinden çalıp söylemekte, kendine yonta yonta...
İçinde olduğumuz bu teknoloji ve internet çağında  (bilgi çağı da deniyor),  aylardır gündem olan konularda bile bu yüzsüzlükle haber saklamayı ve kendine yontma geleneğini sürdürüyorlar ya, pes!

Telaffuz edilmeye başlayalı çok oldu,  burada sadece yeni yılla başlayan gelişmeler üzerine birşeyler söylemek istiyorum.  Bu arada bir süredir, Ergenekon ile ilgili yazılmış ilgimi çeken bazı yazıları tek elde toplamak için uğraşıyorum, ilgi çekici şeyler var. Belki bir ara buraya da koyacağım bunları.

Fazla gergin derin mevzular içine serinkanlı dalışlar yapabilen biri olmadığımdan, ve bu konularda zorlandığımdan; şimdilerde imdadıma Ayhan Aktar yetişti. Kendisi bana göre fazla iyimser ve demokrat olan, akedemisyen bir gazeteci. Ancak hani size benzemese de sözleriyle sizi yatıştırabilen bazı insanlar vardır ya, öyle bir durum söz konusu sanırım. Burada kendisinden karışık bir alıntı yapmak istiyorum.  Özellikle de çevredeki anlamamaya çalışan, Ergenekon'u anlamamaya adeta ant içmiş kimselerle temasta olanlara gitsin sözleri.

"(Kemalist Kişilik Bozukluğu)  KKB'den muzdarip olanlar.
Bunlar okul arkadaşınız, komşunuz, iş arkadaşınız veya ailenizden biri olabilir.  Ayrıca kendilerini solda görebilirler. Lütfen kızmayın onlara. Anlatmaya kalkmayın. Anlamazlar.

Mesele sadece üç-beş emekli paşa, onların sivil şakşakçıları
ve gözükara tetikçilerin oluşturduğu bir gizli örgüt meselesi değildir.  Mesele, darbenin yolunu döşemek için yapılacak suikastler ve toplumda ses getirecek terör olayları da değildir. Mesele bir zihniyet kalıbı ve bunun yarattığı kişilik bozukluğu meselesidir.

KKB hastaları ile biraz konuşursanız,  "Yahudiler Harran'ı satın alıyor", ...TRT Kürtçe yayına geçince ise  "Bölünüyoruz"  diye feryat ederler.  Komploculuk can suyudur.  Ayrıca bu görüşler sağcı ve İslamcı kesimde de çok yaygındır.

Resmi ideoloji bu ülkede, güce tapan, sürekli mağdur edildiğine inanan, ruhen ezik, işkencecisine aşık olan ve postal koklayarak mutlu olan bir kesim yaratmıştır.  Veli Paşa ve arkadaşlarının güvendikleri kesim de budur.  KKB hastalarının korku ve travmaları hiç eksilmez.  Hatta eğitim seviyesi yükseldikçe daha da akut hale gelir.  Zaten Milli Eğitim'in misyonu yeni nesillere travma yüklemektir.

Peki "ağır abiler" gözaltına alındığı için kendilerini "öksüz ve yetim" hisseden bu insanlara karşı nasıl davranmalısınız? Benim naçizane önerim şudur:  Bunlara  "hasta, sakat ve kederli"  muamelesi yapın,  onlara acıdığınızı hissettirin.  Ama sakın laf anlatmaya çalışmayın ve mümkün olduğu kadar uzak durun.  Onları acılarıyla baş başa bırakın.  Toplumsal değişme sürecine uyum sağlayamayan, tarihin çöplüğüne atılarak tasfiye olur. Moralinizi bozmayın."

('Ergenekon İçimizde' başlıklı yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz.)

Bu arada özellikle son yıllarda, -Ergenekon olayı da tuzu biberi oldu-, kendini Kemalist addeden okumuş yazmış kesimin ne kadar bağnazlaşabildiğinin örneklerini bolca görmekteyiz.  Şahsen üniversite yıllarımda, bunun sadece bazı mensuplarına özgü kişisel bir tavır olduğunu düşünürken;  zaman bu sorunun kişisel olmadığını, toplu bir davranış kalıbı olduğunu anlamamı sağladı. Son dönemde Ergenekon üzerine etkileyici yazılar yazan bir yazar şöyle diyor:
"Cumhuriyet'in okumuş yazmış eliti, en bağnaz softadan daha tehlikeli bir tip oldu çıktı karşımıza."   (Ümit Kıvanç, 14 Ocak)

Bu mudur yüzünü Batı'ya (muasır medeniyete) çevirmiş, eğitimli/kültürlü insanlarımız?
Peki ya onların avukatlığını yaptıkları zevat,  (mesela işledikleri yargısız infazlar nedeniyle yargı sürecinde 16 yıl boyunca mahkeme yüzü görmemiş madalyalı efendiler),  "Sabah aynaya korkusuzca ya da gülümseyerek bakabiliyor mu?  Tetiği çeken elleriyle eşlerine dokunduklarında ya da çocuklarını okşadıklarında nasıl bir ruh halini yaşıyorlar?  Hep kuşkuyla yaşamak ve sağ kalabilmek için sürekli öldürmek, kendisine benzemeyene saldırmakla iflah olur mu insan?
...
Peki bu ölüm mangalarını oluşturanlar tek başlarına mıydılar? Bu tohumları, suyu ve gübresini nereden aldılar? Ölüm tarlaları oluşturulurken nasıl olur da duymaz kimse?  Sağır ve dilsiz miydi herkes?"   (Suzan Samancı, 23 Ocak)


26 Ocak 2009 Pazartesi

 İsimtescil net

Hizmet konulu her alanda mümkünse Türk işinden uzak durmak gerek. Gene de eşşeklik edip bile bile çukura atladığımız da olmuyor değil.  İş bu blog da İsimtescil'den almış olduğum domain üzerinden yayınlanıyor.

Ayrıntılı yorumlara girmeyeceğim.  Sadece, bu pazartesi sabahı destek için aradığımda, bir görevli ile aramızda geçen telefon konuşmasını yazıyorum. Sistem çalıştığı sürece burada olacağım/olacağız; ama cümlenin en başında dediğim gibi:  "Sistem düzgün çalıştığı sürece".

-------------------------------------------------------------------------------------


Can ile Canan:  İyi çalışmalar.


Bayan İsimtescil:  Teşekkürler.


Can ile Canan:  İsimtescil'den 1 ay önce almış olduğum domain adresinde bu cumartesiden beri sorun yaşıyorum. Acaba genel bir sorun mu var?


İsimtescil:  Alan adınız neydi?


C.C.:  canilecanan.com


B.İ.T.:  Bakıyorum, bir saniye...
B.İ.T.:  Sayfanız açılıyor?


C.C.:  Fakat siz ve tekniktekiler dışında kimse göremiyor.  Hem kendi bilgisayarımdan hem de başka bilgisayarlardan defalarca denedim, haftasonundan beri sürekli sorun veriyor.

B.İ.T.:  DNS ayarlarınızı mı değiştirdiniz?

C.C.:  Sorun tüm haftasonu kesintisiz sürünce, Pazar akşamı DNS ayarlarımı güncelledim.  Sorun giderilir gibi olmuştu ama her 15 dakikada bir güncellemeyi tekrarlamam gerekiyordu, yani sitenin düzenli olarak açılabilmesi için. Bugün ise hepten çöktü.


B.İ.T.:  Bence sorun sizin bilgisayarınızda. Yani bilgisayarınızdaki cash'lerde.


C.C.:  Hımmm... Dediğim gibi haftasonundan beri internet cafeden, arkadaşlarımın bilgisayarından da çok denedim... Kaldı ki arkadaşlarımın hiçbiri de siteyi açamıyor. Böyle bir durum yoktu daha önceden?


B.İ.T.:  İşte dediğim gibi, sorun bilgisayarınızdaki cash'lerde...


C.C.:  Peki süpermişsiniz! Sisteminiz de!

------------------------------------------------------------------------------------


Bu konuşmadan yarım saat kadar sonra tekrar İsimtescil'i arayıp sorunumu tekrarladım. Bu kez hatta bir Bayan değil, Bay İsimtescil çıktı. Bir takım işlemleri tekrar yaptı ve şu an açılıyor gözüküyor. 15 dakika sonra tekrardan "Yapım aşamasında" hatası vermezse blog burada olacak.

Bu arada sanırım gitgide seksist bir insan oluyorum. Artık telefonun ucundaki kadın sesi bile beni irite edebiliyor. Bu kadar boş konuşma ve anlayamama becerisi insani olamaz.  Diyorum ki, bütün dünyaya mı dönüp  "cashlerini temizle!!"  diyeceğiz hamfendi?   Bunun üstüne bile aynı cümleyi aynı ses tonunda aynı vurguyla söyleyebiliyor. Tabi bu robotlaşmış üslup başlıbaşına ayrı bir yazı ve inceleme konusu.


23 Ocak 2009 Cuma

   Kurtlar  ve  Köpekler

Zannedilenin aksine,  kurtlar pek insanlara saldırmaz. Ama köpekler saldırır. Bunun için onlara "insanoğlunun en büyük dostu" denmiştir. İki parça et karşılığında canavarlaşabildikleri  ve  emirlere itaat ettikleri için.



Avrupalı toplumlar,  kim bilir neden,  tarihin anlamlı zamanları boyunca kurtlarla ilgili korku ve nefret dolu efsaneler türetmişlerdir.  Kırmızı Başlıklı Kız'dan  canavar Kurt Adamlar'a değin,  edebiyat ve şiir üzerine yazıp söyledikleri ortada...

Oysa yüksek yapılı hayvanlardan olan kurtların insanlara saldırması ile ilgili rapor edilmiş pek bir durum yok.  Belki bir kaç yaralama, insanların onları bölgelerinden yok etme projeleri sonrasında artan saldırganlaşma olayları, kadın ve çocuklara zarar vermeleri, birkaç vahşi saldırı... Ne var ki kurtlar normal şartlarda insanlara yaklaşmıyor. Kısaca, saygı duydukları varlıklara bulaşmıyorlar.  Kışın zor zamanlarında köylere inebiliyorlar evet,  besili hayvanları avlamak için.

Sosyal bir komünite halinde yaşayan kurtlarda,  "dışlanma"  ciddi bir mevzu olmalı ki,   kurt ölümlerinin ortalama %40'ı diğer kurtlar tarafından parçalanma sonucu oluyormuş. Ayrıca belirli bir bölgedeki hakim kurt sürüsünce dışlanmış olan yabancı kurt/kurtlar,  var olabilmek için insanoğlunun yaşadığı yerleşim birimlerine çok yakınlaşıp tehlikeli şekilde avlanarak saldırganlık yaratabilmekte imiş.  Yani uzun lafın kısası, kurtlarda "background" konuşuyor.

Yüksek yapılı, saldırgan, güçlü ve vahşi olmalarına rağmen;   insan ile arasındaki sınırı hep koruyan ve dağlarda kendine ait bir dünyası olan kurtlarla ilgili medeni toplumların korku ve imha projeleri jeneratörlüğü ise yüzyıllardır devam etmekte.  Amerika Birleşik Devletleri'nde, belirli eyaletlerdeki çiftçilerin kurt avcılığına soyunmaları sonucu,  ekosistemin tarumar edilmesi ile  geyik  (ingilizce: elk, moose)  sayısındaki patlama gibi geyik olmayan durumlar...
(EDIT - Bakınız:   Kurtlar,  Nehirler ve Doğayı nasıl değiştirdi?)

Bir de  Burt Reynolds'ın  oynadığı  "Time of the Wolf" (2002)  diye bir film vardır ki,  bir zamanların efsanevi erkek ikonu olan bu ünlü aktörün botoks denilen illetin yeni kurbanı olduğunu ilk defa orada görmüştüm, kurtların bahanesine...

Gelelim en baştaki meseleye:
Kurtlar insanlara genelde saldırmaz, ama köpekler saldırgandır demiştim. Bunun için köpeklere  "insanoğlunun en büyük dostu"  denmiştir.  İki parça et karşılığında canavarlaşabildikleri için.
Düşünün ki, yeryüzünde  açlık ve kendini korumak (güvenlik)  sebebi dışında  sırf zevk için başka bir canlıyı öldüren bir insan bir de köpek var.  Bazen köpekler açlıktan ve karın doyurmaktan değil;  sırf canları öyle istediği ve bundan zevk aldıkları için öldüren hayvanlardır.  Özellikle sokak köpekleri sabahın ilk saatlerinde sürüler halinde terör estiririrler.  Yeni doğmuş kedi yavrularını boğazlamak  ve dişleriyle bir köşeye fırlatıp atmak rutin icraatleri arasındadır.  Bazen kedi leşlerinin yolların kenarına  yahut  kaldırıma düştüğü olur.  Birkaç saat sonra oradan geçen insanlar,  kanlı manzarayı görüp sürücülerin kulaklarını çınlatır.  Pek kimseciklerin aklına gelmez bu vahşette parmağı olan insaoğlunun en büyük dostları.


Filistin'de bir insan

____________________________________________________________
14 Ocak tarihinde gazetelerde geçen bir haber dikkatimi çekti,  özellikle de haberde geçen bir bölüm. Buraya da taşımak istedim.  Gazze'de, şehrin en büyük hastanesi olduğu söylenen Şifa'da çalışan bir doktorun, İsrail saldırıları sonrasında Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamaları ve haberden bir bölüm:
____________________________________________________________

"Artık her şeye alıştım. Hiçbir şeysiz yaşamaya alıştım. Ölümlere alıştım. Hissizleştim. Sanki ailemi bile vursalar etkilenmeyeceğim. Anlamı yok hiçbir şeyin.
Bu savaşta kural yok. İnanılmaz ve vahşi.
Beş gündür eve gitmeden gece gündüz ameliyat yaptım. Beş günde yüz ameliyat yaptım. Ameliyat ettiklerim arasında hiç militan yoktu. Gelenler çoluk çocuk, kadın, yaşlı;  çocukların çoğu 16'dan küçük. Militanların Gazze'de ayrı hastanesi mi var ki oraya gitsinler? İsrail askerleri Gazze'ye girmeye çalışıyor ama giremiyor. Madem girmek istiyorsunuz girin, alın Hamas'ı. Öyle yapmıyorsunuz. Füze gönderip çoluk çocuğu öldürüyorsunuz. Bu tam bir hainlik...

ABD'den yeni silahlar getiriyorlar ve denemek için bizi kullanıyorlar. Deney farelerine döndük. Galiba fosforlu bomba bu. Sürekli yanıyor, sönmüyor. Suyla söndürmeyi denedik olmadı. Ancak üzerine toprak örtünce söndü...

4 aylık bebeğime pilav yedirdim. Süt yok. Karın ağrısından sürekli ağlıyor. Bebek bağırsağı bu tür yemeği hazmetmiyor ama çare yok. Susturmak için ağrı kesici veriyorum. Ekmek de elektrik de istemiyoruz,  sadece normal bir insan gibi yaşamak istiyoruz."

____________________________________________________________
Ortopedi uzmanı Fadıl Naim ise bir ambulansta gönüllü çalışan 18 yaşındaki oğlunu,  ambulansın füzeyle vurulması sonucu kaybetti.
____________________________________________________________

Halit Abed Rabbo,  İsrail askerlerinin tahliye uyarısı üzerine evlerinden çıkarken iki kızının öldürüldüğünü,  birinin ise ağır yaralandığını söyledi.
2 yaşındaki Amal ile 7 yaşındaki Suat'ın otomatik silahlarla taranıp öldürüldüğünü,  Samer adlı kızınınsa hastaneye kaldırıldığını anlatan baba, "Evimizin önündeki tanktan gelen tahliye çağrısı ile dışarı çıktık. Tanktan çıkan otomatik silahlı bir asker çocuklarımı taradı.  Suat'ın vücudundan
12 mermi çıkarıldı" dedi.


22 Ocak 2009 Perşembe

Bozüyük

.

Geçtiğimiz bir hafta boyunca, teyzemin -hâlâ- yaşadığı bu şehirdeydim.
Hep söylendiği gibi,  "Bağlı olduğu Bilecik ilinden daha büyük bir yer".

Çocukluğumun anlamlı yıllarını burada geçirmiş biri olarak, bu şehre karşı çok az bir sempatimin olması  benim kendi soğukluğumdan mı,  yoksa şehrin soğukluğundan mı;  muamma.

İnternetten bulduğum, Bozüyüğün eski yerlilerinin daha iyi anlayabileceği bir harita var yukarıda.  Tabii onların zamanlarında şimdiki gibi kalabalık, çok göç yok,  şehir içi farklı güzergahlı minübüs seferleri ve yabancı sayısı şimdiki gibi değil;  benim çocukluğumda mesela apartmanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azdı.
Ancak kader ağlarını durmadan örmekteydi.  İstanbul-Bursa-Ankara karayolu üzerinde olması;  malum olduğu üzre Eskişehir'e çok yakın olması;  Toprak Holding'in fabrikaları;  Eczacıbaşı, Demirdöküm gibi, kablo ve iplik fabrikaları gibi pek çok tırı vırının zamanında burada konuşlanmış olması gibi sebeplerden;  şehirdeki sanayi kolları aldı başını yürüdü.
Gerçi yazıyı yazdığım şu dönemki küresel mali kriz sebebiyle  üretim durdurmalar, işten çıkarmalar oluyor. Yani malum şeyler...  Ama şehirde hiç değişmeyen bazı şeyler de var.  Mesela soğuğu, ayazı ve kirli havası. Çeşmelerinden buz akıyor hâlâ bu kentin.

Az bilgi vereyim:
İsmini şehrin kuzey(batı?) tarafındaki,  üzerinde hiçbir ağaç yada yeşilliğin bitmediği, boz kayalarla kaplı olan höyükten almış olup;  "Bozhöyük"ün zamanla söyleyişte kolaylaşmasıyla  Bozüyük  olmuş.  (Zaten halk dilinde höyük için  "üyük"  diyorlar.)
Höyükteki birkaç mağara, derinlemesine büyük su sarnıçları ve kimi oyuklar,  şehrin çok eski bir tarihi geçmişi olduğunu düşündürür.
Halkı arasında bu oyuklar ve çukurlarla ilgili (elbetteki dini ve mistik) şehir efsaneleri mevcuttur. Misal: Ayak şeklindeki oyuk  Hz. Muhammed'in ayağıymış aslında...  Kopyala-Yapıştır mantığıyla hazırlanan belediye ve şehir tanıtım sitelerinde bunları yazmamışlar, ayıp etmişler.

Nev-i şahsına münhasır belediye başkanları olmuştur. Hele bir Cemalettin Köklü vardı ki rahmetli,  eski Türk filmlerindeki o makus havayı andıran simasıyla,  toplam 19 sene boyunca Bozüyük belediye başkanlığı yapmış bu adam.  Belediye başkanıyken ne yapmış ne yapmamış, o ayrı konu. Veya zaten bilinen şeyler.  Ancak görünen şudur ki, bir belediye başkanı gelir;  ana cadde üstündeki Atatürk heykelinin olduğu büyük anıtın hemen arkasındaki çocuk parkını yeniler  (Taş Devri  çizgi filmi/Flintstones konseptinde bir dekorasyon ile);  bir diğeri gelir anıtlardaki heykel sayısını artırır;  bir diğeri de gelir belediye binasının önüne  Büyük Türk Büyükleri konulu heykelleri yaptırır ve bu alanın tüm çevresini  Las Vegas-Texas ışıkları ile donatır.
Bu arada bu mevzu bahis Türk büyükleri anıtlarından yaklaşık 1 kilometre kadar bile olmayan bir mesafede,  şehrin Bursa tarafından girişindeki tepede,  zamanında Atatürk'ün de kalmış olduğu söylenen (?) yıkık dökük, virane, sarı renkli bir konak karşılar sizi.  Oldum olası hep viraneliktir.
O ahşap bina benim için hüzün ile umut arasında bir köprü kurmakta olup ülkemizdeki zenginlerin kültürsüzlüğünü ve önderin yalnızlığını fısıldamıştır hep kulağıma. Bilmem bu yüzden mi, açık sarı renkli binalarda benzer duyguları yaşamam çoktur.




İtiraf etmek gerek ki,  hem Bahattin Şeker hem de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun memleketi olma ile şereflendirilmiş olması vesilesiyle;  Bozüyük'teki hastane, okul, sanayi ve belediye hizmetleri bir büyük kasabadan daha güncellenmiş haldedir.
Arzu edene/edenlere,  paket servis imkanı her daim mevcut olup gönüllüleri tepe tepe kullanmak suretiyle ömür çürütebilirler.

(bkz: Gidilmeyesi,  görülmeyesi şehirler)

.

13 Ocak 2009 Salı

  TRAVIAN




Çeşitli internet sitelerinde Travian'ın bannerlarına sıkça denk geliyorum. Genellikle görmezlikten gelmeye çalışsam da an geliyor "Kafama tüküriym!" diye başlayan içsel konuşmalar devreye giriyor. Zira bu Travian denen merete,  2 ila 3 senemi  ve dünya kadar da parayı gömmüş biriyim.  Kanmayın sakın bu şirin resimciklerdeki yeşil huzura!  Ayık ve uyanık olmak lazım.

Oysa tam da işten çıkarıldığım bir dönem başlamıştım bu oyuna. Sıkıntıyı ve yaşadığımız bunalımları unutmak için bazen çareyi bir sakinleştiricide ararız ya,  öyle bir şeydi Travian da benim için.
Şirin tasarımı, emek istemesi, matematik ayrıntıları, taktikleri, incelikleri, sohbete başlanan yeni kişiler derken insanı kendine bağlıyor.  Ancak tam da o noktada, insanlar tarafından oluşturulan her komünitede belli bir zaman sonra önemini gösteren 'İNSAN FAKTÖRÜ' giriyor devreye.   (Oyundaki birlik mevzuları mesela...)

Sanki ülkede ne kadar sorunlu, psikopat, ezik adam varsa  bu oyuna kaydolmuş gibi... Hayatınızdaki herşeyi kaybettiğiniz, "hayatım" diye bir şey var mı acaba diye şüpheye düştüğünüz bir dönemde; karşınıza çıkan bir takım ne üdüğü belirsiz, yolda görseniz yolunuzu değiştireceğiniz insanlarca "#hain" ilan edilmeniz,   onların yerine göz koymuşmuş olmanız, birlik içi casus olmanız vesaire... Zaten ithamlar bir başladı mı bir daha bitmiyor.  Ama daha da önemlisi,
böyle insanlarla aynı ülkede yaşadığımızı fark edip irkilmek.

Ne kadar güvensiz; merhametsiz; huzur nedir bilmeyen ama huzura da müsaade etmeyen küfürbaz bir toplum olduğumuzu biraz da bu oyunla gözlemledim.  İftira nasıl atılır,  ayak nasıl kaydırılır,  oyun oyunluktan ve zevk vermekten nasıl çıkartılır?
Zaten bu kadar olaydan sonra, bırakma niyetiniz vardıysa da gurur meselesi yapıp oyunu bırakamıyor,  "ya sabır çekip" daha da dibine batıyorsunuz.  Daha da battıkça paralı oynamaya başlıyorsunuz. Parayı bastırdıkça oyun daha da canavarlaşıyor ve daha fazla zaman istemeye başlıyor.  Tatile gidemiyorsunuz mesela;  gitseniz de rahat edemiyorsunuz. Dışarı çıkamıyorsunuz.  Aile, akraba, arkadaş, bunlar zaten bitiyor.
Gerçi oyun size  temsilcilik  denilen özel bir imkan sunmakta.
Kendi seçtiğiniz iki temsilci sizin hesabınızla ilgilenebilmekte. Ama bir başkası nereye kadar ilgilenir,  ne kadar bakar  (tahıl sorunu olayını bilenler daha iyi anlayacaktır bunları),  ne kadar güvenebilirsin, hesabına zarar verir mi?... Tartışılır.  Temsilcilik alırken yalvar yakar olanlar, en kısa sürede itinayla hesabınızı mahvedebilir.  Yahut "kimseye fazla yük olmamak lazım" düşüncesi beyninizin içini kemirmeye başlayabilir. Dolayısıyla 5-6 saatten uzun süreliğine bir yere gittiğinizde aklınızın hep arkada kalması demek bu oyun.
Üstelik sonunda elinize bir şey de geçmiyor.  Bunca zaman boyunca bu ortamda, bir iki insan gibi insanla tanışabildiyseniz ne mutlu size!


Şahsen Travian'da,  geçenlerde biraz kırdığım-kızdırdığım bir arkadaşım olan  Ali Sevimli'yi  tanıdım. Ne zaman msn'de karşılaşsak kafaya alır beni, hâlâ bu oyunu bırakmadın mı diyerek.
(_Saldırı var mı saldırı?)
Bir yerde bir şekilde dank etti işte!  Ve öylesine, bir anda, koca koca hesaplarımı silerek Travian'dan kurtuldum. Darısı diğer hastalarının başına!

-----------------------------------------------------------------------------
Not:  Travian aslen bir Alman browser oyunu olmasına rağmen, Almanya dahil hiçbir ülkede Türkiye'deki kadar oynanmamakta.
Server adedi ve toplam kullanıcı sayısına bakarak anlayabilirsiniz. Üstelik Türkiye'deki çoğu oyuncu sadece tek oyun dünyasında oynamaz, aynı anda pek çok serverda oynar.  Birden fazla serverdaki her hesabında paralı olarak oynayan oyuncu sayısı da oldukça fazladır.
Oyun kurallarınca yasak olan ve  'multi hesap'  da denen;  aynı serverda açılmış aynı kişiye ait çoklu hesapların sayısı ise sürüsüne berekettir.  Hiç tanımadığın, küçük ve bir türlü gelişmeyen bir hesaba saldırı çıkarırsın;  ertesinde çok büyük bir oyuncudan küfür gelir: "Saldırma bir daha orası benim! Yoksa..."  veya  "Siktiğimin bilmemne çocuğu!",  "Köprüaltı orospusu!" tarzı şeyler...  Multi hesapları Multihunter'a yazarsın,  en az 2 hafta sonra okur. O da okursa...

-----------------------------------------------------------------------------



2013'te gelen EDIT:
Bu sene Şubat ayında Travian'a tekrar bir U-dönüşü yaptım. Yeni uyarlanan Kahraman Sistemi ile oyunun çok daha paraya endeksli hale gelmesi, firmanın bir sürü oyun dünyasını peş peşe açıp ilk haftalarda yüksek kâr amaçlaması, böylelikle iyi oyuncu-kötü oyuncu ayrımının daha belirsizleşmesi,  açık artırmalarda satılan Kanun Yazıtları ile düzenli oyuncuları reislemenin zorlaşması geçmişe kıyasla dikkat çeken değişimlerdi.  Ayrıca MultiHunter'dan cevap gelmesi için artık haftalarca beklemenize gerek yok,  çoğunlukla aynı gün içerisinde mesajınız değerlendiriliyor. Ne var ki genellikle otomatik cevaplar geliyor. Yani süreyi kısaltmışlar ama bu kez de işi acayip şablona dökmüşler. MH'ların eline yazılı bir liste verilmiş, onların birinden seçip kopyala-yapıştır ile cevaplama yapıyorlar. Sorduğunuz çok farklı bir soruya veya bambaşka bir mesaja, uysa da uymasa da o listeden bir şablonla cevap vermeleri ironik ve bazen de çok sinir bozucu!  :P

Bu oyuna bu sene gelirken,  "Travian'da iyi bi birlik nasıl olur? veya iyi birlik diye bir şey olabilir mi?"  sorusu vardı kafamda.  Cevaplara ulaşamasam da, en azından "İyi bir birlikte neler olmamalı?" sorusuna bazı cevaplar buldum.  Bazıları teknik, salt oyunla alakalı;  bazılarıysa yönetim anlayışı, yöneticiler ve insan kalitesi ile...
"Kendini açıkgöz sanan cahillerin trajedisi"ni izledim bol bol.
Bu oyun bana hep şunu hatırlattı:  Kendi beceriksizlik ve
iş bilmezliklerinin, gelişen olumsuzlukların faturasını hep başkalarına kesen; suçu birlik içi (gerçek veya hayali) casuslara bağlayan, iftiracı, oyunu gerçek sanan yöneticiler ve son derece bireysel-bencil davranıp (oynayıp)  beri yandan kendisinin her sorununda diğerlerinin (birliğinin) koşarak yardıma gelmesini isteyen düşüncesiz insanlar olduğumuz.
Ve bir kez daha insan kalitemizin ne kadar düşük olduğunu gördüm.


12 Ocak 2009 Pazartesi

Yulaf  (Oats)



Son zamanlarda hububatlardan yulafın çeşitli faydaları,  özellikle de protein değeri ve besleyiciliği üzerine ilgimi çeken yeni şeyler öğrendim.  Az daha merak ettikçe,  olay yabancılarla aramızdaki beslenme alışkanlıklarımızın farkına ve cilt güzelliğine kadar geldi dayandı.
Öğrendiğim bazı şeyleri buraya da aktararak Türkçe-İngilizce bilgiler vermeye karar verdim. Artık ne işimize yarayacaksa...
---------------------------------------------------------------------------------

Pirinç (rice) ve bira yapımında kullanılan arpa (barley) gibi,  yulaf (oats) da kabuğuyla beraber harman ediliyormuş.
Görünüş olarak buğday ve çavdara benzemekle birlikte,  mikroskop benzeri aletlerle bakıldığında, dış yüzeyinde gavurların  trichomes  dediği tüy benzeri oluşumlar mevcut.

Yulaf tanesindeki germ (tohum/ruşeym/embryo), fiziksel yapının neredeyse 1/3'ünü kaplayacak şekilde (yanda şematize edilmiş buğdayınkinden daha uzun ve dar olacak şekilde) gelişiyor. Yüksek besleyicilik değeri bu özelliğinden kaynaklanıyor olabilir. (Embryo, protein ve yağlarca zengindir.)
Hububat tanelerinde nişasta (starch), endosperm denen kabuk altı bölümünde toplanmıştır. Yulafın yapısındaki nişasta granülleri, pirinçte olduğu gibi compound granules şeklinde pek çok granülün bileşiminden oluşan karmaşık yapılardır. Tek tek granüllerin mikroskop görüntüsü küçük polyhedral (çok yüzlü) şekiller iken, compound granülleri büyük ve küreseldir (large spherical).



Yulaf endospermi, diğer hububatların aksine,  protein ve yağ açısından oldukça zengin;  amino asit dengesi de oldukça iyi.  (nutritional standpoint)

Beslenmemiz açısından önemli olan amino asitlerden  Lisin (Lysine), İzolösin (Isoleucine),  Valin (Valine),  Metionin (Methionine)  ve  Fenilalanin (Phenylalanine)  açısından,  ayrıca çocuklarda önemli olan Arjinin bakımından zengindir.   (bkz: *Elzem amino asitler)
Bu sebeple,  gavurların sabah kahvaltıları  yulaf ezmesi  denen gıda üzerinedir.  Bizim gibi peynir zeytin işine girişmeden,  oatmeal  de denen bu ürünün üzerine bol yoğurt, sıcak/soğuk süt dökerek, şeker veya meyve karışımları ile tatlandırma yaparak tüketmektedirler.  (Yulaf, bütün gıdaları içerisinde atlara verilen en iyi besindir.  Gerekli bütün besin maddelerini
en uygun karışımla ihtiva eder,  iyi bir kas yapıcıdır.)


Yulaf diğer hububatlara göre yüksek miktarlarda Oleik asit (18:1) içermekte. Ayrıca fenolik bileşikleri sebebiyle antioksidan etkiye sahip.  Yapısındaki proteinler ağırlıklı olarak  (%55) globulinler  ve  (%20-25) glutelinler olup, düşük besleyicililiği olan proteinlerden prolaminler (avenins in oats) %10-15 seviyesindedir.

Çözünebilir besinsel liflerden biri olan  β-glukan, yulaf endospermi boyunca yayılmıştır ve hücre duvarlarının %75'ini oluşturur.  Kolesterol seviyesini azaltıcı etkileri olduğu kanıtlanan  yulaf gamları**   son yıllarda büyük ilgi çekmekte.

Bazı cilt ürünlerinde de kullanılan yulafın,  cildi yumuşatıcı ve rahatlatıcı etkisi olduğu söyleniyor.  Ciltteki kızarıklık ve iltihapları gidermede,  bebek pişiklerinde faydalı imiş.  Bitkisel tedavilerden bahseden bir site,  "1 çay bardağı yulaf tanesi  veya  yulaf ununu  sıcak suya ilave edip karıştırın. Kaynatıp süzün ve sorunlu bölgeye uygulayın. Sabunun yol açtığı cilt tahrişlerine ve ani hava değişimlerine maruz kalan cildi de koruyormuş.
Bu durumda sorunlu bölgeye yulaf lapası uygulayın" denmiş.

------------------------------------------------------------------------------------

*

* Elzem aminoasitler:  Bunların bir adı da "eksojen amino asitler" sanırım. Latince aşinalığı olanın adından da anlayacağı gibi,  vücudumuzda sentezlenemeyen ve fizyolojik ihtiyaçlarımızı karşılamak için besin yoluyla dışarıdan almamız gereken amino asitlerdir.  Bilim adamları bunları nasıl tespit ettiler,  hangisini vücut sentezleyebiliyor hangisini edemiyor nerden buldular bilemiyorum ama meşhur bir liste yapıp önümüze koymuşlar.
Herşey gibi bunlar da ezberlenmeli ve acilen unutulmalıdır:

      Lisin, Lösin, İzolösin, Metionin, Fenilalanin, Valin, Treonin, Triptofan.
Yukarıdaki 8 tanesine ek olarak çocuklarda:  Arjinin ve Histidin.
(etti 10 adet)
Bir de sporcularda ve aşırı kas hareketi yapanlarda 'glutamik asit' önemli imiş.

**

** Yulaf gamları: Yulaftaki,  pentozan veya hemiselüloz dediğimiz;
nişasta yapısında olmayan polisakkaritler.  En önemlisi β-glukan'dır. Çözünebilir besinsel lif olup kolesterol kontrolünde etkisi vardır.



(Bu yazıdaki yulaf taneleri ile ilgili bilgiler Carl Hoseney'in hububatlarla ilgili meşhur kitabından alınmıştır.)

.

10 Ocak 2009 Cumartesi

Rachmaninov


Yanda 2008'in son haftalarında yaptığım bir Ankara yolculuğu sırasında aldığım bir CD kapağının resmi var.

Bir türlü sevmediğim bu şehrin, sonradan en özlediğim yerlerinden biri Dost Kitabevi oldu.  İki CD'den oluşan bu kaydı da oradan almıştım. Alıp dinlediğime pişman olmadığım, son günlerde de tekrar en çok dinlediğim...



Klasik müzik dinlemeye bilinçli olarak başladığım ilk yıllarda, kendi harçlığımdan uzun süre biriktirerek ancak bir iki kaset ve CD alabiliyordum. Bu nedenle oldukça seçici davranmam gerekiyordu. Ön bilgi edinmek açısından imkanlar bugünün internet yoğun ortamındaki gibi değildi; henüz YouTube yoktu, hatta Türkiye'ye henüz internet bile gelmemişti.  :)

Adını ilk kez,  İshak Alaton'un bir söyleşisinde hafızama almıştım.
Eğer romantik ve sosyal ilişkileri iyi olan biri olsaydım veya savaş-geçiş dönemlerinde yaşamış biri;  Rachmaninoff'u çok sevebilirdim. Hiçbiri değilim, yine de seviyorum.


Sergei Rachmaninoff melodileri, Debussy ile Chopin tarzının farklı bir harmanı gibi. Frederic Chopin'in eserlerindeki, kimilerinin zaman zaman "bunalımlı ve depresif" olarak nitelediği duygusal piano besteleri ile Debussy'deki yoğun duygusal, ihtiraslı ve ümit veren senfonilerin ruhu birleşmiş adeta. Tabii bunalım mı insana acı veriyor yoksa ümit mi?  Bu başlıbaşına bir soru.


7 Ocak 2009 Çarşamba

 Üzeyir Garih

















Neredeyse sekiz sene geçmesine rağmen,  hala daha kanlı cinayetiyle ilgili iddialar ortaya atılan ve şüphe uyandırmaya devam eden zat-ı muhterem.
(Üzeyir Garih cinayeti:  25 Ağustos 2001, Cumartesi - Eyüp Sultan Mezarlığı)

(Genelde hayatla ve insanlarla duygular üzerinden bağ kurmaya çalışan biri olarak,)  Hakkında anlamlı bir duyguya sahip olmadığım biri.  Bazı tv tartışma programlarında denk geldiğimi hatırlıyorum sadece  (Samanyolu tv'de),
evlilik üzerine bir kaç yorumunu hatırlıyorum... Sevgi evliliklerinin uzun süreli olmadığına inandığını söylemişti eşiyle beraber katıldığı bir programda, onu hatırlıyorum mesela...

Dediğim gibi, kendisi hakkında anlamlı bir duygum yok;  ancak bu ülkede doğmuş, bu ülkede yaşamış ve bu topraklarda kendini gerçekleştirme fırsatı bulmuş kişiler ilgi gösterilmeye değerdir diye düşünmüşümdür.
Gerçi ilgiye değer olması yüzünden değil de kanlı kördüğüm cinayeti ile ilgi uyandırmakta kendisi.  Uzun zamandır televizyon izlemiyorum açıkçası. Bunun üzerine de belki bir ara yazarım, ama bazı gazeteleri takip etmeye çalışıyorum.  Son yıllarda adeta hayatımızın bir parçası haline gelen 'Ergenekon mevzuları' döne döne gündemlerken, ilginç bir şekilde gelip bir ucu da Üzeyir Garih'e dayandı.  "Yok artık daha neler!" denecek karmaşalar silsilesi...

ALARKO  bünyesinde (anladığım kadarıyla önemli) görev yapmış ve aileye de yakın olan bir isim, cinayetten sonra polisin  (kendisine polis süsü vermiş kişilerin),  Üzeyir Garih'in torunlarından birini kelepçeleyerek götürdüğünü; ertesinde aileye  "Olayı medyada duyurmaları halinde cinayeti bu çocuğun işlediğini açıklayacaklarını"  söyleyerek yüklü miktar para talebinde bulunduklarını ve paranın ödendiği,  torunlarının da apar topar Amerika'ya yerleştirildiği gibi şeyler söylüyor.

Katili olarak tutuklanan Yener Yenmez'in,  askerlik yaptığı o dönemde, bugünün Ergenekon sanıklarından Fikret Karadağ ve Tuncay Güney ile beraber yakalanmış olan teğmen Mehmet Oğuz'un askeri olduğu söyleniyor. Olaylar gelişiyor/geliştiriliyor  ve Haydar Aliyev'e  kadar uzanıyor.

Sonuçta "Para istedim. Vermeyince öldürdüm"  diye cinayete kurban giden bir adam,  cüzdanına dokunulmadan  ve değerli  (50 bin dolar gibi deniyor)
Rolex saati kolundan çıkarılmadan, cüzdanı alınmadan kanlar içinde yerde yatıyor.  Gömleğindeki bıçak darbelerini gösteren ve kayıtlarda yer almayan bir şema,  Adli Tıp Kurumu'nda çalışan, Ergenekon dünyası ile yakın ilişkiler içinde olan bir uzmanın  (Ümit Sayın)  evinden çıkınca olay tekrar gündeme geliyor.


bakınız:  Üzeyir Garih cinayetinde yeni gelişmeler


İlgili bazı haberler:
1)
 Üzeyir Garih,  darbe girişimine destek vermediği için mi öldürüldü?  -
16 Aralık 2008, Radikal
2)
 Garih'in kanlı gömlek şeması Sayın'da
3)  Ergenekon'da Sayın'a Üzeyir Garih sorusu - CNNTürk sitesinden duruşma günü hakkında uzun bir yazı


4 Ocak 2009 Pazar

Condoleezza Rice
















ABD'nin 66. Dış İşleri Bakanı  (United States Secretary of State),
George W. Bush kabinesinin en önemli ikinci kişisi,  nam-ı değer Condi'nin görevden ayrılmasına az bir zaman kala hakkında bir şeyler yazmak istedim.
Kalkıp da burada siyasi bir yazı yazacak değilim elbette. Aslında daha çok anlayamadıklarım üzerine yazmak istiyorum.

Görebildiğim kadarıyla, Türkçe internette bu kadına canavar gözüyle bakılıyor. Kezâ kendisini "ezilenlerin tarafında" addeden kesimde de aynı durum geçerli.

"Zencilerin yüz karası" , "Erkekleşmiş bir kadın", hatta "Ev kölesi" olduğunu öğreniyoruz kendisinin. Günümüz insanının boşalma şekillerinden biri de bu metot sanırım.

Peki ya ne bekleniyordu?  Condi'nin "Kül Kedisi" veya "Peri Anne" filan olması mı?  ABD'nin Dış İşleri Bakanı ve Bush kabinesindeki en aktif yöneticilerden birinden bahsediyoruz.  Bir sabah aniden insan sevgisi ve aydınlanma ile dolup aşka gelecek, "Başlarım ABD'sine de şürekasına da! Ortadoğuya ve dünyaya barış gelecek, ötesi yok!"  deyip ezilmişlerin koruyup kollayıcısı statüsüyle Meryem Analığa mı başlayacaktı yoksa?
O göreve gelen kişi zaten çok şeyi göze almış  ve dahi bunları yapmak için uygun yeterlilikte görülmüştür.  George W. Bush'un küresel saldırganlık politikası ortadeyken üstelik.  Beyazlar ve beyazların dünyası ile, tam da beyazların silahları ve yöntemleri ile baş etmeye ant içmiş bir kadından bahsediyoruz burada.
"My parents were very strategic. I was going to be so well prepared, and I was going to do all of these things that were revered in white society so well, that I would be armored somehow from racism. I would be able to confront white society on its own terms."
________________________________________________________

Bir kadın olmasına,  siyah olmasına,  çok farklı bir kariyer planı üzerinde ilerlerken (piyanistlik);  vazgeçip dünya siyasetini yönlendirme noktasına gelmesine, ve dahası bütün katı yapısı ve keskinliği ile tezat oluşturabilecek, sıçıp sıvama benzeri bir gaflete de düşmemiş olması ve karizması sebebiyle, (onun bu değerlerini takdir etmek istemeyenlerce)  bir aşağılama unsuru olarak her zaman el altında beklemekte olan cinsellik boyutundan saldırıya geçiliyor ve bazı aklı evvellerce lezbiyen oluşu iddialarının altı çiziliyor.
Oldu olacak heteroseksüel siyasetçilerin hep barış ve kardeşlik için çalıştığını da söylerlerse tam olur.

Her neyse. Aslında ben Condoleezza Rice hakkında daha çok gerekli/gereksiz, muhtelif bilgiler girmek istiyorum burada  ;)



MISCELLANEOUS



  • İsminin anlamı 'tatlı tatlı' demek imiş.  (bkz: piano piano)

  • Annesi müzik öğretmeniymiş.  Klasik müzikteki  con dolcezza ifadesinden etkilenerek kızına bu ismi vermiş.  ("Con dolcezza" in Italian means "with sweetness", a musical reference.)
    Küçük yaşlarda piano eğitimi almaya başlayan Rice'ın, siyaset bilimi okuyana kadar bir müzik kariyeri planladığı  ve  konser piyanisti derecesinde olduğu söyleniyor.  Kimi yurt dışı gezilerinde sunumlar yapan Condoleezza Rice,  Londra Senfoni Orkestrası'ndan üç müzisyenin eşliğinde Kraliçe II Elizabeth'e de bir dinleti sunmuştu.

  • Soyadı da eklenince, "Tatlı tatlı Pirinç" anlamında bir ismi var.
    Annesi müzik derslerinin yanı sıra fen derslerine de girermiş. Mesela "High Fructose Corn Syrup" da olabilirdi adı  :P

  • En sevdiği klasik müzik bestecisi  Johannes BRAHMS.  Brahms'dan örnekler sunuyor genellikle topluluklar önünde. Kişilik özellikleri ve tercihleri hakkında bilgi verici geldi bana,  şöyle diyor Brahms hakkında:  "passionate but not sentimental"

  • Bir akrep kadını (14 Kasım 1954).  Amerikan yönetimindeki koltuğunu yine bir akrep kadını olan (ve bir dönem Bill Clinton sebebiyle zıtlaşma yaşadıkları)  Hillary Rodham Clinton'a bırakacak.  Göreve geldikten anlamlı bir süre sonra Hillarry Clinton için de "lezbiyen karı" denirse hiç şaşırmayın.

  • (Adamlar Dış İşleri Bakanlarına "Secretary of State"  demişler, devletin sekreteri anlamında.  Bizde Bakanlara "Sekreter" dense makara mevzusu olurdu herhalde;  normal sekreterler bile
    "Yönetici Asistanı" iken üstelik.)

  • Hristiyan. Tanrı ile yakın bir ilişki geliştirdiğine inanıyor. Ben yorum koymayayım, kendi sözleriyle:
"When I'm concerned about something, I figure out a plan of action, and then I give it to God, I just ask to be carried through it.  God's never failed me yet."
(2002 senesindeki bir dergi röportajından)
"I've been totally unflappable in my religious faith,  and believe that it is the principal reason for all that I've been able to do. My faith in God is the most important thing. I never shied from telling people that I am a Christian,  and I believe that's why I've been optimistic in my life."

  • İncil Romalılar 5. bölümden şu kısmı okurmuş,  yol gösterilme ve iman gücüne ihtiyaç olduğunda:

    "Glory also in tribulation, because tribulation breeds perseverance and perseverance patience, and with patience comes hope. And hope is never disappointed, because of faith in the glory of God."
    (O kadar takıntılı bir insanım ki, kendime yeni bir iş daha buldum ve Türkçe çevirisini de şurada veriyorum.)





3 Ocak 2009 Cumartesi

Ravenhearst Sözlüğü

Daha önce de biraz bahsettiğim Ravenhearst oyununda,  aşina olunmayan ve onlarca kez sözlüğe bakmama rağmen hala afallayabildiğim bazı kelimeler ile Türkçe karşılıkları, kafama göre bir sırada  (bir nevi dictionary hizmeti):

anchor: Çapa.  (Niye  anchorman  demişler acaba?)
arrowhead: 'Okbaşı' demek aslında, ama pena benzeri birşey de çıkabiliyor. Çok küçük olduğundan oyunda en zorlandığım parça bu oldu.  Bulmanız gereken şunlara benzeyen şeyler:  (bkz: arrowhead)
badge: Rozet.
beetle/bug:  Böcek.  (bugle  ile  karıştırılabiliyor hız kasarken)
bugle: Borazan
burrito: "Meksika mutfağında bir yemek"  diye kayıt var.  Ama bildiğimiz 'dürüm' ayol bu!  Kırk yıllık dürüm olmuş burrito!
broom head: Annelerimiz zamanının,  zaman zaman bedenimiz üzerinde farklı işlevler de gören sarı çalı süpürgeleri.
chalice: Kadeh.
-
chestnut: Kestane.
doughnut: Donut
peanut: Yer fıstığı.  (Sözlük işini biraz abarttık galiba! :P)
acorn: Meşe palamudu
artichoke: Enginar
eggplant: Patlıcan.
radish
: Turp
squash: (oyunda) Kabak.
-
caduceus: Tıp biliminin sembolü.  (bkz: caduceus)
compass:  Aslında 'pusula' demek bilindiği üzre.  Ancak oyunda bir plural hilesi ile compasses olan 'pergel' de aynı isimle aranıyor.  Boşuna pusula aramaya kasmamak lazım
crayon: Mumsu çocuk boyaları olur ya kalem şeklinde.  (bkz: crayon)
crescent moon: Hilâl.
crutch: Koltuk değneği
dagger: Hançer.  (bir odada bir kaç tane bulmanız istenebilen parçalardan biri)
dumbell: Kol kaslarını geliştirmek için kaldırılan ağırlıklar. (oyunda siyah-gri renkiler)  (bkz: dumbell)
flask: (oyunda) Cep şişesi (bkz: flask).  Vacuum flask dediği de Termos.

gavel: Amerikan filmlerinde hakimlerin, gürültü yapan kalabalığı susturmak için sapından tutup birkaç kez vurduğu bir parça vardır ya, işte o.  (bkz: gavel)
gear/cog:  Dişli
goggles: (bkz: goggles)
grasshopper: Çekirge.
grenade: El bombası.
helmet: Kasket.
lawnmover: Çim biçme makinası.
lantern: Fener.  (Lanterngarden, pöh!  Almanca konuşuyoruz gibi sanki)
lure: Yem, tuzak.  (Oyunda balık avlarken kullanılan tuzak amaçlı olta uçları, bkz: lure)
lobster: İstakoz
shrimp: Karides
moth: Güve kelebeği
-
mitt:  Parmaksız eldiven (bkz: mitt).  (Çocukken bunların yeşil yün olanlarından vardı bende)  (oyunda beyzbol eldiveni çıkıyor genelde)
muffin: (bkz: muffin)
nest: Kuş yuvası
noose:  İlmik, kement.  (izci düğümü yada hani insanlar asılırken çıkarılan parçalar)
oars:  Sandal kürekleri. (Attic'te, sağ ön sırada oturan bebeğin arkaplanında)
pacifier: Emzik.
padlock: Kilit ama ambar kilidine benzeyenler.  (bkz: padlock)
pheasant: Bir çeşit kuş, sülün demekmiş. Oyunda bahçede karşılaşıyoruz.
pretzel: Arrowhead  kadar hiçbiri olamasa da, çok küçük olduğundan bu da kasabilir.  Ne var ki bir kere aşina olunca pretzel sizden kaçamaz.
(bkz: pretzel)

pick:  1-Kürdan.  2-Kazma.  (oyunda Kazma.  bkz: pick)
pickle:  Salatalık turşusu, kornişon.
plunger: (oyunda) Lavabo pombası.
rake:  Tırmık
scoop:  Kuruyemişçiler ve şekercilerde görürüz hani, küçük kürekler.
scythe: Tırpan  (Bahçe işleriyle alakalı zevattan biri daha)
shovel:  Kürek, faraş  (bir bahçe işi edevat daha)
skillet: Tava.
sled: Kızak
slingshot/sling:  Ademoğlunun kuşları vurmak için kullandığı alet, sapan.
spear: Mızrak, zıpkın.
spigot/spout/faucet: Musluk.
Sombrero:  İspanyol şapkası.
syringe:  Şırınga, enjektör.
trophy: Ödül, kupa. (Parlor  isimli odada şöminenin içinde,  dumbell'in solunda)  :)
trowel: Mala
urn: Yakılan ölünün küllerinin saklandığı kap.  (bkz: urn)
vertebrae: (plural) Omur
whip: Kamçı, kırbaç.
whisk/eggbeater: Yumurta çırpıcısı.
wig: Peruk.
-
clamp:  Mengene  (stapler ile de benzeşiyor onca eşyanın arasında)
stapler: Zımba
-
auger: Matkap burgu
calipers:  (bkz: calipers)
pliers: Kerpeten
wrench: İngiliz anahtarı.  (Anlamını bilmekte veya hiç değilse  auger, calipers, pliers, wrench  kelimelerinin takım taklavat grubundan olduğunu hatırda tutmakta fayda var.)


2 Ocak 2009 Cuma

  Mystery Case Files: Ravenhearst

Efendim, yeni yıla girdik gireli tekrar bu oyunla haşır neşir durumdayım.
Geçen yılın köhne bir geceyarısında bulduğum bu oyun hakkında az buçuk bilgi sahibi oldu zaten beni bilenler. Nihayet 1 saat süreli downloadları peş peşe dize dize ben de oyunun sonuna ulaştım.

Çok iyi bir bir puzzle oyunu bence.  "Yok efendim biz İngilizcemizi geliştiriyoruz, yok kayıp nesneleri buluyoruz" meselesi değil, çünkü sadece bir "hiddenobject"  oyunu değil.  Komple bir bileşke.  Buna bir de etkileyici müzikleri  ve  Dedektif Modundaki süre kısıtlaması da eklenince heyecan gazını alıp sonuna kadar gitmek farz oluyor.

En başta da dediğim gibi, oyunu sabaha karşı bir saatte keşfetmiş olmamın da bu inatta payı olabilir. Müzikler ve efektleri sayesinde zaten benim gibi bir bünye direkt  "Evet, ben bu mevzuyu ve gizemleri aydınlatmalıyım"  ruh haline giriveriyor.
Özellikle kilitli kapıları açma bölümleri çok hoşuma gitti ve heyecan vericiydi. Keşfedilecek çok sayıda oda,  pek çok eşya olması da cabası.
Süre kısıtlaması ile oynayınca,  hem heyecan hem de 1 saatlik ücretsiz oynama süresi hızla bittiğinden hint'lere abanmamak işten değil. Şimdi tekrar baştan oynuyorum, sırf bu odaları bu kez ipuçlarını kullanmadan çözebilmek için.  Sadece ilk kapı biraz saçma gibi, ezbere dayalı!











Ayrıca öğrenmiş bulunmaktayım ki serinin devam oyunu olarak "Return to Ravenhearst" da mantar gibi yeşermiş bulunmakta.  Az önce ona da bir başlayıp bir kaç kapı araladım ama fazla sarmadı beni.  Bir sınıf arkadaşım derdi ki  "Bu tarz devam işleri (devam filmleri ve kitapları) salt ticari kaygı ile çıkıyor ve aynı etkiyi vermiyor",  direkt onu andım. İşte nerdeeen nereye?

---

"Mysteryville"  adlı başka bir oyunu da burada anmak isterim. Orada sadece kayıp nesne bulma ve bazı bölümlerinde  "aradaki X adet farkı bulma" mevzusu vardı... Bir de Bu Amerikan Sineması,  Secret Agent  (gizemli ve yakışıklı CIA ajanımız oluyor bu)  ile tuttuğunu koparan çekici meraklı kızın aşkını ne kadar sıradanlaştırdıysa artık...



.