31 Aralık 2009 Perşembe

İYİ YILLAR!

Zaman su gibi aktı ve 2009 da bitti, bu gece 2010 misafirliğe geliyor.
Yılbaşı gecesi İstanbul'dayım, yeğenleri görmeye gidiyorum.
2009'un özellikle son ayları benim için kıssadan hisse "paranla rezil olma" günleriydi. Önce özel bir tıp merkezinde olduğum hatalı iğneden sonra sağ bacağım iptal oldu; ardından hem ilişkili hem ilişkisiz nice söğüşlenmeler devam etti, ediyor...

Neyse ki artık yaşadıklarıma şaşırmıyorum. Ülkedeki Sağlık sorununu da, insan sevgisini de, insana ve hayata verilen değeri de biliyorum. "Ahlak" diye nice patırtılar kopartılan bu ülkede, en global anlamda ahlak göstergesi olan PARA (Paranı nerden kazanıyorsun?) olgusu bu derece boşlanıyor ve meslek ahlakı oldukça düşük. Herkes elindeki paranı alıp üstüne yatma derdinde... Haram-helal yok. Böyle bir ülkede işler mafya ile yürümez de nasıl yürür?

23 Aralık 2009 Çarşamba

TAKVA


Yanlış hatırlamıyorsam 2006 sonlarında vizyona girmiş, 2007'nin başlarında konuştuğumuz bir filmdi Takva. Vizyondayken kardeşimle izlemişken bir de geçenlerde televizyonda denk geldim. Sözlük yazarlığı yaptığım dönemde Takva ile ilgili yazmış olduklarımı bu vesileyle bloguma da aktarmak istedim; burada eski-yeni Türk filmlerinden de bahsediyorum sonuçta.


Bence bu filmin en dikkat çekici ve başarılı özelliği, Türk Sineması'nda nadiren olan (belki de ilk kez) İslam veya din üzerine çekilmiş bir filmdeki dini sahnelerin nispeten sırıtmaması, komik durmaması ve özellikle bazı kareleri ile ibadetteki huşuya yakınlaşması idi.
Film bir bütünlük sergilemiyordu. (Kendimi ukala gibi hissettim bir an. Hangi ara "sinema eleştirmeni" olmuştum ki!)
Neyse efendim konumuza dönelim. İçerisinde sanatsal, farklı ve zihni meşgul edici unsurlar barındırmakta idi TAKVA. Muharrem'i canlandıran baş rol karakter oyuncusu Erkan Can bu filmde çok iyi oynamıştı. O kadar ki, sanki gizlice bu adamın evine kameralar yerleştirilmiş; bize de sinema niyetine biraz sanat biraz maneviyat sosuyla bezenmiş bu görüntüleri izletiyorlar gibiydi. İslam hakkında pek olumlu düşüncelerim olmasa da, İslam'ın yansıtıldığı etkileyici bir filme de şapka çıkarırım.

Filmin senaryosunda, Türk Sineması'nda genelde çok düşülen bir hataya tekrar düşülüp karakterler arasında göze batan veya aşikar bir taraf tutma, üstünü altını çizme yapılmamış. O zamanlar bir sözlük yazarının dediği gibi, bu sayede, "Sadece öfke dolu bir senaryo bekleyen entelektüellerin ya da gönül gözüyle bu dünyada yaşayan dindarların izleyebileceği bir film olması engellenmiş böylece."

Ne var ki ilk dakikalarda çıkan zikir sahnelerinde bir yapaylık hissettim kendimce. Muhtemelen o sahnelerdeki oyunculuklar üzerinde çok çalışılmıştır, zaten filmi yapanlar da bunu söyledi ama bazı şeyler sadece oyunculuk ya da çok tekrarla aşılamıyor. Keşke o sahnede görüntüyü çeken ve görüntüsü çekilen insanlar yaptıkları şeye kendileri de inansalardı; zikir ayinlerinde müritlerin kendinden geçerken ve grup içinden biri/birileri onları coştururken içinde oldukları ruh halini anlayabilselerdi. O zaman daha inandırıcı bir film olurdu bence.


Güven Kıraç yine o dönem vizyona girmiş olan Sınav filminde ne kadar iyi olmuşsa, bence bu filmde de o kadar iyi olmamış. Adam iyi oynamamış değil, belki de iyi oynamıştır. Ama o kadar komedi filmlerinde görmeye alıştık ki Güven Kıraç'ı, ve o kadar başarılı ki sorunlu komik tiplemelerde (bkz: Kirpi)...buna bir de Takva'daki başarısız takma sakal denemesi eklenince okuldaki sene sonu müsamere oyunlarını çağrıştıran bir figür (hoca efendi?) çıkmış ortaya. Ben öyle hissettim en azından, bir izleyici olarak. Ve tekrar söylüyorum, Erkan CAN çok iyi oynamış. Hatta sinema salonunda filmi izlerken yanımda oturan çocuk bir yerde yüksek sesle "Aynı babam gibi namaz kılıyo lan, hatta terlikleri bile aynı!" diye seslendi.


Gelelim rüyalara...
Film içerisinde öyle rüya sahneleri var ki, sanki "film içinde rüya" veya "film içinde film" gibi değil, "Aynı sinema salonunda iki film birden!" olayı gibi. Bir de sanki bir kaç bölümlük bir eserin ilk bölümü gibiydi Takva. Sonunda konu bir yere bağlanmadı, sadece bir kolaj izlemiş gibi olduk çıkarken.


Tabi filmle ilgili bir sürü eleştiri böyle alt alta yinelenebilir, ya da şöyle iyi böyle iyi, şu yüzden güzel de denebilir. Filmle ilgili duyduğum en dikkat çekici kritik Hakkı Devrim'e aitti. Hatırladığım kadarıyla burada paylaşmak isterim:

"Muharrem içine kapalı, dini akidelerine sıkı sıkıya bağlı ve hiç cinsel tecrübesi olmamış bir adamı oynuyor, değil mi? Ama gördüğü rüyalar bana ancak çok deneyimli bir erkeğin göreceği cinsten geldi.
...
Bana filmden sonra insanlar sordu, 'Siz beğendiniz mi?' diye. Beğendim beğenmedim, o çok önemli değil ama Türkiye bu filme hazır mı? Bu filmde anlatılan şeyleri tartışmaya hazır mı? Bana cevap olumsuz gibi geliyor."
gibi bir şeylerdi. Birebir hatırlayamadığım için tam olarak ne dediğini de yansıtamıyorum tabi.



EKLER:
  • Filmi izlemeden bir kaç gün önce kafayı, "olmadan olmuş gibi yapmak" ifadesine takmıştım. Bu ne ola ki diye düşünüyordum. Takva filmi benim için biraz da o sorunun cevabı oldu. Bedensel arzularının üstesinden gel(e)memiş bir adamın, sanki bunları ve dünya nimetlerinin çekiciliğini aşmış gibi kendisini konumlandırmış olmasının ruhu üzerindeki korozif etkileri de veriliyor filmde.

  • Bugüne kadar Türkiye'de ve dünyada pek çok ödül almış olan bir film. Türk Sineması'nda yapılmış nispeten en komik olmayan dini sahneleri barındırıyor. Genelde dini filmlerimiz komik ve abartılı duruyor malum olduğu üzre.

  • "İçinde müzik yok ki neresine en iyi müzik ödülü verilmiş bunun?" gibi soruları olanlar, resmi internet sitesine yönelebilirler, diyecektim ki site kapanmış. Ben de You Tube'dan bulduğum bir kaç link vereyim bari...
    bkz: You Tube fragman
    bkz:YouTube1
    bkz: YouTube2 (Zikir sahnesi)

19 Aralık 2009 Cumartesi

Burçlar (Horoscopes)

.
Etrafımızı çevreleyen popüler mevzulardan biri de burçlar.
"Senin burcun ne?", "Yükselenin ne?", "Grubun ne?", "Kimlerle iyi anlaşırsın?" gibi soruları mutlaka duymuşsunuzdur.
Kendi adıma burçlara, gökteki gezegen ve yıldızların hareketlerimizi etkilediğine, ve bireylerin kendi burçlarının bazı özelliklerini yansıttıklarına inanıyorum. Ama asıl soru şu: Nereye kadar?

Mesela bugüne kadar burcumun en iyi anlaşacağı söylenen (adı bende saklı) burçlardaki çoğu kişiyle değil anlaşabilmek, bazısının varlığından bile rahatsızlık duymuşumdur. Onlardan uzak durmak gerektiğini, zehirli insanlar olduklarını düşünmüşümdür.
Üstelik hem burç hem yükselen burç hem Ay burcu hepsinin penceresinden bakıldığında son derece uyum var ama durumum bu. Peki neden böyle bir çelişki var diye baktığımda cevap belli.

Burçlara inanıyorum evet ama burçtan önce "kişilik" denen bir şey var. Dünyaya bakış açısı, iyilik/kötülük seçimleri, vizyon, insaniyet, niyetler, yaşanmış acılar... Salt at gözlüğüyle burçlar dehlizine dalmadan önce bir de bunlara kafa yorup değerlendirmekte fayda var derim.



13 Aralık 2009 Pazar

DTP kapatıldı

.
11 Aralık 2009 Cuma akşamı, ekranlardaki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın basın açıklamaları ile DTP'nin kapatıldığını öğrendik.
Tam da Tokat'ta 7 askerin şehit düşmesi haberlerinin ertesi günü gelen bu yeni gelişme ile sıcak bir gündem içerisine girdik yine...
(Tabi -her zamanki gibi- kısa süre sonra unutmak üzere.)



Türkiye'de bugüne kadar pek çok parti kapatıldı.
Parti kapatmalarıyla ne 'siyasal İslam' inişe geçti, (Heyhat! Adamlar İmam Hatipleri düz lise gibi benimsetme girişimlerinde şimdilerde. Hem de YÖK kanalıyla!) ne de adına ister Kürt sorunu densin ister terör sorunu, isterse de kanlı olaylar... Bunların hiçbiri parti kapatmayla bitmedi.

Biraz da işin bu tarafına vurgu yapmak için, haberi ilk duyduğumda yaptığım yorum şöyle oldu:
"Parti kapatarak sorun/savaş/gerilimleri yok edeceğini sanan devekuşu zihniyetinin ve mağrur gönüllülerin kapatılmasından sonra zil takıp oynadığı partidir.
İlkin "Bir DEHAP vardı, ne oldu ona?" dedik; arada biri çıktı "bir HADEP vardı, ne oldu ona?" dedi... Kel alaka biri de çıktı "Bir Refah bir Fazilet vardı, ne oldu onlara?" dedi...


Beni bu kadar şaşkınlığa sürükleyen ise, bu kararı alkışlayıp "Hak ettiler!" diyenlerin, Kürt meselesi hakkındaki tutumu nedeniyle bugüne kadar kaç tane kapatılmış parti olduğunu bilmemeleri; ve dahi (laf lafı açar mantığıyla) İmam Hatipler'in Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı döneminde yaygınlaştırıldığından, siyasal İslam'ın temellerinin (olmayan/sözde) "Kominizm tehlikesi" bahane edilerek o dönemlerde pekiştirildiğinden, zorunlu din dersi eğitiminin getirilişinden filan hiçbirinden haberlerinin olmaması... Parti kapatma davalarının hukuki değil, siyasi içerikli olduğundan bihaber olmaları... Ama ısrarla ve hala bir darbe beklentisi içerisinde oluşları, darbe yapan askerlerin halka şeker vereceğini sanmaları... Bu bakış açısına sahip olanlar da üniversiteli yüksek eğitimli kesim olunca, benim de bu eğitime itirazlarım başlıyor işte!


Sorum şu: Parti kapatarak terör sorununu veya içerdeki savaşı bitirebileceğini sanmak, nasıl bir at gözlüğüdür? Nasıl bir devekuşluğudur? Daha kalıcı ve insana yakışır bir çözümü yok mudur?


Bu noktada durup başta Emine Ayna olmak üzere bazı partililerin ülke bütünlüğünü zedeleyici konuşma ve ifadelerinden dem vurulduğunu belirtmek isterim.
Pekala o zaman kanunlara (ve nizama) aykırı davrananlar cezalandırılsalardı; hatta en iyi çözüm sorunlar henüz ortaya çıkmadan çözmek olduğundan, işler buralara gelmeden de bir şeyler yapılabilirdi düşüncesindeyim. Ama kalkıp da apar topar, yangından mal kaçırır gibi, böyle hassas bir zamanda demokrasiyi zedeleyecek dengesiz tutumlar sergilenerek zaten siyasete inancı düşük olan halkı daha da çözümsüzlüğe itmek de çözüm değildir.



Bir de, Ahmet Türk'ten Aysel Tuğluk'a kadar ve daha bir dolu DTP'li milletvekiline siyaset yasağı getirildi.
Unutmayın ki bir gün size çok ters gelen bir parti veya akım, ülkenin yönetiminde esaslı yer bulabilir. Onlar da sırf bu nüfuzlarını kullanarak diğer partileri ve ideolojileri Meclis'ten ve yasal temsilden silmeye çalışsalardı; bunu hoş karşılar mıydınız?



Ve beni asıl DTP'nin kapanma zamanı şaşırttı. Hani zaten AKP bu "demokratik açılım" ile neyi açıyor anlamaya çalışıyorduk ve anlayamıyorduk ya, şimdi kafamız daha da bir karıştı.
Bu keşmekeşte, (medyamız tarafından her konudaki fikirlerinden düzenli olarak haberdar olduğumuz) Abdullah Öcalan da çıkıp (bkz) "AKP'deki zihniyet Türkiye'yi parçalanmaya götürür... 50.000 insanın öldüğü bir şeye artık terör denmez. Batı'da bunun 10'da biri ölünce savaş deniyor. Ve savaşın tarafları olur" dedi.
Zaten konuşan konuşana...


Her şeyden önce bu Türk Medyası'ndaki çığırtkanlığı düzene sokmadan bu ülkede değil Kürt meselesi, hiç bir şey hallolmaz inancındayım. Her bir kanal kendi siyasi görüşüne göre salt bilgileri çarpıtma, ırkçı milliyetçi şovenist bir dil veya haberlerde elemeye gidip önemli bilgileri vermeyerek kendi gündemini yaratma telaşesinde.
Molotof mudur monotof mudur nedir (bkz: molotof kokteyli) onları atınca kınadıkları çocuklar kadar, İzmir'deki kibirli elit kesimin devekuşluğunu ve DTP konvoyuna saldırıyı eleştirmedikleri bir yerde tv haberleri benim midemi bulandırıyor asıl.

(bkz)


Bu olaydan sonra okuduğum dikkat çekici bazı yazılar var, onların linklerini veriyorum:
"Anayasa Mahkemesi erken seçimin yolunu açıyor" - Cemil Ertem, 11.12.2009, Taraf
"Son provakasyondan sonra" - Murat Belge, 12.12.2009, Taraf


Tabi ki bu blogdaki yazılar benim şahsi görüşlerimdir. Tek serzenişim bu ülkede neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini görmektir.
Bıkmak, usanmak...
Zaten kısmetse bir kaç gün sonra beni bu ülkede bıktıran ve ruhumu daraltan şeylerden bahsedicem. Şimdilik Yorumlar bölümünde bu son gelişmelerle ilgili denk geldiğim çeşitli kullanıcı yorumlarına yer veriyorum.

10 Aralık 2009 Perşembe

Bu hafta sağlıkta başıma gelenler üzerine...

(Sağlık sektörünün bokunun çıktığının resmidir.)

Bugün günlerden Perşembe.
En az Cumartesi'nden beri, berbat bir hastalıkla cebelleşip nihayet çevremdekilerin de tavsiyelerine uyarak Acillerde dolaşıyorum.

Daha önce bir yazımda da yazmıştım, "Aslında sadece iki ayak üzerinde sağlam ve dengede durabilmemiz bile başlıbaşına bir saadet."
"Allah kimseyi doktorların eline düşürmesin" derler ya, "ama eksik de etmesin." (bkz: Sağlık)


Neyse efendim. Bendeniz sevemediğim ve pek çoklarınca sevilemeyen şehir Ankara'da domuz gribine yakalandım sanırım. Bademcik sorunumun olduğunu zaten bu blogda defalarca yazdım. Önce kurbağa gibi şişen, üzerinde acı biberlerin kaynadığı bademciklerim; ardından aniden yükselen bir ateşle sağanak yağış gibi gelen alevli terlemeler, ardından gelen üşüme ve titremelerle dolu günler içerisindeyim. Çevredeki mikrop ve salgın yaygınlaştıkça, ben tam toparlanıyorum derken hoooop gene mikropların kucağına düşüyorum filan... :(

Bütün geceler sabaha kadar uyuyamama ve 'yutkunamama' problemim ertesinde geçen Pazar hastanefobime dahi meydan okuyarak Acil'e gitmeye karar verdim. İlk başta Hacettepe Acil'e gitmeyi düşünüyordum ama sonradan hem yakın olması hem de sıra beklememek hesaplarıyla yakındaki bir özel tıp merkezine gitmeye karar verdim.
Biliyorsunuz son yıllarda sağlık da bir sektör oldu. Yeni ticaret alanlarından biri olarak neredeyse her mahalle arasında pıtırak gibi biten böyle bazı özel sağlık merkezleri var. İşte ben de bunlardan biri olan Engin Tıp Merkezi'ne gittim.
Ve evet. Nerden gittim ki! :(


...
Son olarak iğne yapan o suratsız, yüzü gülmez hemşirenin bir eliyle iğne yaparken diğer eliyle cep telefonunda mesaj yazdığını gördüğümde bu oluşumla ilgili kendimi teselli edişlerim ve "İyi ki hastanefobimi yenip geldim" deyişlerim tamamen son buldu. Genel muayene ve Acil bölümünde bir tek benim olduğum bir mahremiyet durumunda dahi kadın mesajlaşmasını iki dakkalığına geciktiremiyor! (Yani benim iğnemi yap, sonra ne bok yersen ye isyanı!) Gerçi sonradan sadece mesaj yazmakla kalmadı; tam bana iğne yaparken sohbet etmeye arkadaşları da içeriye doluşunca iğnenin yapılışı dakikalarca sürdü. Ve ben utandım.
Kaldığım yurda geri döndüğümdeyse kalçamda acı bir sızı, ve o günden beri bacağımda bir ağrıdır sürüyor.


Daha önce de değinmiştim, Türkiye'de meslek ahlakı konusunda ciddi sorunlar var. Ne gazeteci denilenler gazeteci ahlakıyla haber yapıyor, ne doktor Hipokrat yeminini takıyor (takarmış gibi yapıyor), ne asker uzak durması gereken siyaset alanından çekiliyor, ne akademisi akademiye benziyor... İşte böyle bir ülkede hemşirelerin de durumu ortada! Dünyanın parasını bayılıyorsunuz özel sağlık kurumlarında her bir iğne ve muayene başına, gene de olmuyor! Bana asıl bu ülkedeki insanların, kendileri sanki bulunmaz Hint kumaşıymış gibi siyasetçileri beğenmeyişi ve sürekli eleştirişleri tuhaf geliyor. (Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş hesabı)


Ani terleme, boğaz ağrısı, bademcik ve ağrı şikayetiyle gittiğim ve şu an aklıma tükürdüğüm bu sağlık merkezinde, bende domuz gribi var mı yok mu bakılmadı bile! Boğaz kültürü istendi, kan tahlili istendi... Onlardan da çıka çıka guatr şüphesi çıktı, ek tahliller istendi. Sonuçları göstermek için doktorun yanına girdiğimde obez doktor hanım cips yiyordu. Ne bir ilaç yazdı, ne bir ağrı kesici... Ben de baktım bunlardan hayır yok, parayı bayılıp kendime gene bir Novalgin ve Diklomed iğne yaptırdım.
Bizde böyle. Kendi doktorun da kendi psikiyatrın da kendin olacaksın.

7 Aralık 2009 Pazartesi

Gazete Siteleri-III

(Gazete Siteleri-I ve Gazete Siteleri-II, Editör Mekanizması yazılarının devamıdır.)

Mayıs ayından beri, başta Radikal olmak üzere genel olarak gazete siteleri, internet gazeteciliği ve haber altı okur yorumları ile ilgili kişisel yorumlarıma dayalı bazı yazılar yazıyorum. Bunlardan editör mekanizması hakkında yazdıklarım bir anlamda yarım kalmıştı, oradan devam etmek isterim. Tekrar bu konuya dönmemi teşvik edense, bir kaç gün önce yaşadığım bir olay oldu.
Milliyet İnternet'e üye olup bir habere yorum göndermiştim. Siyasetle veya gıcıklayıcı bir konu ile alakalı değildi. Hakaret ve küçük düşürücü ifadelerin olmadığı, basit bir eleştiri yazısıydı. "Hülya Koçyiğit son 10 yıldır her söyleşisinde aynı cümleleri aynı sırada söylüyor" gibi kısa bir şeydi. Ancak sanırım düşüncelerim editörün hoşuna gitmedi, dolayısıyla yayınlanmadı. Merak edip araştırmacı bir gözle baktığımda, editörün hoşuna gidip yayınlanan bütün yorumların tamamen birbirinin tekrarı ve tek yanlı bir bakış açısından ibaret olduğunu gördüm.

Zaten bu yaklaşıma aşina olduğumu daha önceki Editör Mekanizması başlıklı yazımda belirtmiştim. Biraz da bu haksız ve çirkin tutumlar nedeniyle blogumu bir kaçış yeri olarak görüyorum artık. Yine de insan şaşırmıyor ve bu tutuma tepki duymuyor değil. Bu adı geçen gazetenin ve Doğan grubunun ve genel anlamda Türk medyasının okuruna, izleyicisine, takipçisine biçtiği rolün adı "figüranlık". Kendi istediği ve (patronunun) işine gelen bakış açısını halka benimsetmek. İletişim ve doğru bilgi verme gibi bir dertleri yok gibi...

Daha önce de dediğim gibi:
"Amaç; okurun, takipçinin düşüncesini yansıtmak değil zira... Amaç renk olmak, ara ara da ilgili basın-yayın kuruluşlarındaki yönetimin hislerine sıradan vatandaş olarak tercüman olmak. Yani figüranlık. Fikir ortaya atmak, görüşlerini interaktif olarak paylaşmak değil. Görüşlerin gazete yönetimininkilerle paralel gittiği ölçüde o platformda varsın zaten. Farklı düşüncelere geçtiğinde değersizsin artık, yok sayılabilirsin.
Yani uzun lafın kısası; okur yorumlarında esas olan o medya kuruluşu ve o bakış açısındaki otoriteye yaranmak. Otoriteyi eleştirmek ise sansür sebebi. Türkiye gibi siyasal zeminin kaygan olduğu ülkelerde otoritenin merkezinde de zamanla kaymalar ve taraf değişimleri oluyor; medya gruplarının çıkarları gereği yandaşlık yaptıkları çevreler de değişiyor. Bunları da göz önünde bulundurmak lazım."


Özellikle yazının başında değindiğim Milliyet İnternet maceram sırasında, az biraz zaman ayırıp sitedeki yorumları okuduğumda, 'yorum' diye girilen şeylerin çoğunlukla zekadan yoksun, laf olsun diye girilen hatta belki haberi sabote etmek veya dalga geçmek için gönderilen zırvalar olduğunu gördüm. Sanırım sitenin editörleri de tam bunu istiyor. Gazete genel yayın yönetmenleri de aynen. Zira öteki türlü özgün şeyler olsaydı yazılanlar, yani daha nesnel ve okunası; o zaman yorumlar yüzünden sorunlar yaşanmaması için daha ciddi ekstra bir kontrol mekanizması geliştirilmesi gerekecekti. O yüzdendir ki gönderdiğin yorum içerisinde küfür olmadığı sürece, istediğin hakareti ya da aşağılamayı yapabiliyorsun ve egonu tatmin ediyorsun buralarda. Ya da tam tersi: Ezberlenmiş cümlelerle bezeli ucuz bir yalakalık ve boş tekrar gösterisine dönüştürebiliyorsun ortamı.
(bkz: Gazetelerin internet sayfalarındaki okur yorumları)


Not: Zamanla mesela Radikal Online bu deneyimlerden bir ders çıkardı (sanırım öyle yani). Zira bugün sitesindeki yorumları okuduğunuzda, eskiden olduğu gibi sürekli birbirinin tekrarı olan yorumlara, ve gazetenin yazarlarına hakaretle dolu ifadelerle bezeli yorumlara rastlamıyoruz artık. Bence hem editör mekanizması hem de okurun bilinçlenmesi ile oldu bu gelişme.

Hatırlatmak isterim ki bu gerzekçe yorum ve editör mekanizması yaklaşımına Türk Medyası'nda ilk tepki veren yazar Perihan Mağden olmuştur. Gerçekten bir gün internet yazar sayfasını açtığımda hiç bir okur yorumu görmeyince şaşırmıştım, sonra aynı hal devam edince anladım. Perihan Mağden kendi sayfasındaki okur yazma seçeneğinin tamamen kaldırılmasını istemiş, böylece bu iğrençliğe dur demişti ki temiz bir tavır almıştı kendi sınırları içerisinde.



Bir kaç hafta önce bu konular hakkında örnekler de vererek Alper Görmüş bazı yazılar yazdı. (bkz)
Hürriyet/Gazete okurları o yorumculardan mı ibarettir? Değilse, öbürleri nerededir?
Gazetelerin internet sitelerinin yöneticilerini uyarıyorum: Akıllı olun.

Ne zamandır ben de tüm bunlardan rahatsız olup kendimce eleştirilerimi dile getiriyorum zaten. Şimdilerdeyse bazı güncel haberlere gönderilen yorumlara bakınca, bu yorumların ve yaklaşımların en az olayın kendisi kadar vahim olduğunu gözlemliyorum.
Mesela Konya otobüsünde bir genç, öylesine, önünde oturan adamın boğazını kesmiş. Onunla ilgili habere bakalım. Öyle yorumlar var ki, böyle bir olay bile nihayetinde zoraki siyasete dayatılmış. Efendim "ülke siyaseti böyle olursa bu tarz olaylar da kaçınılmaz olarak yaşanır"mış. Yorum bu.
Bu kadar mı siyasetçi doğdunuz siz şekerler?
Biri de "ekonomik sorunlar ve işsizlik" demiş. Katil bir üniversite öğrencisi ve olay yolculuk sırasında gerçekleşiyor, "işsizlik" nerden çıktı şimdi? Her işsiz olan boğazkesen olarak mı karşımıza çıkacak yoksa?
Biri de demiş "Büyüklere saygı azaldı."
(Şaka gibi.)

Velhasılında herkes kendince bir düzen tutturmuş gidiyor.

Sorumluluk anlayışım gereği bir temennimi, yeri gelmişken belirtmek isterim.
Dilerim Taraf Gazetesi'nin internet sitesi, diğer gazetelerin yaptığı ve hala yapmakta olduğu hatayı tekrarlayıp okur yorumlarını sayfaya direkt olarak açmaz. Anlıyorum, bu şekilde daha çok ilgi/talep oluşuyor ama itiraf etmek gerekir ki Taraf ve Radikal gibi gazetelerimiz genel medyanınki gibi "görsel" ağırlıklı değildir. Bakmak için değil okunmak için çıkıyor bunlar ve "yazı"ya ağırlık veriyorlar. Böyle gazeteler okur yorumlarına açıldığında çok çirkin bir şey oluşuyor. Okuduğunu anlayamayan ne kadar çok insanımız olduğunu görmekten tutun da ağız dalaşlarına kadar. Hakarete yer veren site editörlerinin, sağlam siyasi eleştirileri dava konusu olabilme ihtimaliyle yok saymaları da ayrı bir ikiyüzlülük ve yayın kuruluşundan soğuma duygusu yaratıyor. Herhangi bir yazara, görüşleri sebebiyle sülalece seçkin küfürleri sayarken veya demokratlara söverken engel koymayan denetim, siyasi eleştiriye gelince ürkekleşiyor. Bir de "güne giden komşu kadınlar" diliyle sürekli döşenen övgü mesajları var ki zaten o noktadan sonra gazete okunmuyor, sadece bakılan bir şey oluyor.

Sonuçta onlarca forum sitesi var internette. Gazete siteleri birer forum sitesine dönüşmemeli. En azından yorumları okumak isteğe bağlı olmalı veya bir linke tıklayarak olmalı, ancak ilk etapta direkt görünür olmamalı.

.

30 Kasım 2009 Pazartesi

Gündemdekiler (Kasım 2009)-3

Kurban Bayramı sürecinde az biraz vakit bulup bu Kasım ayı içerisinde hatırladığım son şeyleri de toparlamaya karar verdim. Bu vesileyle herkese iyi bayramlar dilerim.


DTP konvoyuna saldırı
Araçlar halinde seyreden DTP konvoyuna araçla çarpma, taşlama ve yuhalama şeklinde tezahür eden bir gerginlik vuku buldu bu ay içinde İzmir'de. Fotoğrafı internette aradım, ama maalesef aradığımı bulamadım. "Demokratik açılım" diye dillendirilen gelişmelerin, elit okumuş kesimde yarattığı gerginliğin bir başka yansıması... "Biri gazeteci dört kişi yaralanırken, bazı vatandaşlar DTP'yi bayraklarla protesto etti" diyor bir gazete sitesinde.

(Kişisel yorumum: Beni bu olayda en çok hukuk fakültelerinde okuyan bazı tanıdıklarımın yorumları şaşırttı. Siyasette taraflar olur, demokratik ortamda bir takım şeylerin mücadelesi verilir, gösterisi de yapılır. Ama insan taşlamaya "Oh olsun!" diyen bir mantık, şiddeti normal sayan bir değer mekanizmasını benimsemiş bu insanların adalet ve hukuk adına bu devlet ve bu topluma, dahası bu dünyaya ne faydası olur? Karamsarım şahsen.)
Bu noktada durup Murat Belge'nin 24 Kasım tarihli "Böyle devlet, böyle toplum" başlıklı yazısından kısa bir alıntı yapmak istiyorum:
"Sonuçlar ortada. Bu olayların aktörleri eğitimsiz cahil yığınlar değil. Böyle olmak üzere eğitilenler...
Böyle olması, bu ülkede insanlara verdiğimiz eğitimin niteliğiyle sıkı sıkıya bağlı. Savaşmayı bilen ama barışmayı bilmeyen ve beceremeyen bir toplum yaratmışız. Bu durumu genelleştirmek ve bütün toplumun böyle durup böyle düşündüğünü söylemek doğru değil. Ama devletin, insanların beyninin içine nüfuz etmesini kolaylaştıran iki temel kurum var: Birincisi eğitim aygıtı, ikincisi de medya."




Dersim/Tunceli İsyanı gerginliği ve CHP'nin kibirli tavrı sürüyor
Demokratik açılım görüşmeleri sırasında Onur Öymen'in yapmış olduğu Meclis konuşması sonrası (bkz), CHP yönetiminin Öymen'i koruması ve kınamaması, Kemal Kılıçdaroğlu'nun da bir Tuncelili olarak net bir tavır sergilememekte olması (ve böyle bir niyeti olmadığının sezilmesi) neticesinde; Tunceli CHP il örgütünün rahatsızlığını ve yaklaşık 400 kişilik bir grubun istifa ettiğini medya kanalıyla öğrendik.




Bu ay içerisinde ses getiren bir başka gelişme Kafes Operasyonu idi.
(Konu hakkında medyaya yayın yasağı getirildi diye biliyorum ben.)
İstanbul Poyrazköy kazılarından çıkan silahlara ek olarak, (benim de vakt-i zamanında ziyaret etmiş olduğum) Koç Müzesi bahçesindeki, (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından hediye edilmiş olan) Uluç Ali Reis Denizaltısı'na çeşitli patlayıcıların yerleştirilmiş olması, müzeyi gezmek için okulların teşvik edilmesi ve kalabalık bir saatte patlatılarak toplumdaki gerginliği arttırmak amaçlı bir kumpas olduğu şeklinde bazı iddialar var. "Azınlıklara yönelik suikast ve bombalama planları" deniyor, konu hakkındaki soruşturmalar sürdürülüyor.
Olayın içine hem Koç hem TSK hem de medya yasağı girince, gene Türk Medyası'nda üç maymun oyunu sahnelenmeye başladı.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Deniz Kuvvetleri'nde bir grup askerce AKP'ye karşı yıpratma harekatı başlatmak için hazırlandığı iddia edilen bu plan sonrası tepki gösterdi ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne sert mesajlar verdi (bkz).
Yasemin Çongar'ın, bu gelişmeler karşısında yazdığı bir yazısından yeri gelmişken alıntı yapmak istiyorum:
"...Gizliliğin gölgesindeki bir saygınlık sahte bir saygınlık değil midir aslında? Kurumları zedeleyen, yıpratan, o kurumlarda suç ve şer planları hazırlanması değil midir?
... Saygınlıklarını korumak için emir-komutayla susup, emir-komutayla konuşan bir medyaya muhtaç olan kurumların işi giderek zorlaşıyor."
(24 Kasım 2009, Taraf)




Hulki Cevizoğlu genel başkan
"Ecevit'in çizgisinden uzaklaştıkları" iddiasıyla DSP'den ayrılan Rahşan Ecevit'in kurduğu DSHP'nin genel başkanı Hulki Cevizoğlu olmuş ve "Ak güvercin yuvasına döndü" demiş.
Belki ilerleyen günlerde vakit bulursam Hulki Cevizoğlu ile ilgili geniş bir yazı yazabilirim.




Çığ
Kışla beraber doğa felaketleri yaşanmaya devam ediyor. Rize'nin 2600 rakımlı Ovit Dağı'nda çığ nedeniyle yolda kalan midibüsün içindeki 18 kişi, 39 saatlik bir çalışma sonunda kurtarıldı. Ekranlardan içerideki yolcularla yapılan telefon görüşmelerini izledik filan...



Bu arada Domuz gribi gündemdeki ana başlıklardan birini oluşturmaya devam ediyor. Sağlık Bakanı Recep Akdağ domuz giribi aşısını önerirken, RTE bu aşı kampanyasına bir nevi muhalefet babında kendisinin ve ailesinin aşı olmayacağını söyledi.
(Baktılar parti olarak kendilerine karşı gerçek bir muhalefet yok; kendi kendilerine muhalif olmaya başladılar anlaşılan. Gerçi neyseki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Her şey Allah'tan!" dedi ve aşıya gerek olmadığını söyledi de o alandaki boşluk kapandı.)





Pimi çekilmiş el bombası davası
Elazığ'da pimi çekilmiş el bombasını cezalandırma amacıyla bir askere veren ve sonrasında yaşanan patlama ile 4 askerin şehit olmasına yol açan Teğmen Mehmet Tümer'e
9 yıl 2 ay hapis cezası
verildi.

(Kişisel yorumum:
Dilerim yanlış işler yapanlardan sadece düşük rütbelilere ceza kesilerek göz boyama ve toplum vicdanını rahatlatma kolaycılığı yapılmaz.)






Afganistan'da, madenler zengini Afrika'da ve Ortadoğu'da, Filistin'de yaşanan olağan savaşlar devam ediyor.
"Olağan" demek aslında ne tuhaf, ne çaresizlik ama yıllardır süregelen bu bölgelerdeki savaşlar "olağan" oldu artık. Bazı haberleri okuyunca yine karamsarlığa kapılıyorum. Böyle bir dünyada insanların, arkadaşlarımın, hemcinslerimin ve milletimin bu kadar evlenip çocuk sahibi olma konusundaki isteklerini anlayamıyorum sadece... Hani biliyorum İslam dinindeki "Ölücez ve başka bir dünyada bla bla..." inanışı kaderci ve pasifleştirici rol oynayarak Dünya olaylarına hep mesafeli ve ilgisiz olmayı getiriyor ama... Ortadoğu'nun hali ortada, Dünya'nın hali ve doğanın hali ortada. Çok teknolojik olduk, çok modernleştik, yediklerimiz bile genetiği değiştirilmiş şeyler artık ama sonuçta ilkel insan toplulukları gibi hala savaşıp kesip biçip duruyoruz ve hala kan ve gözyaşı var. Bencillik ve açgözlülükse insanın var oluşundan beri saltanatını sürdürüyor.





Halis Toprak'ın kayınpederi, 5000 Liralık söz tutulmadığı için nikâhın iptalini istemiş.
Bu haberle ilgili okur yorumlarına şöyle bir baktım. Bazı insanlar gerçekten o kadar naif ki bütün suçu babaya atmışlar. Medyaya yansıyanlardan tutun şu resme kadar kız isteyerek gitmiş/seçmiş oysa... Aklıyla hareket etmiş.
Adam zaten zavallı bir durumda... Şirketlerini ve eski zenginliğini kaybetmiş ama direğim/mihengim sağlam derdinde inatlaşıp saçmalayıp duruyor. Kız ve ailesi de batan geminin mallarını toplama derdinde...





YÖK'ün aracılığıyla Türk üniversitelerinin işlevsizleştirilmesi ve siyasallaştırılması devam ediyor. AKP'nin gelişi, Fethullahçıların ve dincilerin yükselişi ile taraflar el değiştiriyor. Ancak zihniyet ve vesayetçilik olduğu yerde devam etmekte... Yani devran yine aynı devran.
Bu aralar Ahmet İnsel "YÖK'e karşı gelinemez mi?" diye sormuş. Neden demokratların sesi bu ülkede bu kadar cılız çıkıyor ki?





Ve son olarak üç şey daha...
Birincisi, bu bölümün en başındaki "DTP konvoyuna saldırı" haberi ile ilgili olarak bir yorumcunun yazdıklarından alıntı yapmak istiyorum:
"...Yıllardır devlet eliyle, medya aracılığı ile programlı bir şekilde sürüp giden Irkçı-Kemalist-Türkçü propagandaların sonucu geldiğimiz noktadır bilmiyorum yadsınacak birşey varmıdır... Ve ortaçağ karanlığının bir eylemi diye söylenip durulan, en son örneklerini Sudan ve İran'da gördüğümüz "Recm" taşlarından can havli ile kurtulmak amacındaki birinin önce olayların provokatörü olarak lanse edilmesi sonra da gözaltına alınması ne ile açıklanır bilinmez. Denilecek söz yazık, günah ve ayıptır. Güvenlik güçlerinin tavrı ise Maraş'ı, Sivas'ı Madımak'ı anımsatmaktadır.... Kürd Halkı oralarda ne olduğunu gayet iyi bilmektedir... Bir daha olmayacağının garantisi yoktur."
(blueknife - Radikal Online)


İkincisi, Hakkı Devrim son yaşanan Dersim gerginliği de eklenince, bir süredir sürdürdüğü siyaset ve üslup yazılarında daha net bir tavırla "CHP'den kime ne hayır gelir!" diye bir yazı yazdı Radikal'de... Yorumları şöyle bitiyordu:
"CHP gündemden düşeli bence 59 yıl geçiyor. 1950 CHP'nin sonuydu. Darılmayın, gücenmeyin! Zorla ayakta tutacağız diye, tarihî bir kuruluşu hortlağa döndürdünüz. Bu Onur belası aslında hayra alamet sayılır. Zemini boşaltma kararına varın ki, sahici bir muhalefet de neşvünemâ («gelişip büyüme») imkânı bulsun."
(24 Kasım Salı, Radikal)


Üçüncüsü, bazı rahatsız edici terör yanlısı gösteriler oldu son günlerde. Özellikle Bayram ve sonrasında bazı karakollara bombalar atılmış, çirkin bir dolu şey... Ayrıca bu bayram kapı kapı dolaşan çocukların sayısında ciddi bir düşüş vardı. Geçen bayram şeker toplamak için evlerinden çıkıp geri dönmeyen kayıp çocukların bunda payı olsa gerek.

24 Kasım 2009 Salı

ÇELİŞKİler

Son zamanlarda çelişkiler çok gözüme batmaya başladı benim. Şöyle bir düşünün bakalım. Hayatta ve gündelik yaşamda karşılaştığımız çelişkiler neler? Öylesine benim aklıma gelenler:

  • Ekonomik kriz var denip eyvahlanmalarla dolu günlerin tam ortasında, kentlerin bilimum yerlerinde plaza ve alışveriş merkezleri yapılması. Plaza inşaatların son sürat devam etmesi.

  • Kalite lafının bu kadar çok adının geçmesi ve pazarlanması; beri yanda tezat şekilde az olması.

  • Kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin donuk bir düşünce yapısına sahip olması. Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur" noktasında olmaları... Starbucks'ta kahvelerini yudumlayıp Opel arabalarında dolaşırken ve Cornettolarını yalarken, ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri ve güvendikleri tek geçerli yöntemin "ORDU VE ASKERİYE" olması.


  • YouTube'un mütemadiyen yasaklı olduğu bir ülkede, (Türkiye oluyor burası), o ülke başbakanının dış ilişkilerdeki tavır ve görüşlerini mütemadiyen YouTube aracılığıyla iletmesi. O ülkede YouTube ve internet yasaklarının aralıklı olarak devam etmesi ve sansürcü yaklaşımın devam edeceğe benzemesi.

  • Dünyada bir yandan gıda kaynaklarını tükenir, küresel ısınma ve nüfus artışı ile açlık ve kuraklık sorunu ciddiyet kazanır, GDO'lu ürünler tartışmaları giderek popülerleşirken; diğer taraftan devasa şişmanlık sorunu obezite'nin çağın yaygın sağlık sorunlarından biri haline gelmesi. Açlık ve aşırı tokluk hali...
    (tşk Zeki Coşkun)

  • Bir yanda çevreci Kyoto Protokülü'ne imza atmak; diğer yanda ülkedeki ormanları talan etmek ve son sürat yeni talanların önünü açmak. Kalitesiz yakıtlarla şehir havasının ağzına vermek. Susuz kalınca da Melih Gökçek gibi liderlerin engin tavsiyelerine kulak vererek yağmur duasına çıkmak.

  • 80'lerin dev projesi GAP'ın ne zorluklarla tamamlanmış olması; ancak ülkede tarımın ölmeye yatmışa benzemesi... Tarım reformununun bir türlü yapıl(a)mamış olması. Bunca yatırımı baraj ve sulama kanallarına yaptıktan sonra ekonomide tarımı gittikçe daraltmak ve dışa bağımlılığı arttırmak.
    (Pirinç, mısır ve şeker pancarını kendimizin üretmesi IMF anlaşmaları sonucu giderek sınırlanmış durumda.)



  • T.C. vatandaşı olarak gündemimizde "Laiklik" kavramına vurgu yapılmayan neredeyse tek bir gün görmemiş olmamız. Buna rağmen laikliğin bu ülkede hala tesis edilmemiş olmaması, olacağa da benzememesi.

  • Görevi bilgi vermek ve olaylara dikkat çekmek olan haber bültenlerinin, gerçekleri haberleştirmektense kör gözün parmağına şekilde devlet otoritesini ve Askeriye'yi bağnazca savunduğunu görmek. Aynı medyanın sonra kalkıp AKP'yi gerici ve tutucu olarak nitelemesi.

  • Gün geçtikçe kitlelerin hayattan beklentileri artar, para ve ve iş bulma sorunu ağırlaşırken; Başbakan'ın çıkıp "En az 3 çocuk!"ta ısrar etmesi...

  • Uludağ'da donarak ölen Ümit Özgen'den sonra, her dağda kaybolup sonradan bulunan kişinin haberinde olayla ilgili olsun olmasın, "Yerinden kıpırdamamış olması hayatını kurtardı" gibi bir son açıklama görüp editörlerin bayıcı ve mide bulandırıcı ruh hallerine şahit olmak.

  • Üniversite gençliğinin "Pazar Keyfi", "Yemekteyiz" ve benzeri türev programlara olan bitmeyen sevdası... Dizilere adeta abanması... Gelecekte okumuş cehaletin, okuma-yazma bilmeyen cehaletten daha fazla bu ülkeye sorun yaratacağı aşikar olmasına rağmen, birilerinin hala bu ülkenin ancak "eğitim"i arttırarak düze çıkabileceği yalanında ısrar etmesi.



  • İyi Türk Sinema filmlerinin gösterim salonlarında belirgin boş yerler varken, basit Türk filmlerinin bu kadar lafının edilmesi, gazlanması...

  • "Harbi kadın" ve "Türk halkının en çok güvendiği ünlü" Seda ablamızın, yaptığı programlarında ne zaman kendisine karşı muhalefet sesleri yükselse; derhal reklam arasına girmesi ve ertesinde aba altından sopa göstermesi. Harbi ablamızın reklam filmlerinin tiksinç ve yılışık olması. Programındaki acılı annelerin reklam ajansından çevirme oyuncu olduklarının açığa çıkmış olması ve hala harbi abla modunda gazlaması.



  • Kendi hakkını savunmaktan aciz olup devekuşu misali yaşayanların, hukuk kariyerinde büyük büyük ideal ve hayallerinin olduğunu görmek. İnsanoğlunun kendi gerçeğini görmekteki zaafiyeti ve dengesiz özgüveni.

  • Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, emekliye ayrılmalarından dolayı vakt-i zamanında yemek davetinde bulunduğu bazı büyükelçilerin protestolarıyla karşılaşması. Gül'ün davetine katılmayarak Türkiye adına yurtdışında temsil ettikleri Cumhurbaşkanlığı makamına nezaketsizlik yapmaktan çekinmeyen aynı büyükelçilerin, ülkede darbe yapan cuntanın başı ve bugünlerin mucidi Kenan Evren'i Türkiye adına yurtdışında temsil etmiş olmayı zül saymamış olmaları.
    (tşk Lale Sarıibrahimoğlu)

  • "Hakikat, hakikat" deyip duran hakikat timsali Perihan Mağden'in hala daha Tarkan'dan medet umması... (Tarkan'ın ne hakikati, ne inandırıcılığı kalmıştır?) "Kalite timsali magazin yazarı" biri olarak Recep İvedik'i ivedikleye ivedikleye çıkaracak mertebe bulamaması harbi çelişki değil miydi?

  • İbrahim Tatlıses'in bir türlü gözünün doymaması. Hala daha "Ben mağaradan geldim, halktanım, sizden biriyim" muhabbetini yapıyor oluşu. Mazlum edebiyatının dibine vurup zirvelerde dolaşması...


19 Kasım 2009 Perşembe

Gündemdekiler (Kasım 2009)-2


CHP ve Onur Öymen
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in Meclis'te yapılan demokratik açılım toplantıları sırasında terörle mücadele konusu hakkındaki görüşlerini dile getirirken, geçmişteki Dersim İsyanı'nda uygulanan yöntemi sanki överek yaptığı konuşma dikkat çekici ve üzerinde durulması gereken bir tutum idi.
"Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp "Bu savaşı bitirelim" demedi. Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait İsyanı'nda, Dersim İsyanı'nda, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse 'Analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi?" demiş kendisi.

Bu sözlere ve bu tavra tepki olarak, Tunceli sokaklarına Onur Öymen'in Hitler'e benzetildiği fotoğraflar asılmış. Ayrıca Öymen'in insanlık suçu işlediğini dile getirip istifa etmesini, CHP'nin özür dilemesini isteyenler filan oldu...
Artık bu kadar da saf olmamak ya da safı oynamamak lazım diye düşünüyorum.
Onur Öymen'e gelince... Dış politikatada görevli olduğu zamanlarda Kardak Kayalıkları krizi gibi konularda Türkiye'yi krizlerin ve buhranların içine iten (bkz), halkı bir obje/nesne olarak gören, Anadolu insanını ve değerlerini küçümseyen bir Roma valisini hatırlatıyor bana...


Recep Tayyip Erdoğan Onur Öymen'in bu sözlerine: "Dersim'de olanları savunanları ben insanlıktan nasibini almamış olarak değerlendiriyorum. Terör örgütü ile benim Kürt kökenli vatandaşlarımı bir araya getiremezsiniz" diyerek siyasi bir üslupla cevap vermiş. RTE'nin bu ay içerisinde ilginç bir başka çıkışı ise şöyle oldu:
"Atam izindeyiz diyorlar. Onlar izinde, biz çalışıyoruz. Baykal yoksa sen dört dörtlük gerici misin?"





Meclisteki Demokratik Açılım oturumu görüşmelerinde İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ardından DTP Genel Başkanı Ahmet Türk kürsüye geldi ve şunları söyledi (karışık alıntılar yapıyorum):

"Kürt sorununun ortaya çıkması, büyümesi, derinleşmesi ve çözümsüz bir hal alması devletin hatalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Sorunun bu hale gelmesi elbette ki uluslararası sistemden de bağımsız ele alınamaz. Bu sistemin ülkemizi temelden etkilediğini görmeden, hiçbir şey yapamayız.

Bize göre farklılıkların inkarı ve demokrasi yoksulluğu ülkeyi istismara açık hale getirecektir. Yıllardır emperyalizme karşı mücadele ettiğini sananların bir çoğu bile, bunların değirmenlerine su taşıdığını fark etmedi. Bazıları da "ülkelerinin birliğini koruma" adı altında, yapılan hataların Türkiye’yi adım adım bunlara teslim ettiğini göremedi. Kürt sorunu ve ortaya çıkan savaşın nereden beslendiği konusunda yanlış değerlendirmeler yapıldı. Bu topluma benimsetildi ve kamuoyu yanıltılarak "terörle mücadele" adı altında örtülü bir savaş yürütüldü. Bu çatışma dönemlerinde, bölgede yaşanan insan hakları ihlallerinin Türkiye'de ve Dünya'da duyulmaması için özel gayretler gösterildi. Yaşanan infazlar, köy yakma ve boşaltmalar, haksız gözaltı ve tutuklamalar; sıkı yönetim ve OHAL gerekçe gösterilerek gizlenmeye çalışıldı. Bunları yazan gazeteciler öldürüldü. Gazete binaları bombalandı. Milletimiz gözlerimizin önünde kontrgerillla tarafından öldürüldü. Bu cinayeti izleyenler elini kolunu sallayarak dolaştı.

Resmi tarihe dur denilerek, halkın gerçek tarihinin açığa çıkarılması büyük bir zorunluluktur. Bu şekilde kamuoyunun konu hakkındaki bilgi eksikliği giderilmiş olacaktır. Geçmiş dönemlerde de hükümetler bazı hataların yapıldığını kabul ettiler fakat bunların neler olduğunu, nereden kaynaklandığını gündeme getirmediler.

...
(Kürt halkı için) Özel tedbirler ve politikalar ile asimilasyoncu yaklaşım hayata geçirildi. Devletin bu politikaları hayata geçirmedeki ısrarcı, baskıcı şiddet yönetimi isyanları doğurdu. Bu defa devlet bu isyanları bastırmak için şiddete başvurdu. Ağrı ve Dersim isyanları doğru okunamadı. Akıl almaz baskılar katliamlar uygulandı. Peki sorun çözüldü mü?
Katliamcı politikaları, hükümete açıkça bir çözüm yöntemi olarak önerenler, bunun cezasını halkımıza verecektir.


O dönemlerde, (var olan) sorunların üstüne şiddetle gidildi; tepkilerin nedenleri doğru analiz edilmedi. Kimi çevreler ise Kürtlerin herhangi bir sorunları olmadığını, herkesin eşit yurttaş olarak bu ülkede yaşadığını savunarak sorunu görmemeyi tercih etmiştir.
...
Biraz empati yapın. Birileri çıksa ve yeryüzünde Türkçe diye bir dil yoktur dese ve tek kelime Kürtçe bilmeyen sizin çocuğunuza zorla Kürtçe eğitim yaptırılmasına eşitlik diyebilir misiniz?
Eminim bunun düşüncesi bile bazılarını tüylerini diken diken ediyordur. İnsanın kendi ülkesinde, kendi anavatanında, kendi devleti bakımından dilinin inkar edilmesi, yasaklanması nasıl bir travma yaratmaktadır. İşte düşüncesi bile sizin tüylerinizi diken diken eden bu trajediyi biz yıllardır yaşıyoruz. "Kürt diye bir halk yoktur, bunlar dağlarda yürürken çıkardıkları seslerle Kürt olarak adlandırılan dağ Türklerdir" tanımı bile üniversitelerde tez olarak okundu.
Birisi çıkıp da geçmişte yapılan bu hatalardan dolayı özür dileme erdemini gösterememiştir.


Peki bunca hata, inkar, baskı, sindirme girişimi, işkence, cezaevleri, operasyonlar; sorunun çözümüne en küçük bir katkı sundu mu? Sorunun giderek büyümesine neden olan bu uygulamalar değil midir? Bu yanlış politikalar kim adına uygulandı? Kimse bunun hesabını sorabildi mi? Bu kirli politikaların devlet içinde devletçikler oluşturduğunu belki birileri yeni fark ediyordur. Biz 20 yıldır bunu söylüyoruz. O dönemde derin devlet demek bile suçtu. Susurluk, Şemdinli, Ergenekon ortaya çıkmadan önce biz bunların namlularını ensemizde hissederek yaşamaya gayret gösterdik.

Şimdi bütün bu mağduriyetleri ifade etmeye neden gerek duydum? Yıllardır devletin arkasındaki kamu ve medya gücüyle olaylar çarpıtıldı. Bu nedenle Kürt sorununun ortaya çıkışı ile, sonradan yaşanan acıların da karşılıklı olduğu anlaşılamadı. Bölge halkının sevincini bile zafer havası gibi gösterilmesinin nedeni de bu algı yanlışlığından kaynaklanmaktadır.

Yaşadığımız sorunun siyasal, sosyal ve kültürel boyutları kadar ekonomik boyutları da çok ciddidir. Bölge halkının yaşadığı yoksulluk, insanlığımızı zorlayacak düzeydedir. Eğer bugün insanlar her gün açlıktan ölmüyorsa, toplumdaki dayanışma gücündendir.
"Şiddet vardı yatırım yapılmadı" diye geçiştiremezsiniz. Bakınız 1940–1980 yılında bölgede bırakın silahlı hareketleri, siyasi bir hareket bile yoktu. Ama o dönemde bile devlet ve özel yatırım Türkiye ortalamasının kat kat altındaydı. Hiçbir etkisi olmamış demek istemiyorum ama raporlarda ortaya çıktığı gibi bilinçli bir ihmal sonucudur. Son dönemlerde hükümetlerin sınırlı girişimleri de bu politikanın kırılmasına yetmemiştir."
(Tüm yazı için bkz)





Albay Dursun Çiçek yine serbest!
Bir içeri bir dışarı şeklinde sorgulanıyor kendisi. TSK için ise dün bir "kağıt parçası", bugün "gereği yapılıyor", yarın "belge elimize ulaşmadı"... Daha güvenilir insanlar olup daha güvenilir kurumlarımız olmasını dilerdim şahsen.




Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, yapılan genel kuruldaki seçimlerde yönetime tekrar seçilemedi. Böylece YARSAV'da Eminağaoğlu dönemi sona ermiş oldu.

Bir yazımda "Doğru bir şekilde bakıldığında, dış görünüşün de önemli bilgiler verebileceğine inanırım" demiştim (bkz: Ergenekon'un Portresi).
Bu haber hakkında bir gazete sitesinde yaptığım yorum ise şöyleydi:
"Bir Eminağaoğlu gider, bir başka adı-sanı-tipi başka Eminağaoğlu gelir. Önemli olan zihniyet ve birey kültürünün gelişmişliği... Bir de bu hukuk fakültelerinin, hukuk ve adalet işleriyle uğraşanların durumu nedir ülkemizde?"




Yargıtay, Fikri Sağlar'ın köşe yazısını basın özgürlüğü kapsamında değerlendirdi
Eski bakanlardan Fikri Sağlar, gazetedeki köşe yazısında "Dolmabahçe'de Büyükanıt'a dosya verildi mi?" diyerek Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile Başbakan Erdoğan arasında Dolmabahçe Sarayı'ndaki çalışma ofisinde yapılan özel görüşmede, eşi Filiz Büyükanıt'ın bazı harcamalarıyla ilgili bir dosyanın kendisine verildiğini iddia etmişti. Yargıtay Büyükanıtların açtığı 17 bin TL'lik tazminat cezası kararını bozdu.

Bir yorumcunun (tayfuncakir1971) Radikal'de yazdıkları ilgimi çekti:
"Apolet farkı diye yorumlarım ben bu haberi. Bağımsız yargımız Van savcısını HSYK kararıyla yok ederken ne de olsa apoletler yerindeydi. Şimdi apoletler yok, istediğimiz kararı veririz moduna geçmeleri normal. Gerçi bu tavır sadece yargı için geçerli değil. Hatırlarım, basın da zamanında Doğan Güreş'e milletvekili olduğu dönemde etek giydirmişti. Yazıklar olsun ikircikli tutumlar sergileyenlere..."
(Doğan Güreş: 1990-1994 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmış emekli bir asker.)




Bu arada Dersim ile ilgili Meclis açıklamaları yüzünden, Kemal Kılıçdaroğlu Onur Öymen'in özür dilemesini istedi. Partiden istifa etme veya protesto etme gibi bir niyeti yokmuş kendisinin. Zaten sonradan tatlıya bağlandı sanırsam. Danışıklı dövüşler düellosu...




Ve Münevver Karabulut'un öldürülmesiyle ilgili iddianame tamamlandı.

Cem ile babası cinayeti planlayarak birlikte işledi, amca Cem'i kaçırarak saklanmasına yardımcı oldu, anne de delilleri yok etti.

10 Kasım 2009 Salı

Gündemdekiler (Kasım 2009)

.
Başbakan "Aşı olmam" dedi, Sağlık Bakanı ile ipler gerildi.
Bu aralar gündemde yoğun şekilde 'Domuz gribi' ve 'GDO'lu ürünler' var. Arada da çeşni niyetine "kağıt parçası" (AKP ve Gülen'i bitirme planı) denilen meşhur belgenin ıslak imzalısı! Düzen hep aynı düzen. Her söz yalan olmuş ama ne gam! Öyle değil mi? Bu arada bir Münevver vardı, ne oldu ona?


Yine korucu vahşeti
Diyarbakır'ın Ergani ilçesinde köy korucusu İsmail Akyol ile oğlu Abbas Akyol, özel bir otomobili kalaşnikof tüfeklerle kurşun yağmuruna tutmuş. Otomobilde bulunan aynı aileden biri kadın 4 kişi yaşamını yitirmiş. Saldırgan baba-oğul daha sonra Jandarmaya giderek teslim olmuş.
Yaşamını yitiren Necmettin Aras'ın, saldırganların damadı olduğu ve daha önce de iki kez kendileri hakkında Savcılık ve Jandarma'ya şikayette bulunduğu ortaya çıkmış. Eşi Perihan Aras'ın korucubaşı olan amcası ve yine korucu olan babası ile ağabeyi tarafından tehdit edilip kendisinden zorla rüşvet istendiğini avukat Serdar Çelebi'ye anlattığı iddia edilmiş. Bakınız düzen yine aynı düzen... Silahlar çözüm olarak benimsendiği sürece bu tarz haberler-olaylar bir kulağımızdan girip diğerinden çıkmaya devam edecek.
(Haberin ayrıntıları için bakınız.)



Akşam gazetesi yazarı Serdar Turgut, köşesinde kaleme aldığı bir yazıda Rojin için "Dağa kaldırır, seks kölem yapardım" dedi. Rojin mağdur rolünü üstlenip suç duyurusunda bulundu. Serdar Turgut yanlış anlaşıldığını söyleyip özür diledi.

Aslında mizahi bir yazının içinden belli bir bölümün çekilerek dehşetengizleştirilmesi idi bence. Ne var ki sonradan kendisinin de dediği gibi, Türkiye'de pek abartılı mizah örnekleri anlaşılmıyor. Özellikle Yıldırım Türker'in söylediklerine katılmakla birlikte, abartılı bir öfke gösterdiğini düşünüyorum bu kez.
Şöyle bir bakalım.
İşte Serdar Turgutun yazısı: PKK teröristi olmadığıma pişmanım
Bu da konu hakkındaki sonradan yazdığı ayrıntılı yazısı ve özrü: Rojin'in zeki olduğuna inanıyorum




Türkiye Kültür Vakfı'nın Haliç Kültür Merkezi'nde düzenlediği 40 Vakıf İnsana Saygı Kongresinde RTE: "Merhum Turgut Özal'ın o zaman gördüğü ve cesaretle savunduğu fikirlerin uzun bir kesintiden sonra tekrar savunulması gerektiğine inanıyorum" dedi.
Erdoğan'ın konuşmasının ardından Turgut Özal ile ilgili sunum yapan İstanbul Ticaret Üniversitesi Öğretim üyesi Berat Özipek, son günlerde tartışılan demokratik açılım ve İrtica ile Mücadele Eylem Planı'yla ilgili "Turgut Özal yaşasaydı kesinlikle demokratik açılıma destek verirdi. AKP ve Fethullah Gülen'i bitirme planına karşı gereğini yapmasını beklemez, Genelkurmay Başkanı'nı görevden alırdı" dedi. Özipek'in sözleri alkışlarla desteklendi.



Çeşitli üniversitelerdeki YÖK protestolarında pek çok olay çıktı. Üniversitelerde gene yaralanmalar, zarar gören kütüphaneler...
Siyaset, siyaset ve yine siyaset...



Taraf-NTV zıtlaşması devam ediyor.
Ahmet Altan CNN Türk'te katıldığı bir programda, "Biz yanlış bir haber yapmadık aslında. NTV neden GMT saati uygulamasını 48 saat sonra açıkladı? Ve savcılara bu konu hakkında bilgi vermişler miydi?" gibi bazı açıklamalarda bulunca NTV de mahkemeye gitmeye karar vermiş.



Berlin'de yapılan MTV Avrupa Müzik Ödülleri'nde Türk rock müzik grubu Manga Avrupa'nın en iyi sanatçısı seçildi.


Devamı için bkz:
Gündemdekiler Kasım 2009-II
Gündemdekiler Kasım 2009-III

6 Kasım 2009 Cuma

Üç vakte kadar...

Ekim ayına şöyle bir geri dönüp bakınca, eksik kalan epey şeyler olmuş galiba... Ekim 2009 Kısa Kısa'ya ek olarak bir Gündemdekiler toparlaması daha yapıyorum. Üç vakte kadar buradayım.
(Bu da böyle ilginç bir blog işte!)


Edit: Kaç gündür inanılmaz bir Gündemdekiler yazısı hazırlıyordum ki... İnanılmaz bir salaklıkla farkında olmadan yazdıklarımı silmişim! Sistem de 1-2 dakika aralıkla otomatik olarak kayıt yaptığından, belgenin son hali maalesef bomboş bir sayfa gözüküyor şu an!
Ekim ayında çok çok önemli şeyler olmuştu oysa, büyük bir boşluk oluşacak ama maalesef durum bu :(

2 Kasım 2009 Pazartesi

KANAL-İ-ZASYON


Yaklaşık 1 buçuk saatlik bir yeni dönem sinema filmi.
Yönetmen + Senarist: Alper Mestçi.

Başrollerdeki oyuncuları afişten de az çok seçebilirsiniz.
Erol Günaydın, Rasim Öztekin, Serhat Özcan, Orhan Aydın gibi tanınmış oyuncular ise yan rollerde. Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy, Metin Uca gibi isimler de sürpriz rollerde yer almış.

Geçen gün büyük bir salonda izledim ve eğlendim ben şahsen. Zaten Shockhaber'den Zaga'ya, ordan Şahan Gökbakar'ın tv skeçlerine kadar şimdiye dek dile getirdiği şeyleri biraz daha farklı bir tema ve değişik unsurlarla sinemaya aktarmış Alper Mestçi. İlk başta (filmin başında) Okan Bayülgen'in sırıttığını ve neden kadroya en tepeden alındığını anlamasam da, sonradan canlandırdığı İmdat tipine uygun davranan "bir fakir deli" olduğunu anladım. Güzeldi. Bir Türk filmiydi.


Televizyon eleştirileri yaparken ürettiği Hayvanım olur musun?, Kim 500 tokat ister? ve Sarı Bıyık ile Haber Bülteni gibi buluşlar sırıtmamış ve toparlamayı bilmiş bence. Filmin sonuna doğru İmdat'ın hapishane günleri ile ilgili yorumu ve bir sinema sitesindeki izleyici görüşü ile bu nadide sinema yorumumu da noktalayayım:
"İçerde düşündüm de... 50 kişi, tam 50 kişi; buna bööle bakarken içerde olduğunu unutuyo. Acaba dedim, dışardakiler de buna bakarken dışarda olduklarını mı unutuyo?"



"Ben sinemaseverim" diyen herkesin bu filmde seveceği birşeyler var bence, sadece nasıl baktığınızla alakalı... Aslolan ne kadar az veya ne kadar çok güldüğün değil zaten bu filmde (komedi anlayışı insandan insana değişir), benim Kanal-i-zasyon'da en çok takdir ettiğim şey Türk sinemasında komedi adına bir ilki başarmış olması.
Adamlar (senarist ve yönetmen) medya eleştirisi gibi bir konuyu ele alıp onu bir sinema filminin içine adapte etmişler. Bir sürü tv programı var filmin içinde, onlar için özel dekorlar, logolar, müzikler filan hazırlamışlar, hiçbiri de skeç gibi durmuyor, gerçeğinin ta kendisi gibi ama bir yandan da mizahi bakış sağlanmış vesaire vesaire... Böyle bakıldığında çok zor bir işin altına girmiş zaten film! Büyük ölçüde de başarmış bence.
...
Haa daha iyi olamaz mıydı? Mesela başrol için oyuncu seçimi bence de yanlış, Okan'ı rolle bütünleştiremiyor insan. Engin Günaydın süper olurdu diye düşündüm ben... Sonra filmin hikayenin aktığı kısmılardaki montajı daha hızlı olabilirdi, programlar çok tempolu olduğu için hikaye kısmı durağan kalıyor.
...
E tabii maalesef bazı durumlara gülmek için de onları bilmek gerekir, farklı bir gözle algılayabilmek gerekir. Sen televizyonu zaten eleştirel bir gözle izlemiyorsan, sadece boş boş bakıyorsan sinemada da milletin güldüğü pek çok yerde niye gülüyor ki bunlar yaw, nesi komik bunun dersin! Onlar aslında 'sana' gülüyorlar arkadaşım, 'seninle' gülmüyorlar! :)"
(Nariku, sinemalar.com)


.

29 Ekim 2009 Perşembe

TARAF'ın NTV Asparagası

.
Taraf gazetesi, bu ayın 22'sinde bomba etkisi yaratan bir haberi manşetine taşıdı: Ölüm helikopterinde 139 defa arandı

"Bir kaza sonucu mu yoksa suikast ile mi öldüğü yönünde hala şüpheler bulunan Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaza gününde, kaza anı öncesinde helikopterde seyir halindeyken NTV'den 150'ye yakın kez arandığı, bu sayede manyetik alan yaratılarak uçağın düşürülmüş olabileceği; ayrıca helikoptere yapılan telefon aramalarının kaza saatinden sonra aniden kesildiği" şeklindeydi haber.

Tabii büyük dikkat çekti, tartışıldı...
NTV'den özellikle Ruşen Çakır ve Mirgün Cabas'ın bu iddialara cevap verirkenki tavır ve tarzlarını görmenizi isterdim. Tam bir vakar örneği ve gazeteci inceliği sergilediler bence. Bunlar bizde nadide duruşlardır, şahıslarını bizzat tebrik ederim.


Tüm olay, NTV'nin saat ve zaman ayarını GMT saatine göre yapması ve Türkiye saati ile GMT saati arasında 2 saat gibi bir zaman farkı olmasından kaynaklanıyordu. Sonradan bu bilgiyi hem NTV'nin açıklamasından hem de 24 Ekim tarihli Taraf manşetindeki haberinden öğrendik. (TİB Başkanı dün akşam açıkladı... Kayıtlar yanlış)


Taraf, NTV'nin olaya ironik yaklaşımını yansıttığı yandaki fotoyu kendisi de kullanarak manşatten özür diledi. Belgeye dayanan ama bilgiye dayanmayan, konu hakkında uzman kişilere bir ön danışma gereği bile duyulmadan manşete taşınmış ve üzerinden Ahmet Altan'ın boydan boya bir köşe yazısı yazdığı bir Mehmet Baransu haberiydi.

Ahmet Altan ne demişti peki? (Yazısının son paragrafından alıntıdır.)
Ya savcının elindeki resmî telefon kayıtları hatalı ve biri savcıyı şaşırtıp soruşturmayı yanlış yönlendiriyor.
Ya da "biz aradık" diye canlı yayında itiraf ettiklerine göre NTV'den birileri o helikopterin düşeceğini, daha düşmeden önce biliyordu.
Hangisi?

(23 Ekim 2009, Ntv ve gazetecilik, Taraf)

Bu hengamelerin ardından Ruşen Çakır; Taraf'ın ve Taraf'ı yönetenlerin kibrinden rahatsız olduğunu ntvmsnbc'deki Ahmet Altan ve gazetecilik başlıklı yazısında dile getirdi. O kibrin, kendisini ve beraber çalıştığı ekibini üstünkörü bir habercilikle "suikastçi" veya "komplocu" gibi sunmasından; haklarında hak edilmemiş şüpheler yaratmasından dolayı tepkisini ortaya koydu.
"Ne kadar başarılı ve etkili olursa olsun; bir gazeteye, gazeteciye ve gazete yöneticisine hiç yakışmayan bir tutumdur kibir" diye başladığı meramını dile getirme yazısını, "Ahmet Altan bir telefon açıp Mirgün'den ve onun şahsında tüm Ntv çalışanlarından özür dilemek zorundadır" diye sonlandırdı. Aralarda bir yerde Mehmet Baransu'yu asla affetmeyeceğini de söyledi.


Belgeler mühimdir. Ama belgeleri doğru şekilde yorumlamak daha da mühimdir. Taraf, bir şekilde elde ettiği belgeleri böyle acelecilik ve aman sendecilik anlayışıyla gündeme sürüyorsa, bu çok ciddi bir tehlikedir de aynı zamanda. Hızla gelişen süreçte bir sözlük sitesinde konuyla ilgili şahsi yorumum ise şöyle oldu:

"Duygusal, heyecanlı ve yüksek tepki verme eğilimi içindeki Ahmet Altan ile; bir türlü çözemediğim, çözülemeyen kadın gazeteci Yasemin Çongar'ın yönetimindeki bir yayın organı olarak; 23 ekim 2009 tarihli manşet ve kimi köşe yazılarında etik ilkeleri ile gazeteci inceliklerini rafa kaldıran bir habercilik anlayışı ortaya koyarak asparagasın dibine vurmuştur Taraf.

Beri yandan, -bu kelimenin azami gereksiz kullanımla fazlasıyla anlamından soyutlandığını bilsem de-, romantik bir adamın yönetimindeki bir oluşumda karşılaşmamın hayret vermeyeceği şeyleri yaşatmaya devam ediyor. Arzu edenler romantik adamlardan da mantık beklemeye devam edebilir. Ntv gibi bir yayın organına inandığı için baş kaldırma cüretini mantıklı kaç adamda bulabilirsiniz, onu da bir sormak lazım."
(#17085748, Ek$i Sözlük)



Bu olayla ilgili dikkate değer bir başka kritik ise Taraf gazetesi bünyesinde medya eleştirileri yapan gazeteci Alper Görmüş'ten geldi. Alper Görmüş, 27 Ekim 2009 Salı tarihli Medya İronik köşesinde şöyle diyordu:

Benim algılamama göre; bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşku ile "gazeteci kuşkusu" arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.
...
Gazete yöneticilerinin, "NTV ile konuş, sonra getir haberini" demek yerine bu işe kendilerinin girişmelerini, muhabiri hataya sürükleyen "patlatalım şu haberi" aceleciliğini onların da paylaştığını gösteriyor.
...
Bu sonuçta, Taraf'ı beğensin beğenmesin bütün okurlardaki "Sarsıcı haber beklentisi"nin de büyük payının olduğunu düşünüyorum. Bu bir tuzak. Bir gazete gündemi belirleyen gazete olmak gibi bir imaj edindiğinde okurlar bir beklenti içine giriyor, bu duygu zamanla okurlardan gazetecilere sirayet ediyor ve okurlar gibi onlarda da bir tür bağımlılığa yol açıyor.
Bunu zorlamaların, abartmaların, "gündem belirleyecek haberler" söz konusu olduğunda şüphe eşiğini aşağı çekmelerin izleyeceğini tahmin etmek zor değil.

Tüm yazı için bkz.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Magazin Saltanatında Timuçin ESEN denen bahtsız bir kul

.
Ekim ayının ikinci haftasına girerken böyle bir şey oldu. Değinmek istiyorum kendimce...

Timuçin Esen, duyduğum ve anladığım kadarıyla, magazincilerle konuşmak ve onlara malzeme vermek istemeyince, muhabirler tarafından fiziksel + sözel tacize uğruyor ve tartaklanıyor. Üstüne bir de "Basına saldırı! İçkili içkili üstümüze saldırıyorlar" tadında Beyoğlu Polisi çağrılıyor. Hayır görüntüleri izlemedim. Ama zaten izlemeye gerek yok, Türk basınında bilmem kaçıncı suyunun suyu bu.
Buraya kalkıp Timuçin Esen'in yerlerde sürüklendiği bir fotosunu koyacak da değilim. Buyrun buradan yakın bakalım.



Daha önce de çeşitli yazılarımda değindiğim gibi, Türkiye'de hem 12 Eylül hem Özallaşma (bilinçsiz liberalleşme?) hem de kültürel eksikliklerin yarattığı geniş boşlukta bir "Magazin Saltanatı" kuruldu. En büyük gazetelerimizin, en büyük tv kanallarımızın güzide demirbaşı olmakla kalmadı magazin; ana haber bültenlerine, ama asıl en önemlisi her habere, siyasete, kısacası her şeye bulaştı. "Yapay bir gündem" oluşturuldu.
Ülkemizde, yakın çevremizde ve dünyada çok önemli olaylar olurken; tarihimizde yüzleşmemiz gereken nice tanımsızlıklar varken; bizler evlerimizde "aldatma/aldatılma hikayeleri"ni izledik senelerce... Bir takım kadınların yeni doğmuş bebelerinin gaz çıkartmaları veya bademciklerinin şişmiş olması veya sadece "agu" demiş olması bile en büyük ulusal gazete ve televizyonlarımızda manşet kıvamındaki yerleri işgal etti.

Bütün bu "Uyumak güzeldir" seanslarında, ünlü kişiler de magazincilerle ele ele kol kola bir bütünlük sergiledi. Sık sık magazinci abilerini arayıp dertleştiklerini, yaz tatilinde bir yere filan gitmeden önce arayıp bilgi verdiklerini, aldatma haberlerini beraber konuşarak hazırladıklarını olaylar yatıştıktan sonra kendileri çıkıp Esra Ceyhanlarda Meyhanlarda anlattılar. Göte parmak, enseye şaplak kıvamında bir popüler kültür düzeyi oluştu böylece.


Ünlüler ile aradaki bu sıkı fıkı, al gülüm-ver gülüm ilişkiye bir de gazete tepelerindeki kontlardan magazine verilen büyük krediler eklenince; sokaktaki haberi toplayan cahil ve törpülenmemiş muhabir güruhu iyice köpek sürüsü gibi olmaya başladı. Ve nedense hep "kendi halinde takılan, onların önüne et atmayan adamlar"a çemkirdiler.


Bu son olayda ise, özellikle magazin eleştirilerinin sadece muhabir ve kameramanlar ile sınırlandırılması rahatsız olmama neden oldu. Sığ bakan bir toplumuz bence, olayları tek bir açıdan (genellikle de sadece görünen açıdan) değerlendiriyoruz.
Kuzum sizin "muhabir" dediğiniz kimdir? Bir anlamda emir eri. Tamam, o da eleştirilebilir, o da yaptıklarından mesul elbette ama asıl Türk Medyası'ndaki hakim bakış açısının ve gazete yöneticilerinin hatası. Magazin her toplumda ilgi çeken bir şeydir nihayetinde. İlgi çekiyor diye bizim kadar bunu yaygınlaştırıp her haberi magazinleştirme anlayışından da muhabirler mi mesul peki?

Ve tabii olay ilgi çekti, çok konuşuldu. Bence bu olayla ilgili kaleme alınmış en bütünleyici yazı Yıldırım Türker'den geldi. Bazı bazı yerlerine bir bakalım hele:


"Şahsi hayat pazarlaması pazar oldukça, eli otomatik kameralı bir güruh gece sokaklarında önlerine çıkana kök söktürüyor doğal olarak. Çünkü sıcacık evlerinde-bürolarında kendilerinden nasıl ve ne yolla olursa olsun 'haber' bekleyen amirlerinin elinde, sendikasız ekmek paraları.
Antalya Film Festivali'nin gala gecesine katılan Nurgül Yeşilçay ve Cem Özer kollarına siyah bantlar takarak Timuçin Esen'e reva görülen zulmü protesto etmiş. Bantların gerekçesini öğrenen magazin basıncıları da onları kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak protesto etmiş. Aman da ne onurlu bir direniş! Oysa kendilerini yalvar yakar uzaklaştırmaya çalışanların karşısında kamera ve mikrofonlarını yere bırakmak ne kelime, insanların kafasına indirmeyi de iyi biliyorlar.
Timuçin Esen, genç bir oyuncu. Şimdiye dek magazincilerle hiçbir enseye tokat göze parmak ilişkisine girmediğini biliyoruz. Kendini ve hayatını korumaya çalışan, şan şöhret peşinde çırpınmayan bir vatandaş olarak ne bir söyleşi ne bir demeçle ödüllendirdi magazincileri. Başına gelen ve sonunda basın etiği tartışmalarına neden olan olayları mahcup maskeli basınımız yine de bölük pörçük, basbayağı montajlı veriyordu.
...
Esen'in sorgusunu, bir memur, bankın üstünde yapıyor. Komiser görünmüyor. Ama komiserin makamına rahatlıkla girip çıkan magazinciler adeta nispet yapıyor.

Alkol muayenesi için, nedense, Esen'i İncirli'ye götürüyorlar. Öyle kolay olmuyor ama. Esen bindirildiğinde kapıda bekleyen magazinci ordusu bu kez polis minibüsünü yumruklayıp sallıyor. Bir yandan da küfürler savuruyorlar. Elbette ana temaları, "Seni biz yarattık". İlginçtir, minibüsü yumruklanan polis, magazincilere engel olmuyor. Timuçin, neden engel olmadıklarını sorduğunda memurlardan aldığı cevap da pek ilginç: "Emir, büyük yerden."
...
Taksim İlkyardım Acil'de bir doktor Esen'e "Sabahlara kadar çıkar gezerseniz böyle olur" muamelesi çekince orayı terk edip Karakol'a dönülüyor. İfade verildikten sonra dikişler Amerikan Hastanesi'nde atılıyor.
...
Kendilerinde vehmettikleri güç, gazetelerindeki büyük ağabeylerinin de kendilerinde hissettikleri zorbalık hakkı. "Seni biz yarattık ulan" diye haykırdıkları adamın kendilerine şimdiye kadar bir kelime demeç bile vermemiş olması da mutlaka öfkelerini kışkırtmıştır.

Hepsinin büyüyüp yerine geçmeyi umduğu Bakan edalı Kenan Erçetingöz olay üstüne ne demiş:
"Ne oluyor böyle anlamadım? Bunlar zavallı, şöhretini kaybetmiş ya da eski şöhretini koruyamamış, aile yapısı bozulmuş, kendini alkole vermiş kişiliklerin davranışları. Ahh bu magazinciler. Ne hallere düştüler. Şuraya bak, şamar oğlanı gibi gelen vuruyor, giden vuruyor. Böyle giderse, yakında ipini koparan saldırmaya başlayacak ve kötü durumlar yaşanacak. Benden söylemesi..."
Kısacası, bunlar aynı zamanda ahlâk polisi. Emniyet'le bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni de budur mutlaka.


(Yıldırım Türker, 12/10/2009, Radikal - bkz)


Timuçin Esen'e magazinel saldırı: Gördüğünüz gibi, olay bir insan hakları ihlali, tam bir insan hikayesi... Nedense hep böyle kendi halinde yaşamak isteyenlerin başına geliyor. Çünkü biz toplum olarak ve insanlık onuru adına bunu reva görüyoruz onlara. Ve dikkat edin, herkes gücü yettiğini eziyor. Yoksa bir doktorun görevi hastasını tedavi etmek; hele ki bilmediği bir olayın öncesi hakkında laf sokmak değil. Ama bunu yapan adam üniversite mezunu, dikkatinizi çekerim. İşte Türkiye'deki sorun:
Cehalet gidiyor ama eşşeklik baki kalıyor. Belki de cehaletin sadece kamufle olmasından, aslında taaa içimizde, en merkezimizde kalakalmasından...


İlgilenenlere, bundan sonrası Ekşi Sözlük'ten karışık ve rötuşlanmış yorumlar:


* oradaki işgüzar (!) polisin de kelepçe takması nedir? yani bu adam, adam mı öldürdü bankamı soydu nasıl bir rezilliktir bu? terörist muamelesi görmüş kendisi. buna mukabil, teröristlerin dahi böyle bir müdahaleye maruz kaldığını görmedim ben.

* ünlü olmadığım halde benim bile o kadar yakınıma girseniz aynı muameleyi görürsünüz. niye mi? çünkü siz diyaloğa girmenin ne olduğunu öğrenmemiş, kendini haberci zanneden zavallı mahluklarsınız.

* türk magazin basınının kendisini ne olarak gördüğünü bana göstermiş başarılı oyunucu.

* timuçin esen'i sağlık kontrolü için karakoldan çıkartırlarken spikerlerden biri kendisine "sizi buralara getiren magazin basınına yaptığınız saldırı doğru mu?" şeklinde bir soru soruyor.
hiç bir yeteneği olmadığı halde, meşhur olmak adına kendileriyle iyi geçinip çeşitli tavizler veren o kadar çok şarkıcı ve oyuncu var ki, doğal olarak muhabirler kendilerinde her ünlü kişiye bu kadar fütursuzca sataşma hakkını bulabiliyorlar. ayrıca olmayan şeyleri kendilerinin olmasını istediği gibi aktarmaktada üstlerine yok. kim bilir olayları önümüzdeki hafta programlarında nasıl kesip biçip allayıp pullayıp göstericekler.

* dün gece polislerden işkence görmüş ve magazinci denilen insan bozuntularından da toplu tacize maruz kalmıştır. sen ki polis efendi, cem garipoğlu'nun üstüne böyle saldırmadın, hayatında kimseye zarar veremeyecek bir adama mı bunu yapıyorsun?

* magazini sevenler ve magazine malzeme verenler bir bardan kafeden çıkınca, hemen yanına yaklaşır bu magazinciler. "hülya hanım yakşamlar! ekiki!" der bir iki cümle almaya çalışırlar. magazini sevmeyenlere de gerçekten gerizekalıca sorular sorarlar, taciz maksatlı.. "çokmu içtiniz? sevgilinizlemiydiniz?" gibi.. bu sorulara cevap vermeyen insanlar, küfrü yiyene kadar soru sormaya devam eder, küfrü yiyince de "aha çok güzel haber oldu lan!" diyerek hemen kanallarına koşarlar.

...demeç vermek istemeyen bir sanatçı, sorularla taciz edilip tepki verince polise veriliyor. ve işgüzar polis daha olayı bilmeden, sırf belki alkollü ve bağırıyor diye sanatçıyı yerde sürükleyip kelepçe takıyor. peki bu magazinciler ne yapıyor? içlerinden biri, "memur bey tamam sorun yok" diyor mu? hayır. çekim yapmaya, aptal aptal laflar etmeye devam ediyorlar. çünkü ertesi gün ana habere koyacaklar bunu "timuçin esen polise saldırdııı! assssonraa!" diyerek.

* yaşadığı bu ülkede, insan olanın insanca muamele görmediğinin örneklerinden sadece biridir.

* yarattığınız kolpa gündemden öyle sıtkımız sıyrıldı ki...

* timuçin esen ne zaman size bir malzeme vererek bir yerlere geldi? kendisini sizden değil oynadığı film ve diziden biliyoruz.

* aktörün işi filmlerde veya dizilerde oynamaktır daha fazlası değil. isteyen magazincilere götünü yalatmaya devam eder, isteyen efendi efendi içip evine gider. ajitasyon ise gömleğinin kolunu yırtan, kamerasının mikrofonunu çıkarıp "kameramı kırdılar abi, basına saldırı ehühühü" diye ağlayan götleklerin yaptığıdır.

* her durumda kendileri haklı. kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar. yok efendim polis abartmış olayı. polisin tavrı herkese zaten belli yeni bir şey değil bu, ama değişmeyen tek şey muhabirlerin sırf değişik bir şey yakalamak uğruna yakaladıkları ünlüyü sıkıştırmak.. her durumda kendileri haklı, kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar.

* ilkel bir ülkenin cahil insanlarının hayatta kalmaya çabalamalarının kurbanlarından biri. leş yiyicilerin yeni leşi. hayatta bu kadar utandığımı çok az hatırlarım.

(azigazicam, syd, frenchkiss, bellagio, opvea, baykus, mucize, ext12eme, rr doruk, entryca, emile ajar - Ek$i)